17 Mayıs 2012 Perşembe

AÇLIK OYUNLARI - ATEŞİ YAKALAMAK (THE HUNGER GAMES-CATCHING FIRE)

ateşi yakalamak/catching fire
Suzanne Collins'in "Açlık Oyunları" nın ikinci kitabı "Ateşi Yakalamak" (Catching Fire).
Birinci kitabı büyük bir heyecanla çarçabuk bitirdim. 
Katniss Everdeen, ikinci kitapta daha büyük bir tehlikenin içindeymiş gibi görünüyor. Yine heyecanla çeviriyorum sayfaları. 
Kitap dün elime geçti. Muhtemelen iki gün içinde bitecek.
Yabancı yazarlara karşı bir ön yargım vardı. Bu kitaplar sayesinde ön yargılarımın birinden kurtulmuş oldum.

AÇLIK OYUNLARI (HUNGER GAMES)

hunger games
Suzanne Collins'in yazdığı "Açlık Oyunları" adlı romanı büyük bir iştahla elime aldım ve yaklaşık üç gün içerisinde bitirdim.
Bu ay okumuş olduğum en güzel ve sürükleyici romandı.
Eğer okumadıysanız filmini izlemeden okuyun derim.
Katniss Everdeen'in başına gelecekleri her sayfada ayrı bir heyecanla takip edeceksiniz...

16 Mayıs 2012 Çarşamba

2012 İLKBAHAR DÖNEMİ ALES SORULARI VE CEVAPLARI

Bu yılın ilk ALES (Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı), 13 Mayıs 2012 tarihinde yapıldı. Benim de girmiş olduğum bu sınavda -kendi adıma söylüyorum- özellikle Türkçe kısımlarındaki bulmacalı sorular beni çok zorladı. Ayrıca çok da zamanımı aldı.
Şimdi dört gözle sonuçların açıklanmasını bekliyorum.

ALES SONUÇLARI İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ...
ALES SORU VE CEVAPLARI İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ...

15 Mayıs 2012 Salı

İSİM (AD) TAMLAMASI ÖZGÜN KONU ANLATIMI

İSİM (AD) TAMLAMASI KONU ANLATIMI

İsim (Ad) Tamlaması Nedir?
En az iki ismin, aralarına hiçbir noktalama işareti girmeden oluşturdukları anlamlı bütüne isim (ad) tamlaması denmektedir.
İsim tamlamasını oluşturan birinci kelimeye tamlayan, ikinci kelimeye tamlanan  adı verilir. Sırayı karıştırmamak için kelimelerdeki "n" sesinin sayısına bakılabilir. Tamlayan kelimesinde bir adet "n" sesi olduğu için bu, birinci unsur; tamlanan kelimesinde iki adet "n" sesi olduğu için bu da ikinci unsur olarak söylenebilir. Böyle bir kodlama yapılırsa daha akılda kalıcı bir şekilde öğrenilmiş olur.

İsim (ad) tamlamaları bazı kaynaklara göre üç, bazı kaynaklara göre dört tanedir. Biz de dört tane isim tamlaması çeşidi anlatacağız.

1- Belirtitli İsim (Ad) Tamlaması:
Birinci unsurun (tamlayan) -ın, -in, -un, -ün eklerini; ikinci unsurun (tamlanan) -ı, -i, -u, -ü eklerini aldığı tamlamalardır.

Örn: rüzgârın sesi
        renklerin festivali

Belirtili isim tamlamasının özellikleri:

a) Belirtili isim tamlamasının unsurları arasına sıfat girebilir.

Örn: serin rüzgârın muhteşem sesi
        açık renklerin kalabalık festivali

b) Belirtili isim tamlamasınmın unsurları (tamlayan-tamlanan) yer değiştirebilir.

Örn: Camlara vuruyordu sesi rüzgârın

c) Bazen -ın, -in ekleri yerine -dan, -den ekleri gelebilir.

Örn: sorulardan bazıları

ç) Belirtitli isim tamlamasının unsurları zamir olabilir.

Örn: onların çoğu

d) Kişi zamirlerinin tamlayan olduğu durumlarda Türkçenin bir özelliği olarak zamir düşürülebilir. Böyle bir durumda ortaya çıkan isim tamlamasına tamlayanı düşmüş belirtili isim tamlaması denir.

Örn: arabamız (bizim arabamız)
        saatiniz (sizin saatiniz)
e) Bir tamlayan veya tamlanan birden çok kelimeye bağlanabilir.

 Örn: renklerin ve seslerin güzelliği
         insanların kardeşliği ve düşmanlığı
        
2- Blirtisiz İsim Tamlaması:

Birinci unsurun ek almadığı, ikinci unsurun -ı, -i, -u, -ü eklerini aldığı tamlamalardır. Bir ismin neden yapıldığını, ne işe yaradığını ya da neye benzediğini belirten isim tamlamalarıdır.

Örn: kredi kartı
        çilek reçeli

3- Takısız İsim Tamlaması:

Her iki unsurun da ek almadığı tamlamalardır. Tamlayan hammadde olmalıdır. ( Tamlayan hammadde değilse sıfat olur. Ve tamlama da sıfat tamlaması olacaktır.)

Örn: altın kolye
        plastik kaşık

4- Zincirleme İsim Tamlaması:

En az üç ismin anlamlı bir bütün oluşturmasıyla meydana gelen tamlamalardır.

Örn: müdürün ceketinin düğmesi
        kitabın kapağının rengi

8 Mayıs 2012 Salı

GOOGLE'DAN HOWARD CARTER LOGOSU

Google bugün (09.05.2012), Howard Carter logosu ile karşımızda.
Peki Howard Carter kimdir?
Kendisi bir İngiliz arkeologdur. 9 Mayıs 1874 Londra doğumludur.
Mısır'da Tutankamon'un mezarını keşfeden kişidir ve bununla ün kazanmıştır.

4 Mayıs 2012 Cuma

Devlet Ana, Kemal Tahir

Devlet Ana, Kemal Tahir, İthaki Yayınları, İstanbul, 2005
Osmanlı Devleti kurulmadan önceki Anadolu’nun görünümünü ve Anadolu insanının özlemlerini anlatırken, güvenli, adaletli bir devlete duyduğu ihtiyacı açığa çıkarmaktadır.

