16 Eylül 2013 Pazartesi

Debbie Macomber - İyiki Geldin Romanı [Kitabı] Özeti Kısa 2013-2014

Kitabın Yazarı : Debbie Macomber
Kitabın Çevirmeni : Nil Bosna
Kitabın Yayınevi : Epsilon Yayınevi
Basım Tarihi : Temmuz 2013
Kitabın Konusu:
175324-Iyi-ki-Geldin
İyi ki Geldin
Libby Morganın yıllardır tek bir hayali vardır: Büyük iş yükü altında çalıştığı hukuk firmasına ortak olmak. Kariyeri için arkadaşları, evliliği ve aile kurma şansı da dahil olmak üzere her şeyden feragat etmiştir. Patronu onu ofisine çağırdığında, Libby en sonunda güzel haberi alacağını zanneder, fakat sarsıcı gerçek onu beklemektedir: İşten çıkarılmıştır ve tüm hayatını yeni baştan kurmak zorundadır… hem de hiç vakit kaybetmeden.
Bütün uğraşlarına rağmen iş bulamayınca Libby eski arkadaşlarıyla tekrar bağlantı kurar ve öğleden sonralarını da sıcacık bir yüncü dükkânı olan Bir Yumak Mutlulukta geçirmeye başlar. Burada dükkânın iyi huylu sahibi Lydia, Lydianın çocukluktan yeni çıkmış olan enerjik kızı Casey ve Caseyin en iyi arkadaşı olan Avayla yakın bir ilişki kurar. Utangaç ama sıkıntılı bir kız olan Ava, Libbynin geleceğini şaşırtıcı ve köklü bir şekilde yeniden biçimlendirecektir.
Bir Yumak Mutlulukun ikinci yuvası -buradaki kadınların da ikinci ailesi- olmasıyla birlikte, Libby sahip olduğu bu yeni hayattan büyük bir zevk almaya başlar. Hatta, onun için mükemmel bir seçenek olarak görünen etkileyici ve yakışıklı bir doktorla romantizm yaşamak için gereken zamanı bile bulur. Ama olaylar gelişirken, Libby çok sevdiği yeni yaşamını sonsuza kadar değiştirebilecek bir tercih yapmak zorunda kalır.
Sımsıcak bir anlatımı ve zengin dokunmuş bir kumaşı olan İyi ki Geldin, yeni başlangıçların vaadi ve dostluğun ve aşkın sonsuz keyifleriyle dolu bir roman.

Yılmaz Özdil - Beraber Yürüdük Biz Bu Yollarda Roman Özeti Kısa 2013

Kitap ismi: Beraber Yürüdük Biz BU Yollarda
Kitap Yazarı: Yılmaz Özdil
Yayın Tarihi: 2013
Kitap Hakkında Konu Özet: Tarih
beraber
“Beş gazetenin arşivinden 460 bin sayfa taradım. Sırf arşiv taraması 1.5 senemi aldı. İsim Şehir Hayvan ve İsim Şehir Bitki gibi köşe yazılarımdan derleme değil… Sıfırdan yazıldı. 3 Kasım 2002’de başlıyor. Bugüne kadar geliyor. Çıraklık, kalfalık, ustalık diye üç bölümden oluşuyor.”
Yılmaz Özdil, Hürriyet, 30 Temmuz 2013
Bir tablo hayal edin.
Sanat eseri.
Miras. Size ait.
Tuvali, Türkiye coğrafyası.
Boyası, şehit kanı, alın teri.
Her sabah uyanıyorsunuz.
Gururla seyrediyorsunuz.
Ama, birileri her sabah sizden önce uyanıp o tablonun başına geçiyor
ve orasına burasına minik minik fırça darbeleri atıyor.
Her sabah bir minik fırça darbesi.
Usta işi.
Küçük küçük değişiyor tablo.
Aniden değil.
Milim milim.
Alıştıra alıştıra.
Yedire yedire.
Aradan yıllar geçiyor.
Tablo, o tablo olmaktan çıkmış!
Komple değişmiş.
Dedim ya, kanıksamışsınız.
Bakıyorsunuz bakıyorsunuz…
Tablo, hâlâ aynı tablo zannediyorsunuz.
Peki ne yapılabilir?
Fark, nasıl fark edilebilir?
Orijinal’in aslında ne kadar değiştiği…
Ne hale getirildiği…
İlk bakışta nasıl anlaşılabilir?
Tek çare var. Kıyas.
Tablonun ilk haliyle…
Son halini yan yana koymalı.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu Anamın Kitabı'nın Kitap Özeti - [Türkçe Kısa]