Roman, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulmasından hemen öncesinde Orhan Bey’in ölümünden önceki dönemden başlayarak, Orhan Bey’in ölümünden sonra yerini alan Osman Bey’in yayılmaya başlama sürecinde geçen olayları ve Söğüt ve civarında yaşayan Türk toplumunu ile aynı coğrafyada ve çevrede Türklerle yan yana yaşayan diğer toplumların yaşam tarzlarını ve ilişkilerini anlatmaktadır.
Olaylar Türkmen Kayı boyunun bulunduğu Bitinya ucunun merkezi söğüt ve çevresinde yaşanmaktadır. Devlet ana romanı; Türk’lerin Müslüman olarak yaşam tarzlarını, törelerini, aile yapıları ve tarihsel kültürlerine bağlılıklarını, Hıristiyan ve Yahudi insanlarla nasıl adalet ve uyum içinde birlikte yaşadıklarını, Türklerin mertliklerini ve aydın kişiliklerini, otoriter yönetim düzenlerini ve demokratik fikir alışverişlerini,  büyüğü sayma küçüğü koruma güdülerini, savaşçılıklarını ve cesaretlerini sürükleyici bir şekilde anlatmaktadır.
Roman, Osman Bey’in babası Ertuğrul Gazi’nin son günlerinde başlamaktadır.  Osman Bey, babası yerine Bitinya (Söğüt civarı)
ucunun işlerine vekaleten bakmaktadır. Bu dönemde, Anadolu’da Moğol egemenliği altında olan Selçuklulara bağlı birçok beylik bulunmaktadır. Moğollar, Doğu kültürünü temel alarak kurulmuş olan Anadolu toprak düzenini bozmuş, adaletsizlik, hırsızlık ve yağmacılığın hüküm sürdürdüğü bir ortam yaratmışlardır. Huzur ve gelişmişliğin bir simgesi olan ticaret kervanları bölgeden artık geçmez olmuş, yol izleri dahi silinmeye yüz tutmuştur. Önceleri varlık içerisinde yaşayan bu bölge insanları, kıtlıkla karşı karşıya kalmaya başlamışlardır. Moğol baskısı altındaki Selçuklular ise son zamanlarını yaşıyor, göstermelik bir yönetim sergiliyorlardı. Anadolu’daki beyliklerin kapı komşusu olan Bizans’ta durumlar ise Avrupa’nın köhnemiş devletlerinin baskısı neticesinde Anadolu’dan farklı değildir. İşte böyle bir ortamda yaşanan romandaki olayların özeti kısaca aşağıda anlatılacaktır.
BİRİNCİ BÖLÜM: KANCIK VURUŞ
Batı Avrupalı şövalyeler, kendilerinin söz sahibi olacağı bir bölge elde etmek için, yıkılmak üzere olan bu sınır bölgelerinde karışıklık çıkartarak egemenlik kurmak için faaliyette bulunmaktadırlar. İşte bunlardan biri olan Sen Jan Şovalyelerinden Notüs Gladyüs bir gün yolculuğu esnasında bölgedeki Issız Han’a uğrar. Burada Ertuğrul’un Bitinya Ucunun sınırının görünüp görünmediğini sorar. Notüs Gladyüs on beş gün önce Gemlik Limanında gemiden inerek Anadolu toprağına ayak basmıştır ve Ertuğrul Bey’in topraklarındaki mağaralardan birinde yaşayan Cenevizli Keşiş Benito’yu aramaktadır. Sovalye Notüs Gladyüs’e göre bu topraklarda Türkmenler ile Bizanslılar yüzyıllardır aptallık yarışındaydılar. Amacı bu toprakları altı aya varmadan eline geçirmek ve taşıdığı kral kanına dayanarak bölgenin yönetimini ele almaktır. Bu maksatla da bölgede uzun süredir yaşayan nam salmış Keşiş Benito ile işbirliği yapmak istemektedir.
Ertuğrul Bey’in güneyinde Germiyanlılar, doğusunda ve kuzeyinde Karacahisar ve  Selçuklular, batısında Bizanslılar bulunmaktadır. Topraklarının üç yanı bataklıktır, sadece Bursa-İznik yönü sağlam topraktır. Ertuğrul Bey ile Germiyanlıların arası yoktur. Germiyanlılar afyon tutkunudurlar. Ertuğrul Bey ise afyonu kendi toprağına sokmaz. Ertuğrul bölgesinde otorite ile adil bir düzen kurmuştur ve halkı ona güvenmekte ve sevmektedir. Savaşçıları yiğittir. Savaşa davul ile giderler. Davul aynı zamanda askere çağırma şeklidir. Davulun sesini duyan işini bırakıp kuşanır silahını ve savaşmaya gider.
Şovalye Notüs Gladyüs Ertuğrul hakkında hancı Rum çocuğa çeşitli sorular sorarak bilgi almaya çalışmaktadır. Niyeti doksan yaşındaki yatalak Türkmen’i bazı tekfurların yardımıyla ortadan kaldırmak ve ondan boşalacak yere kendisinin yerleşmesidir. Bu maksatla kendisine para ile savaşçı toplamayı planlamaktadır.  Bitinya ucunu, ele geçirmek için burada bulunan Osmanlılar ile Germiyanlıları birbirine düşürme planları yapmaktadır.
Şovalye Notüs Gladyüs, handa Moğol ordusu kaçaklarından Türkopol arkadaşı Uranha ve Keşiş Benito ile buluşur. Keşiş Benito sadist ruhlu bir adamdır. Her yerde zalimliğin, kötülüğün hüküm sürmesini istemektedir. Daha sonra bu üçlü keşiş Benitonun mağarasına giderek plan yaparlar ve hazırlıklarını tamamlayarak yola çıkarlar. Planları Moğol savaşçısı gibi giyinip Karacahisar oklarını kullanmak sureti ile Ertuğrul Bey’in savaş atlarını çalmak, bu eylemi Karacahisarlıların yaptığı izlenime vererek Bitinya ucunun yıllardan beri zorlukla sürdürdüğü barışı temelden sarsmak ve sınır boylarını karıştırmaktır. Yıl 1290 dır. Üçlü planlarını gerçekleştirmek için bataklık içinden yola düşer.