Yakup Kadri Karaosmanoğlu Anamın Kitabı'nın Kitap Özeti - [Türkçe Kısa]



Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun belki bütün romanlarımın anahtarlarını verdiğim kitabım dediği “Anamın Kitabı”onun en önemli eserlerinden biridir. Eserde, yazar çocukluk anılarından bahsetmekte, bunu yaparken de şuuraltı tekniğinden yararlanmaktadır. İnsanın alınyazısının çocuklukta yazıldığını ve hangi yaşa girerse girsin, şuuraltında daima çocukluk kaldığını savunur.
Yakup Kadri, Aydın ve Manisa’da hüküm sürmüş Karaosmanoğulları sülalesine mensuptur. Yazar altı yaşına kadar babasının Mısır’daki İbrahim Paşa Konağına yerleşmiş ve İkbal Hanımla evlenene kadar burada yaşamıştır. İkbal Hanımla evlendikten sonra Kahire’ye yerleşmiştir. Daha sonra İbrahim Paşanın ölmesi nedeniyle Manisa’ya yerleşmiştir. Eser, hayatının doğrudan doğruya bu bölümleriyle ilgilidir.
Yazar babasını, çevresinde çok saygın bir kişiliğe sahip olmasına rağmen sevmez. Babasının konuşma tarzı, hareketleri, konuşması ve bilhassa annesine karşı olan davranışları yazara çok ilkel gelir. Nitekim babası eve geldiğinde önüne konulan terlikleri giydikten sonra annesini peşinden sürükler, kendisi ile ilgilenilmekte biraz gecikilse evi velveleye vererek huzursuzluk çıkartır.
Yazarda geçmişe daima bir özlem vardır. Lalasıyla Nil boyunca Ehramlara doğru ya da şehrin kalabalık caddelerine doğru yapılan gezintiler, hele babasıyla şehrin hayvanat bahçesi karakterindeki “Özbekiye Bahçesine” yaptığı araba gezintileri onun için tadına varılmaz saatlerdir.
Mısır’daki bu ihtişam dolu çocukluk günlerini, altı yaşında geldiği Manisa’daki sıkıntılı günler takip eder. Burada, okula giderken uyku sersemi kalkışını, eline “Amme Cüzzü” tutuşturularak sokak kapısından dışarı bırakılıverişini, kendisine kahvaltı olarak bir dilim kuru ekmekle bir topak tulum peyniri sunuluşunu hiç unutmaz. Hele okula giderken yolun bozukluğu onun için işkence dolu saatlerdir.
Okul hayatı ise ona göre pek verimsizdir. Okulun doksanlık kapıcısı onu teneffüslerde rahat bırakmaz. Sınıf hocası Mustafa Efendinin daima çatık ve kızgın suratı, okulun müdürü Hüseyin Efendinin şimşir sopası da onu rahatsız etmektedir. Ama yazarı mektepten asıl yıldıran okulun pisliği ve mundarlığıdır. Bu nedenle biraz utangaçlığından, bilhassada bu ağır koku yüzünden annesinin kendisine hazırladığı yemeği bile yemez, arkadaşlarına bırakır.
Mısır dönüşü Karaosmanoğulları sülalesi kendilerine itibar göstermediğinden sıkıntılı günler yaşarlar. Kendilerine babasının arkadaşı Hulusi Bey kucak açar. Onun konağında önce misafir olarak birkaç gün kaldıktan sonra konağın yanındaki küçük evi kiralalar. Bu evde yazarın ilk dikkatini çeken şey, evin arka kısmından kendisine çok yakın görünen Manisa Dağıdır. Dağa baktıkça, dağdaki boz renkli kaya diz çökmüş bir deve gibi, buradaki inde aslan gibi görünür kendisine. O dağdaki tabiat şekillerini iniş, yokuş, yar, oyuk, tepe masallardaki peri padişahının sarayındaki denizlere, kulelere benzer varlıklarmış gibi düşünür. Sürekli olarak bu dağa gitmek ister. Bir gün komşusunun oğlu Cemal ile oraya giderler. Fakat beklediğini bulamaz, hayal kırıklığına uğramıştır.