Bataklığı geçince Hıristiyan düzeninden kaçarak Türkmenlere, Ertuğrul Bey’e  sığınan Rumların yaşadığı Dönmez Köy’e ulaşırlar. Ertuğrul’un at eğitimcisi Demircan’ın  çadırı buradan ileridedir. Burada Demircan’ı ve beraberinde hancı Mavro’nun ablası Liya’yı öldürürler ve Beyliğin atlarını alarak Germiyan sınırına doğru yola çıkarlar.
İKİNCİ BÖLÜM: UYANDIRILAN IŞIK
Söğüt halkı geçmişteki bolluğa nazaran şu günlerde çok fakirdir. Ertuğrul Bey ise hastadır. Ancak Söğüt halkı, çeşme başındaki kadınların fakir olmalarına rağmen oradan geçen bir esir dilenciye kurtulmalığı için ellerindeki son gümüş paralarını verecek kadar da gururlu ve başı diktir. Söğüt ve civarında Müslüman, Rum , Ermeniler barış içinde kardeşçe beraber aynı şartlarda yaşamaktadırlar.
Kerim Çelebi’nin anası Bacıbey’in Söğüt’e ün salmış, bol gölgeli  serin avlusunda en büyüğü 15 yaşındaki çocuklar ahilik oyunu oynamaktadırlar. Ahi baba kılığındaki Osman Bey oğlu Orhan bey, Kerim Çelebi ve Melik Bey yanlarına gelen üstü kanlı çoban köpeği Alaş’ın kurt boğduğunu düşünerek kurt postunu kapamak için hepsi fırlarlar. Oğuz töresince kurdun postu ilk bulanın olacaktır. Kerim Çelebi ve Orhan Bey kurdu  ararken önce Dönmez Köy’e oradan da Kerim Çelebinin  ağabeyi Demircan’ın çadırına giderler. Burada Demircan’ın okla vurulmuş cesedini bulurlar ve Ertuğrul Bey’in atlarının da çalınmış olduğunu görürler. Bu sırada Dönmez Köy halkının da Demircan’ın ölümünden haberi olur ve hepsi yas tutar. Orhan Bey iz sürücü olarak Dönmez Köy papazının önderliğinde atları takip eder ve izlerin Karacabey sınırından içeri devam ettiğini görür. Bundan sonrası Ertuğrul Bey’in işi diyerek  takibi sonlandırarak geri döner.
Orhan Bey Demircan’ın cesedi ile Söğüt’e gelerek Ertuğrul Bey’e ve babası Osman Bey’e olanları anlatır. Ertuğrul Bey hastalığından dolayı yönetimi Osman Bey’e bırakmıştır. Osman Bey’e Karacahisar Tekfuru’nun böyle bir işe kalkışamayacağını, amcası Dündar Bey’in hemen savaş açmak için kendisini kışkırtacağını, sabırla bunlara direnerek zaman kazanmasını, Oğuz halkının yatıştırılmasını ve alim Şeyh Edebali ile görüşmesi öğütlerinde bulunur.
Demircan’ın annesi Bacıbey’in toplanma davulu çalması üzerine Söğüt’ün erkekleri silah kuşanıp Köslük Meydanında toplanmaya başlarlar. Bacıbey’in isteğiyle Kerim Çelebi’de mollalığı terk ederek savaşçı olarak abisinin kılıcı ile toplanan kalabalığı katılır ve budan sonra Kerimcan diye anılmaya başlar. Ertuğrul Bey’in kardeşi Dündar Alp savaş olması için topluluğu kışkırtmaktadır. Buna karşın Osman Bey önce Şeyh Edebali’ye danışacağını bu yüzden bu gece savaş kararı alınmaması için büyüklere el altından haber gönderir.
Meydanda o gece baskın tarzında akın yapılıp yapılmaması tartışmaları sürerken Ertuğrul Bey’in ölüm haberi gelir ve ağıtlar yakılmaya başlanır. O sırada Ertuğrul Bey’in en yakını, kan kardeşi Akçakoca gelerek Bey seçiminin yapılması gerektiğini söyler. Seçim yapılır ve Ertuğrul Bey’in kardeşi Dündar Alp’in itirazına rağmen seçim sonucu Ertuğrul Bey’in oğlu Osman “Bey” olur.
Osman Bey Demircan’ın öldürülmesi ve atların çalınması ile ilgili gerçekleri Keşiş Benito’nun mağarası civarında yaşayan ve hain planlamadan haberi olan Kamagan Derviş’ten öğrenir. Osman Bey ertesi günü Şeyh Edebali’ye giderek Ertuğrul’un vasiyetini söyler. Ertuğrul2un ilk vasiyeti barışa devam etmek, ikincisi ise Konya’yı ele geçirmektir. Osman Bey Konya gibi verimsiz toprakları olan devlete katkısı olmayacak yerleri almanın anlamsız olduğunu, orayı isteyenin alabileceğini, kendisinin esasen verimli olan ve İmparatorun yeterince güçlü olmamasından faydalanarak Marmara kıyılarına sahip olmak istediğini söyler. Bu konuda “Biz fırsat kollayacaksak, üstünde yaşayanları beslemek zorunda kalacağımız verimsiz toprakları gözetmeyeceğiz, sahipleriyle beraber bizi de besleyecek topraklara yöneleceğiz” der. Osman Bey, zaten fakir halde olan Anadolu’ya doğru genişlemeyi uygun görmemiş, diğer beyliklerle girişeceği çatışmalar sonrasında yok olacağı kanısına varmıştı. Bundan dolayı yönünü, Bizans’a çevirmiştir. Buradaki halkın, feodal yapıya, köleliğe karşı çıktığını tespit etmiş, hoşgörülü davranırsa kolaylıkla onların desteğini alabileceğini fark etmiştir.   
Görüşmeden sonra Osman Bey tekrar Söğüt’e dönerek toplantı halindeki halka sorumluların bulunmasına kadar akın olmayacağını, ama kanlarının da yerde kalmayacağını söyler. Bu sırada Karacahisar Tekfuru Aksantos’un kardeşi Filatyos adamlarıyla Söğüt’e gelir. Hancı Mavro’nun ablası Liya’nın öldürülmesinden Demircan’ı ve de kardeşi Mavro’yu sorumlu tutar ve onu teslim etmelerini ister. Mavro Filatyos’la beraber gitmek istemez ve Bacıbey’e sığınarak “verme beni Devlet Ana” diye yalvarır. Osman Bey olayın bir komplo olduğunu belirterek Mavro’yu vermez ve bunun üzerine Filatyos bozularak geri döner. Bu yaşananlardan sonra Osman Bey herkesin gece, gündüz bir akına karşı hazır olmasını emreder.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: DOST ÇELMESİ
Silah ustası Kaplan Çavuş Kerimcan’a ve Mavro’ya silah kullanmasını ve ata binmesini öğretmektedir. O sırada 6 yıldır kendisini görmediği arkadaşı, kan kardeşi Ozan Yunus Emre yoldan gelir. Yunus Emre rüyasında Osman Bey’in beyliğinin çok genişleyeceğini, ağaç dalları gibi yayılacağını görmüştür. Ayrıca daha önceden vermemiş olmasına karşı bu sefer Şeyh Edebali’nin kızı Balkız’ı Osman Bey’e vereceğini görmüştür.
Yunus Emre Kaplan Çavuş’a delik demir meselesini sorar. Kaplan Çavuş gizlilik içinde barut ile ilk tanışmasını, Moğol binbaşısından aldığı barutu, Eskişehir’de delik demir ile uğraşırken yüzünün nasıl yandığını, şimdiki çalışmalarını ve son gelişmeleri anlatır. Kaplan Çavuş bugünkü anlamda barut kullanarak mermi atan top ve tüfek yapmaya çalışmaktadır. Tek sıkıntısı yeterli barutunun olmaması ve barutun tam olarak nasıl yapıldığını bilmemesidir. Bu yüzden fazla sayıda deney yapamamaktadır. Bölgede barut yapmayı bir tek Kamagan Derviş bilmekte, o da atalarından aldığı bu sırrı kimseye vermemektedir. Ayrıca Kaplan Çavuş Frenk ustalarının da delikli demir üzerinde çalıştıklarını duymuştur. Ancak bu  Hıristiyanlarda sihirbazlık sayılıp, insanlar yakıldığı için Frenkler de gizlice çalışmaktadırlar.
Osman Bey, Seyh Edebali’nin kızı Balkız’ı daha önce de kendisi için dünürlük yapan Eskişehir Sancak Beyi Alişar Bey’in istemesini ister. Ancak Alişar Bey kızı kendisine almak istemektedir, dünür olarak gider ve kızı kendisine ister ancak vermezler. Sonuçta Osman Bey’e giderek senin için istedim ama vermediler der. Fakat hain emelinden vazgeçmiş değildir ve mutlaka kızı kendisine almak istemektedir. Alişar Bey rüşvete savaş açmış, halkın sevdiği bir beydir ancak kadınlara karşı aşırı zafiyeti vardır, bu yüzden de borç içinde yüzmektedir. Onu her türlü işte Hop hop Kadı yönlendirmekte ve beyliği el altından yönetmektedir. Kadı Alişar Bey’e akıl vererek kızı kaçırmasını ister ve bunun için de eşkıya Çudaroğlu’na teklif götürürler.
Sovalye Notüs Gladyüs karmaşa çıkartmak ve emellerine ulaşmak için böyle bir fırsatı kaçırmayacaktır. Çudaroğlu, Balkız’ı kaçırmak için gece Alişar Bey’in konağına gelir. Yanında Sovalye Notüs Gladyüs ve Uranha da vardır. Çudaroğlu Moğol ordusundan atılmış, kendisine çete kurarak eşkiyalık yapan biridir. Osman Bey onu cirit oyununda bir kez yıkmıştır ve o günden beri de ona kin beslemektedir. Balkız’ı kaçırma işini sırf bu yüzden kabul etmiştir. Balkızı onun organizatörlüğünde Notüs Gladyüz ve Uranha kaçıracaktır. Bu iş için ayrıca Alişar Bey’den beş yüz altın alacaklardır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: FAL
Bacıbey, Şeyh Edebali’nin kızını neden Osman Bey’e vermediğini öğrenmek için fal baktırmaya, Kamagan Derviş’in yanına gittiğinde Söğüt’te imdat davulları çalmaya başlar. Hemen atlarına binip yardıma koşarlar. Öğrenirler ki Balkız’ı kaçırmak isteyenler becerememişler ve  Balkız’ı bataklığın yanında bırakmışlardır. Balkız bu işin Alişar Bey’in bir oyunu olduğunu, aslında kendisinin düşündüğünün tersine Osman Bey’in kendisini ikinci defa Alişar Bey vasıtasıyla istettiğini, ama Alişar Bey’in ise haince onu kendisine istediğini anlamıştır ve alamayınca da kendisini Şovalye Notüs Gladyüs’e ve Uranha’ya kaçırttığını Mavro ile Kerimcan’a anlatır. Taşlar yerine oturunca Demircan’ın katilinin de bu işi yapanların da aynı kişiler olduğu ortaya çıkar.
Şeyh Edebali karışıklık çıkmaması için Balkız meselesini zamanı gelinceye kadar Osman Bey’in bilmesini istemez. Ancak Osman Bey nihayetinde durumu öğrenir ve İnönü’ye Nurettin Voyvoda’nın yanına giderek Alişar Beyi meseleyi konuşmak için buraya çağırtır. Osman Bey’e bu seyahatinde Kerimcan, Orhan Bey ve Mavro da eşlik ederler. İnönü’de Voyvoda Nurettin Bey’in konağında Alişar Bey beklenirken, esnaftan gelen bir haberle baskın olacağını öğrenirler. Kerimcan süratle hareket ederek yardım getirmeye gider. Alişar Bey, Tekfur Filatyos, Eşkıya Çudaroğlu, Sovalye Notüs Gladyüs ve Uranha adamlarıyla beraber İnönü’yü basaralar. Osman Bey’den  Mavro’yu ablası Lilya’nın katili olduğunu ileri sürerek teslim etmelerini isterler ve baskın için bunu bahane gösterirler. Osman Bey Mavro’nun Müslüman olduğunu ve veremeyeceklerini söyler ve Alişar Bey’e teke tek meydan okur. Savaş artık kaçınılmazdır.     Osman Bey Alişar Bey’i vuruşmada yaralar ve bu sırada Kerimcan da yardım ile yetişir. Mavro ablasının ve Demircan’ın katili Şovalye Notüs Gladyüs’ü okla gözünden yaralar ve  Alişar Bey’de aldığı yara sonucu ölür. Diğerleri ise korkuyla kaçarlar.