Çocukluğunda en derin, en ihtiraslı sevgisini tercih ettiği insan Afet Ninesidir. Ninesi, Kadri Beyin küçüğü Nazif Beyi kaybettiğinden bu yana tek sevgisini torunu Yakup Kadiri’ye yöneltmiştir. Ninesi onlarda kaldığı süreçte Yakup Kadri ondan ayrı yatmaz. Hatta ninesi hastalandığında bile ondan ayrılamaz. Hele ninesi kendi evine dönmeye kalsın; evde kıyametleri kopartır, günlerce ağlar, yemekten içmekten kesilir, evdekilere hayatı zehir eder.
Babasının hastalığı da eserde geniş yer alır. Babası hayatının son devresinde kendisini dünyadan iyice çekerek ahirete verir. Seccadesinin başına oturarak saatlerce tespih çeker, on dakikada kılınacak namazları yarım saatte bitirir. Yakup Kadiri’ye Kuran-ı Kerim öğretmeye çalışır. Ama Yakup Kadri bunu hiç beceremez. Yazarı bu derslerden evde bozulan antika saatler kurtarır. Babası günlerce saatleri yapmaya çalışır ama muvaffak olamaz.
Babası ölümüne doğru “Ramazanı Şerif” geliyor diye evin içinde çocukça bir sevinçle dolaşır. Ramazanı mutlaka İstanbul’da geçirmek niyetindedir. Fakat gidecekleri günün arifesinde babası ansızın hastalanarak yatağa düşer. Hastalığı çok ağırdır, çok geçmeden ölür. Yakup Kadiri’yi ölümden ziyade kardeşiyle birlikte komşusunun evinde geçirdikleri ayrılık geceleri etkiler. Babasının cesedi önüne götürüldüğünde diğerleri gibi ağlamak istediği halde ağlayamaz.
Çayırbaşı İlkokulunun, yazarın huyunun değişmesinde büyük rolü vardır. Okuldaki çocuklar öyle yabanidir ki onu okula evin kalfası götürmektedir. Kalfası teneffüslerde bile yanından ayrılmamaktadır. Ancak bu vaziyet yazara ağır gelmektedir. Buradaki çocuklar daima birbirleriyle kavga etmekte, çete savaşları yapmakta ve birbirlerine ağır küfürler savurmaktadırlar. Yine bir gün böyle bir kavga esnasında kalfanın (kendisinden 5 –6 yaş büyük) kavgayı ayırmaması nedeniyle kızarak kalfasına ağza alınmayacak küfürler savurup, yumruklamaya başlar. Bu nedenle kalfası onu bir daha okula götürmeye cesaret edemez. Ancak yazar kendisinden daha büyük birini dövmenin verdiği gururla kendisine olan güveni yerine gelir.
Bu olaydan haberinin olmadığını sandığı annesi ona küser. Bunu bilmeyen Yakup Kadri, annesinin ilgisini çekmek ve annesinin sevgisini tekrar kazanmak için çeşitli muziplikler yapar, kendisini yaralar. En küçük bir olayda bile üzerine titreyen annesi, bu olaylarda yanına bile gitmez. Sonunda yazar, durumu anlayarak bir daha ağzına öyle sözler almayacağına söz vererek annesinden özür diler ve elini öper. İşler yoluna girer.
KİTABIN KONUSU: Çocukluk yıllarında çok acı çekmiş bir çocuğun bu anılarının onu  nasıl etkilediğini ve sonuçlarını anlatır.
KİTABIN ANA FİKRİ: Aile bireyleri, çocukların gelişme döneminde onlara karşı daha sağdulu davranmalı,aile içindeki tutum ve davranışların onları nasıl etkilediğini fark etmelidir. 
   