BEŞİNCİ BÖLÜM: DERİN GEÇİT
Beylik yazı geçirmek için Domaniç yaylasına çıkmaktadır. Bu arada Mavro ablasının atı al kısrağı Osman Bey’in koyduğu yasağa rağmen Karacahisar’a gidip almış ve dönmüştür. Yolda Yerhisar Tekfuru’nun kızı Lotüs ile karşılaşırlar. Orhan Bey eskiden beri tanıdığı Lotüs’e Lülüfer Hanım demektedir ve ona karşı yoğun ilgisi bulunmaktadır. Söğütlüler Domaniç yaylasına doğru yol alırken, Dervent’te Karacahisar Tekfuru’nun kardeşi Filatyos ile Çudaroğlu çetesinin ve Eskişehir Subaşısı Pervane’nin kendilerine pusu kurduklarını öğrenirler.
Osman Bey’in dehası ile akıllıca bir taktik uygulayarak pusu atanlara karşı baskın yapılarak yol açılır ve pusucular zayiat vererek kaçarlar. Osman Bey böyle bir durumda Söğüt’ü boş bırakarak yaylaya çıkmayı emniyetsiz bulur ve Söğüt’e geri dönme kararı alır. Olan biteni anlatmak için Kaplan Çavuş’u Konya’ya ulak gönderir. Kaplan Çavuş Konya’nın halinin içler acısı olduğunu ve ahalinin Türkmen’in adaletini, kötülüğü önlemesini, kendilerince sahip çıkmasını istediğini görür. Bu arada Tebriz’den gelen habere göre Moğol İmparatoru Argun İlhan ölmüştür. Moğol İmparatoru’nun ölüm haberini erkenden almış olan Osman Bey, oluşan siyasi boşluktan faydalanarak sınırlarını geliştirmeye karar verir ve İmparatorluğun temellerini atar. Çok az bir kayıpla Karacahisar’ı fetheder. Akında Müslüman, Ermeni, Rum, Hıristiyan hep birlikte kardeşçe, omuz omuza Osman Bey’in izinde, Türkmen’in adalet ve liderliğinde vuruşup zaferi kazanmışlardır.
ALTINCI BÖLÜM: KERİMCAN’IN YOLU
Yerhisar Tekfuru’nun kızı Lotüs Orhan Bey’e kendisini kaçırması için haber salar. Çünkü babası onu yaşlı bir tekfurla evlendirecektir. Bu tekfur Osman Bey’in en güvendiği dostu Rumanos Tekfurudur. Osman Bey Eskişehir Sancak Beyliği’ni de aldıktan sonra halka, tüccara adalet dağıtır eski sömürgeci düzenleri yıkar. Bu nedenle diğer tekfurların nefretini kazanmıştır. Osman Bey Orhan’ın kızı kaçırmasını kabul etmez ve uzak durmasını emreder. Bu arada Orhan Bey Rumanos Tekfuru’nun düğünde Osman Bey’i kahpece bitireceğini öğrenir.
Osman Bey, Rumonos Tekfuru’nun bu oyununu düğününde bozmak ve baskın yapmak için plan yapar. Ancak her türlü gizli bilgi önceden düşmanları tarafından bilinmektedir. Bu hainin kim olduğunu araştırırlar ve hainin amcası Dündar Bey olduğunu ortaya çıkarırlar. Söğüt Uluları önünde Dündar Bey’e bunu sorarken Dündar Bey Osman Bey’e hançer atıp öldürmek ister ancak başaramaz ve orada öldürülür.
Osman Bey, askeri dehasını göstererek rakiplerini kolaylıkla alteder. Bu savaşlar esnasında senelerdir toprakları üzerinde yaşayanlara karşı hoşgörülü davranmasının karşılığını görür. Düğün günü Bilecik, İnegöl, Yerhisar, Atranos Hisarları Osman Bey kuvvetleri tarafından  baskınla ele geçirilir. Kaçan Notüs Gladyüs ve Uranha  ile Keşiş Benito’yu Mavro ve Kerimcan öldürerek öçlerini alırlar. Kerimcan, her şey bitince Osman Bey’in kendisine verdiği Yerhisar Subaşılığı’ndan affını istemiş, kılıcı ebediyen bırakarak Bacıbey’in tüm karşı koymasına rağmen kendini bilime adamış ve Şeyh Edebalinin medresesinde molla olma kararı almıştır.
Kitapta yer alan çeşitli karakter tiplemeleri ile o günlerde içinde bulunulan şartlar, insanların arayışları ve kısaca Osmanlı’nın ilk imparatorluk kurma çalışmaları ile bunu başarabilmesinin temel nedenleri anlatılmaktadır. Osman Bey’in amcası Dündar Alp’in kişiliğinde, beyliği kapmak için yapılan ihtiraslar, düşmanla anlaşmalar, çeşitli entrikalar temsil edilmektedir. Toplanan meclis içerisinde ise, ileri gelenlerin düşünceleri dikkatle dinlenmekte, son kararının ise Osman Bey tarafından verilmesine kimse itiraz etmemektedir. Roman boyunca seçilen karakterler sayesinde, her türlü ilişki gözde canlanacak şekilde anlatılmaktadır. Sen Jan şövalyesinde Batı Avrupa’nın köleliği öne çıkaran yapısı, Eskişehir beyi Alişar’da, insanların şehevi isteklerin, beylikleri karşı karşıya getirebileceği, Keşiş Benito’da yabancıların beşinci kol faaliyetleri, Moğol çetesinde, moğolların yağmacılığı, kural tanımazlığı tasvir edilmekte, roman okuyan üzerinde çok büyük etki yaratmaktadır.

Charles Darwin’in Biyografisi, Francis Darwin

Charles Darwin’in Biyografisi, Francis Darwin, Ebookmall, 2001-ABD  
Charles Darwin’in hayat hikayesi.
    Darwin, 12 Şubat 1809'da İngiltere'nin Shrewsbury kasabasında, Robert ve Susannah Darwin'in beşinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Robert Darwin ünlü doktordu.ı. Darwin Temmuz 1817'de, henüz sekiz yaşındayken, annesini kaybetti. Eylül 1818'de ise Shrewsbury Okulu'nda yatılı öğrenci olarak eğitime başladı. Okul döneminde Garnett ismindeki bir arkadaşını hiç unutamamıştır. Arkadaşı bir gün kasabada ona pasta ısmarlar ve hiçbir ödeme yapmadan oradan ayrılırlar. Darwin neden böyle bir şey yaptığını sorduğunda, ona cevap olarak ‘Dedem çok zengin bir insandı. Kim ki kendisine ait olan şu şapkayı onun gibi giyer ve onun yürüdüğü gibi yürürse hiçbir dükkan ondan tek kuruş talep etmeyecektir. Çünkü o toplu olarak ödeme yapmıştır’ der. Darwin’e denemek isteyip istemediğini sorar ve şapkayı ona verir. Darwin onun dedesi gibi yürüyerek aynı pastaneye girer bir kek aldıktan sonra ücreti ödemeden oradan ayrılmak istediğinde dükkan sahibi onu kovalamaya başlar. Darwin’de arkadaşının nasıl güvenilmez birisi olduğunu daha iyi anlamış olur.
Küçük kız kardeşine borçlu olduğu bir insanlık anlayışı vardır. Bir kuş yuvasında iki yumurta (toplama merakından dolayı) varsa mutlaka birini orada bırakmıştır. Çocukluğuna ait unutamadığı anlardan bir tanesi de ölen bir süvarinin mezarında yapılan tören ve saygı atışıdır.
Okul yıllarında Dünyanın Harikaları adlı elinden hiç düşürmemiştir. Bir gün uzaktaki ülkelere gideceğini hissediyordu. Onun bu arzusu yıllar sonra Beagle ile yaptığı dünya turunda gün yüzüne çıkmış oldu.
İlk çalışmalarına bilimsel olmayan boyutta da olsa böcek toplamak ve onlara isimlendirmekle uğraştı. Bazen onları isimlendirmekte zorlanmış olsa da sadece koleksiyon maksadıyla böceklerin öldürülmesine gönlü razı olmadı. Bundan sonra kuşları gözlemlemeye başladı. 
Erkek kardeşi kimya bilimiyle uğraşıyordu. Onun yapmış olduğu deneylerde yardımcı olarak kabul edilmesi ve gece geç vakitlere kadar orada çalışıyor olması kendisine Gaz lakabının takılmasına sebebiyet verdi.
1825'te mezun olan Darwin, bir süre babasının yanında stajyer doktor olarak çalıştıktan sonra İskoçya'daki Edinburgh Üniversitesi'nin tıp fakültesine yazıldı. Fakat cerrahlığa bir türlü ısınamadı ve tıp derslerini boşlamaya başladı. Öğretmeni Robert Edmund Grant'ten Jean-Baptiste Lamarck'ın evrim teorisini öğrendi ve Grant ile beraber deniz canlılarını inceleyip ortak atalardan evrilme teorisini destekleyen homoloji (farklı canlı türlerinde aynı temel yapıya sahip organların bulunması) örnekleri buldu. Bir başka öğretmeni olan Robert Jameson'dan ise jeoloji ve bitkilerin sınıflandırılması üzerine dersler aldı, Edinburgh Kraliyet Müzesi'nin bitki koleksiyonunu düzenlemede Jameson'a yardımcı oldu.
Darwin'in tıp eğitimini iyice boşladığını farkeden babası, 1827'de onu Edinburgh'dan alarak Cambridge Üniversitesi'ne bağlı Christ's College'a yazdırdı. Darwin'in teoloji okuyup bir din adamı olmasını umuyordu. Darwin, teolojide tıbba kıyasla daha başarılı olsa da, asıl ilgi alanı hâlâ doğa tarihiydi. Kuzeni William Darwin Fox ile beraber böcek toplamaktan hoşlanıyordu. Böceklere olan ilgisi sayesinde botanik profesörü John Stevens Henslow ile tanışan Darwin, bu profesörle yakın arkadaş oldu ve hem Henslow'un doğa tarihi dersine yazıldı, hem de ondan özel dersler almaya başladı. Darwin 1831 yazını, jeoloji profesörü Adam Sedgwick ile beraber Galler'in jeolojik katmanlar haritasını çıkararak geçirdi.
1831 sonbaharında Henslow, Darwin'i Beagle gemisinin kaptanı Robert FitzRoy ile tanıştırdı. Beagle, Aralık 1831'de FitzRoy'un komutasında iki senelik bir Güney Amerika yolculuğuna çıkacaktı ve kaptan yolda kendisine arkadaşlık edecek iyi eğitimli bir doğabilimci istiyordu. Henslow'un tavsiyesi üzerine FitzRoy, Darwin'i gemisine almayı kabul etti. Darwin'in babası önce bu uzun yolculuğa izin vermediyse de, kayınbiraderinin araya girmesiyle fikrini değiştirdi.
Beagle'ın yolculuğu iki yerine beş yıl sürdü. Darwin, yolculuk boyunca çok çeşitli jeolojik oluşumlar, fosiller ve canlılar keşfetti ve bunlardan örnekler topladı. Fırsat buldukça Cambridge'e keşiflerini anlatan ayrıntılı mektuplar yazıyor, topladığı ilginç örnekleri postalıyordu. Bu sayede, kendisi uzakta olmasına rağmen, İngiliz doğabilimcileri arasında ünü epey yayıldı. Yolculuk boyunca tuttuğu günlüğüne, doğabilimsel keşiflerinin yanısıra, karşılaştığı değişik insan topluluklarıyla ilgili kültürel ve antropolojik gözlemlerini de yazıyordu. Bu günlüğü 1839'da Beagle Yolculuğu adıyla yayımlayacaktı.
Yolculuk Darwin için kolay olmadı. Deniz tutmasından fena şekilde etkilendi, Ekim 1833'te Arjantin'de ateşli bir hastalık geçirdi, Temmuz 1834'te ise And Dağları'ndan Şili'ye dönerken tekrar hasta oldu ve bir ay yataktan çıkamadı.
Yolculuğun başında Kaptan FitzRoy, Darwin'e Charles Lyell'ın Jeolojinin Prensipleri adlı kitabını vermişti. Lyell bu kitabında jeolojik oluşumların, bugün de devam eden çok yavaş süreçlerin etkisiyle, çok uzun çağlar sonucunda oluştuğunu savunuyordu. Darwin, Batı Afrika açıklarındaki Santiago adasında, yüksek volkanik kaya yamaçlarında mercan ve deniz kabuğu kalıntıları bulunca, bu yamaçların bir zamanlar deniz altında bulunduğunu, ve Lyell'ın söylediği gibi çağlar boyunca yavaş yavaş yükseldiğini anladı. Darwin yolculuk boyunca pek çok önemli jeolojik keşif yapacaktı. Patagonya'da gördüğü, deniz kabukluları ve çakıldan oluşan geniş düzlüklerin yükselmiş sahiller olduğunu tahmin etti. Şili'de bir deprem sonrasında deniz seviyesi üstünde kalmış midye yatakları gözlemleyince, kıyının deprem sonucu yükseldiğini anladı. Benzer şekilde, And Dağları'nın yamaçlarında, kumlu sahillerde yetişen ağaçlara ve deniz kabuklularına ait fosiller buldu ve bu yamaçların zaman içinde yükseldiği sonucuna vardı.