KİŞİLERİN VE OLAYLARIN İNCELENMESİ:
      Yazar : Çocukluğunda bir acı çekmiştir. Bundan dolayı sessiz , sakin fazla konuşmayan bir yapıya sahiptir. Duygusaldır. Arkadaşlarıyla fazla konuşmaz.
      Yazarın babası:Çevresi tarafından sevilir.Fakat evde aile bireylerine karşı ilkel davranır. Kılık ve kıyafetine özen gösterir. Eskiye bağlı bir insandır.
      İkbal  Hanım:Yazarın annesidir. Güzel bir kadındır. Fazla konuşmaz. Çevresinde sevilir. Sessiz, sakindir. Olaylara mantığıyla yaklaşır. İnsanları ayırt etmeden  sever.
      Afet nine : Yazarın en sevdiği aile üyasidir. Tatlı  ve şirin bir hanımdır. Yaşlıdır.     Eşini kaybettikten sonra tüm sevgisini torununa verir. Neşeli bir hanımdır.
   
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap yaşanabilecek bir olayı dile için okuması insana hem zevk veriyor hem de insanın çocuk yetiştirirken karşılaşabileceğimiz olayları anlattığından akıcıdır. Dili günümüze göre ağırdır. Olay bağlantıları çok zor yapılır. Okumaya değer bir kitap olduğunu düşünüyorum.
YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
    21. Yüzyıl edebiyatının büyük romancısı 27 Mart 1889’da kahire’de doğdu. Kurtuluş savaşı yıllarında  Anadolu’ya geçti. Emekliye ayrılınca  verimli bir yazı hayatında başladı.yazarlığını sürdürürken 13 Aralık 1974’te  Ankara’da öldü. Yazar, eserlerinde  Türk toplumunun, Tanzimattan  Atatürk Türkiye’si dönemi ne kadar olan yaşantısını anlatan hikaye,makale ve romanlar yazmıştır.
   ESERLERİ:
      HİKAYE: Bir serencam, Rahmet, Milli Savaş Hikayeleri.
      ROMAN: Yaban, Kiralık konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Ankara, Bir Sürgün, Hep O Şarkı.
      ANI : Zoraki Diplomat, Anamın Kitabı, Vatan Yolunda.
      MONOGRAFİ: Atatürk, Ahmet Haşim

Ve Dağlar Yankılandı - Kitap [Roman] Özeti Yazarı:Khaled Hossini

Kitabın Yazarı : Khaled Hossini
Kitabın Çevirmeni : Nil Bosna
Kitabın Yayınevi : Everest Yayınevi
Basım Tarihi : Temmuz 2013
Kitabın Konusu:
http://kisa-kitap-ozetleri.blogspot.com/2013/09/ve-daglar-yankland-kitap-roman-ozeti.html

Gece vakti, çölü bir el arabasını çekerek geçen bir baba. Arabanın içinde annesiz iki cocuk; iki kardeş; biri kız, biri erkek. Küçük Peri için ağabeyi Abdullah, ağabeyden çok öte. On yaşındaki Abdullah’a sorsanız Peri, her şey demek. Köylerinden Kâbil’e varmak için çıktıkları yolculuğun sonunda aileyi yürek parçalayıcı bir son bekliyor. Fakat aslında bu bir son değil… Kardeşlerin başlarına gelenler -yakın ya da uzak- ilişki kurdukları tüm insanların hayatlarında nesiller boyu yankılanacak…
Hayat farklı aileleri sevgi ve fedakârlık, ihanet ve sadakat gibi ortak duygularla sınarken, karakterlerin başlarına gelenler ve yaptıkları seçimler, kitabın her biri ayrı bir renk ve lezzet taşıyan katmanlarını oluşturuyor. Afganistan’ın küçük bir köyünde doğan ve okuru Kâbil’den Paris’e, San Francisco’dan Tinos adasına taşıyan bu öykü, her sayfada renklenip güçleniyor.
Ve Dağlar Yankılandı, bizi biz yapan değerler üzerine düşündüren, ustalıkla yazıldığını her bölümde yeniden kanıtlayan, büyüleyici bir kitap. Uçurtma Avcısı ve Bin Muhteşem Güneş ile dünya çapında sevilen bir yazar olan Khaled Hosseini’nin yazarlığında bir dönüm noktası.

Caligula - Saralı Cumhur Kitap Özeti [Kısa - Uzun - Türkçe]