Darwin Güney Amerika'da, soyu tükenmiş devasa memelilere ait fosiller buldu. Bu fosillerin bulunduğu katmanlarda modern deniz kabuklularına ait kalıntılar da vardı, yani bu memelilerin soyu yakın zamanlarda, herhangi bir iklim değişikliği ya da felâket olmadan tükenmişti. Jeolojinin Prensipleri 1832'de çıkan ikinci cildi, Güney Amerika'daki Darwin'e postalandı. Charles Lyell, bu ciltte evrim fikrine karşı çıkıyor, biyolojik türlerin dağılımını "yaradılış merkezleri" fikriyle açıklıyordu. Darwin, bir taraftan bunu okurken, bir taraftan da daha sonra kendi evrim teorisini destekleyecek olan çok önemli gözlemler yapıyordu. Galápagos Adaları'ndan pek çok "alaycıkuş" örneği topladı ve bu kuşların, yaşadıkları adalara göre ufak fizyolojik farklar gösterdiklerini farketti. Yerel İspanyollar'ın, bir kaplumbağanın görünüşüne bakarak hangi adadan geldiğini anlayabildiklerini öğrendi.
Beagle'ın 1826-1830 arasındaki ilk yolculuğu sırasında, Güney Amerika'nın en güney ucundaki Tierra del Fiego'dan alınmış ve İngiltere'de medenîleştirilmiş olan üç Yagan yerlisi, misyonerlik yapmaları için kabilelerine geri verildi. Darwin bu kabileleri sefil ve rezil vahşiler olarak tanımlıyordu. Bir sene geçtiğinde, yerliler misyonerlik görevini bırakmış, eski hayatlarına geri dönmüşlerdi. Darwin, kısmen bu tecrübe sonucunda, insanların hayvanlardan sanıldığı kadar uzak olmadığını düşünmeye başladı. Darwin, insan toplulukları arasındaki yaşayış farklılıklarını, ırksal gelişmişlikle değil, kültürel gelişmişlikle açıklıyordu. Güney Amerika'da şahit olduğu kölelik kurumundan hoşlanmıyor, Avrupalı kolonilerin Avustralya ve Yeni Zelanda'daki yerli halklara verdiği zarardan üzüntü duyuyordu.
Yolculuğun sonlarına doğru Darwin'in tuttuğu ayrıntılı notları okuyan Kaptan FitzRoy, yolculukla ilgili resmi raporun doğabilimle ilgili son kısmını Darwin'in yazmasını rica etti.
Darwin'in seyahatteyken İngiltere'ye yolladığı mektuplar, fosil örnekleri ve doldurulmuş canlılar, eski öğretmeni Henslow aracılığıyla İngiliz doğabilimcilerine aktarılıyor, Darwin'in ünü bu sayede gittikçe yayılıyordu. Beagle 2 Ekim 1836'da İngiltere'ye döndüğünde Darwin saygın bir doğabilimci olarak tanınmıştı. Darwin, İngiltere'ye ayak bastığında, önce Shrewsbury'ye gidip akrabalarını ziyaret etti, sonra Cambridge'e gelerek Beagle yolculuğunda topladığı örneklerin tanımlanıp sınıflandırılması üzerinde çalışmaya başladı. Henslow, bitki örneklerini tasnif edip isimlendirmede Darwin'e yardımcı oluyordu, fakat hayvan örnekleri için Darwin'in uzman zoologlara ihtiyacı vardı. Babasının parasal desteğiyle Londra'ya gidip zoologlarla görüşmeye başlayan Darwin, Charles Lyell aracılığıyla Richard Owen adında bir biyologla tanıştı. Owen, Darwin'in getirdiği fosilleri inceleyerek o güne kadar bilinmeyen pek çok soyu tükenmiş hayvan türü tanımladı.
Darwin, Aralık 1836'da Güney Amerika kıtasının yükseldiğine dair bir bilimsel makale yazdı, ve Ocak 1837'de Lyell'ın da desteğiyle bu makalesini Londra Jeoloji Cemiyeti'ne sundu. Aynı gün, Beagle yolculuğunda topladığı kuş ve memeli örneklerini de Londra Zooloji Cemiyeti'ne sundu.
Londra bilim çevrelerinde, hayatın ve canlı türlerinin kökeni sevilen bir tartışma konusuydu. Matematikçi ve filozof Charles Babbage'ın başını çektiği bir grup, Tanrı'nın Dünya'daki hayatı özel bir mucize aracılığıyla değil, doğa kanunları aracılığıyla yarattığını savunuyordu. Darwin'in Edinburgh Üniversitesi'nden hocası Robert Edmund Grant ve Dr. James Gully gibi bir grup bilimadamı ise türlerin birbirine dönüşebildiğini iddia ediyor, ama bu fikirleri yüzünden çoğunluk tarafından sapkınlıkla ve toplumsal düzeni bozmaya çalışmakla suçlanıyordu.
Mart 1837'de John Gould, Darwin'in farklı adalardan topladığı alaycıkuşların farklı türlere ait olduklarını açıkladı. İspinozları hangi adalardan topladığını not etmemiş olan Darwin, Kaptan FitzRoy'un notlarını inceleyince, Gould'un tanımladığı farklı ispinoz türlerinin de farklı adalardan geldiğini keşfetti. Nisan 1837'ye gelindiğinde Darwin, anakaradan göç edip farklı adalara yerleşen kuşların, zaman içinde bir şekilde değişiklik geçirip farklı türlere dönüştüklerini anlamıştı. Temmuz ayında, her zamanki günlüğünün yanı sıra, türlerin birbirine dönüşümüyle ilgili fikirlerini yazdığı gizli bir "B" günlüğü tutmaya başladı, ve bu günlüğün 36. sayfasına ilk kez bir evrim ağacı çizdi.
Darwin, bir taraftan türlerin dönüşümü üzerinde çalışırken, bir taraftan da Beagle günlüklerini yayıma hazırlıyor, ve Charles Lyell'ın fikirlerini destekleyecek bir Güney Amerika jeolojisi kitabı yazıyordu. Tüm bunların üstüne, bir de kendi getirdiği örnekler hakkındaki uzman görüşlerini içerecek geniş kapsamlı bir eser üzerinde çalışmaya başladı.
Sonunda bu yüksek çalışma temposuna dayanamayarak kalbinden rahatsızlandı. Eylül 1837'de doktor tavsiyesi üzerine çalışmalarına ara verdi ve Shaffordshire'da akrabalarının yanında kalmaya başladı. Kuzeni Emma Wedgwood da aynı evde kalıyor ve hasta bir akrabaya bakıyordu. Haziran 1838'e kadar Shaffordshire'da kalan Darwin, türlerin dönüşümü üzerindeki araştırmalarına devam ediyor, uzman görüşü almak için doğabilimcilerin yanı sıra çiftçiler ve güvercin yetiştiricilerine de danışıyordu. Sonuçta evlenmeye karar veren Darwin, babasına da danıştıktan sonra Temmuz 1838'de evlilik teklif etmek için Emma'ya gitti, ama teklifi yapmaya cesaret edemedi.
Araştırmalarına Londra'da devam eden Darwin, türlerin dönüşümü konusunda çok önemli gelişmeler kaydetti. Thomas Malthus'un Nüfus Prensibi Üzerine Deneme adlı yazısı Darwin için önemli bir esin kaynağı oldu. Malthus bu yazısında insan nüfusunun aslında çok büyük bir hızla (her 25 yılda ikiye katlanarak) çoğalma potansiyeli olduğunu, ama hastalık, savaşlar ve açlık sayesinde nüfusun kontrol altında tutulduğunu anlatıyordu. Darwin, aynı prensibin tüm organizmalara uygulanabileceğini farketti. Tüm canlı türleri, mevcut kaynakların izin verdiğinden çok daha fazla yavru üretiyor, yavrular arasında zayıf olanlar çok geçmeden ölüyor, güçlü olanlar ise hayatta kalarak yeni yavrular meydana getiriyor ve kendilerini güçlü yapan özellikleri yavrularına aktarıyorlardı. Böylece türler nesilden nesile değişerek çevrelerine daha iyi uyum sağlıyorlardı. Bu teorisini ilk defa 28 Eylül 1838'de günlüğüne yazdı.
Kasım 1838'de nihayet Emma'ya evlilik teklif eden Darwin, Ocak 1839'da evlendi. Aynı ay içinde, Royal Society'ye (Kraliyet Cemiyeti) üye olarak seçildi. Darwin çifti, evlilikten hemen sonra Londra'ya yerleşti.
Darwin, doğal seçme fikrinin temelini atmıştı ama şüpheci meslektaşlarını ikna etmek için çok çalışması gerektiğinin farkındaydı. Jeoloji Cemiyeti'nin Aralık 1838'deki toplantısında, evrim fikrini savunan eski hocası Robert Edmund Grant'e nasıl şiddetle karşı çıkıldığına bizzat şahit olmuştu. Teorisini destekleyecek kanıtlar bulabilmek için hayvan yetiştiricileri ile görüşmeye ve bitkiler üzerinde deneyler yapmaya devam etti. Mayıs 1839'da Kaptan FitzRoy'un Beagle raporu yayımlandığında, Darwin'in yazdığı kısım o kadar beğenildi ki, sonradan başlıbaşına bir kitap olarak basıldı.
1842 başlarında Darwin, Lyell'a fikirlerini açıklayan bir mektup yazdı. Her canlı türünün kendi başlangıcı olduğunda ısrar eden Lyell, jeoloji alanında müttefiki olan Darwin'in bunu inkâr etmesine çok üzüldü. Mayıs 1842'de Darwin'in mercan kayalıkları üzerine yazdığı eser yayımlandı, aynı sıralarda Darwin, doğal seçme teorisinin bir kabataslağını kâğıda döktü. Kasım 1842'de Darwin çifti, Londra'nın stresinden uzaklaşmak için şehrin dışındaki Down House'a geçti. Ocak 1844'te fikirlerini botanist arkadaşı Joseph Dalton Hooker'a açan Darwin, kendisini bir cinayeti itiraf ediyormuş gibi hissediyordu ama Hooker Darwin'in teorisini beğendi. Temmuz'a gelindiğinde, Darwin'in kabataslağı 230 sayfalık bir deneme yazısına dönüşmüştü. Ekim 1844'te anonim olarak yayımlanan ve insan dahil tüm canlıların ilkel formlardan dönüşerek ortaya çıktığını savunan Yaradılışın Doğal Tarihinden İzler adlı kitap, doğabilimciler tarafından yerden yere vurulunca Darwin teorisi konusunda ne kadar dikkatli olması gerektiğini bir kez daha anladı. Kitap, Londra orta sınıfından büyük ilgi gördü ve türlerin dönüşümü konusunu bir kez daha gündeme getirdi. Darwin 1846'da üçüncü jeoloji kitabını yayımladı, ve arkadaşı Hooker'la beraber deniz kabuklularıyla ilgili geniş kapsamlı bir araştırmaya başladı. 1847'de Hooker, Darwin'in doğal seçme üzerine yazdığı uzun denemeyi okudu ve önyargıdan uzak tarafsız eleştiriler sundu, fakat bir taraftan da Darwin'in yaradılış fikrine karşı çıkmasını sorguladı.
1849'da uzun süredir kötü giden sağlığını düzeltmek umuduyla Malvern'de bir kaplıcaya giden Darwin, iki ay sonra kendini daha iyi hissetti. 1850 Haziran'ında çok sevdiği kızı Annie ciddi şekilde hastalanınca, kendi kronik kötü sağlığının kalıtsal olduğunu tekrar düşünmeye başlayan Darwin, Nisan 1851'de Annie'nin ölümüyle iyiliksever bir Tanrı'ya olan tüm inancını kaybetti.
Deniz kabuklularıyla ilgili çalışmalarının sonuçlarını 1851-1854 arasında yayımladığı bir dizi kitapla anlatan Darwin, 1853'te bu çalışmasından dolayı Royal Society tarafından madalya ile ödüllendirildi. Ayrıca bu çalışma, o zamana kadar jeolog olarak bilinen Darwin'in biyolog olarak da ünlenmesini sağladı. Darwin, deniz kabuklularıyla ilgili çalışmasında, belli bir fonksiyonu olan bir organın, değişen şartlar sonucunda ufak değişimler geçirerek fonksiyonunu değiştirebileceğine dair kanıtlar gözlemledi. Kasım 1854'te notlarına, ortak bir atadan gelen canlıların, doğanın ekonomisinde ayrı ayrı yerlere adapte olmaları sonucunda anatomik olarak birbirlerinden uzaklaşabileceklerini yazdı.
Hıristiyan inanışına olan bağlılığını yitiren Charles Darwin 19 Nisan 1882'de öldüğünde, ailesi onu bölgedeki bir kilise avlusuna, çocuklarının mezarlarının yanına gömmeyi düşünüyordu. Ne var ki, aynı düşünceyi paylaşmayan bazıları çarçabuk harekete geçerek, önde gelen bilim insanları ve hükümet üyelerini ikna çalışmasına girişti. Amaçları, bu kişileri biraraya getirip İngiltere'nin ünlü kilisesi Westminster Abbey'nin baş rahibinden Darwin'in buraya gömülmesini rica etmelerini sağlamaktı. Baş Rahip George Granville Bradley, gerekli onayın canı gönülden verileceğini bildirdi. Böylece, Darwin 26 Nisan günü öğleden sonra Westminster Abbey'ye gömüldü. Tabutunu taşıyanlar arasında eski dostu botanikçi Joseph Hooker, yazılarıyla Darwin'i kendi kuramını yayımlamaya yönelten genç doğabilimci Alfred Russel Wallace ve ABD'nin İngiltere büyükelçisi James Russell Lowell da vardı. Darwin bu kilisenin Bilginler Köşesi olarak bilinen bölümünde, Sir Isaac Newton'un gömülü olduğu yerin birkaç metre ötesinde ve astronom Sir John Herschel'in yanı başında yatıyor. Darwin, yeryüzündeki canlı türlerinin değişimini betimlemek için gizemlerin gizemi tanımlamasını ortaya atan büyük filozof Herschel'e, Türlerin Kökeni kitabının girişinde göndermede bulunmuştu.