Yalçın Küçük yeni kitabında Türkiye’yi anlamak için Roma’ya, Roma’yı anlamak için Türkiye’ye bakıyor. Hareket noktası Cumhuriyet rejiminin çöküşü ve plütokratların Cumhuriyet’i yıkarak despotizmi getirmeleri.
Kendi ifadesiyle “büyük zenginleri böyle bir rejim için Caligula ararken” yakalıyor ve hem Roma’daki hem de Türkiye’deki Caligula’ları deşifre ediyor.
Birinci kitap Roma’daki Caligula’yla ilgili. Cumhuriyet’i yıkmak isteyen büyük zenginler nasıl bir yönetici ve nasıl bir toplum istiyorlar, sorusunun cevabını Caligula kitabında buluyoruz.
Büyük zenginlere köle, halka karşı küstah, hiçbir devlet tecrübesinden geçmemiş, bilgisiz, görgüsüz, aklen ve bedenen hasta bir yönetici Caligula’da cisimleşiyor, Caligula’ya milli ve ahlaki hiçbir değere sahip olmayan ve ahlaki sapkınlığın önündeki bütün engelleri kaldıran, ama aynı zamanda aşırı dinsel bir ekip ve olup bitenlere kayıtsız bir halk eşlik ediyor. Böyle bir ortamda tek siyasal mekanizma ise komplo ve entrikadır. Roma kurumları teker teker bitirilirken bu kurumların yerini büyük zenginlerin ve Roma Sarayı’nın içindeki dar grupların komploları alıyor.
İkinci kitap ise Türkiye’yle ilgili ve Ecevit hükümetini yıkan büyük komployla başlıyor. Komplonun ardındaki plütokratlar ve siyonist-neocon ekip deşifre ediliyor ve bu ekiple Akp arasındaki ilişkiler ele alınıyor. İzleyen bölümlerde ise Türkiye’de şimdiye dek yazılmış en kapsamlı ve keyifli Tayyip Erdoğan portresi var.
Tayyip Erdoğan’ın hastalığı, sık sık yaptığı gafların ardında yatan tıbbi sebepler, Erdoğan’ın kişiliğini belirleyen önemli dönemlerden biri olan çocukluğu ve aile yaşamı, tüm ayrıntılarıyla bu kitapta. Yalçın Küçük, bununla da sınırlı kalmıyor, Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı önündeki hukuki engelleri belgeleriyle ortaya koyuyor.
Yalçın Küçük’ün de söylediği gibi “Artık, Cumhuriyet’in, Recep Tayyip Erdoğan’ı, cumhurbaşkanı sayması zordur. Çünkü, “Caligula-Saralı Cumhur” kitabımız var.”
SALYANGOZ’A SÖZ
Ne güzel’dir, eskiden yazılmış “tarih” okumak; kaynaklar ile başlıyorlar, önce kaynaklarını yazıyorlar. Sonra kaynaklan tenkide geçiyorlar; tenkit, sahih ile sahih olmayanı ayırmak üzerinedir. “Eski” tarihlerin tenkit bölümlerini okurken hep heyecanlanıyorum, bilimi ve bilimsel işi hissettiğimi duyuyorum.
Burada “Roma Tarihi” yazmadım ve yeniden kurdum. “Kurgu” bana aittir ve yirmi birinci yüzyılın ilk beş yılıma sonunda, altıncısında, cumhuriyetin temellerine kirli kazmaların indirilmeye baylanmasından kırk yıl sonra Roma’ya, İsa’dan önceki kırkıncı yıl ile İsa’dan sonraki kırkıncı yıl arasında Roma Tarihine, bakimi. Balat’tan ve Balat’tan bakıyordum ve Caligula’yı buldum.
Benîm katkım Caligula’yı görmektir. Görür görmez, çok yakından tanıdığımı anladım; dolayısıyla. kaynaklardaki eksiklikleri yakınımdan tamamladım, Yakınımdakinin eksikliklerini, kaynaklarla giderdim. Kurdum, kurgu’nun görüleceğini umuyorum.
Belki de Türkiye’den baktığım için Roma’da ve tarihte, Caligula’yı buldum.
Ben hep Türkiye’den aradım ve Türkiye’den çıktım. Evrensellik anlayışım işte budur.
Buldum, gördüm, kurdum.
Türkiye’yi Roma’da ararken, belki de Cumhuriyet’in temellerine korkak ve hedonist kazmaların inmeye başladığı bin dokuz yüz altmış altı tarihine kadar, pek çok Romalı olduğumuzu anladım. Ne büyük yıkış ve ne büyük korku ve korkudan kaynaklanan kin; kazmalar, Caligula misli “küstah ve köle” idiler. Belki bu nedenle, Caligula’da birinci bölüm, “küstah ve köle” başlıklıdır. Artık “küstah ve köle” aramıyorum. görüyorum.
Çok tuhaf, belki bir başka açıdan hala Roma’dayız ve soysuzlarımız çok daha Romalı’dır ve biz “Romanyot” veya “Romalı’ya” hala “Rumi” diyoruz. Şimdi bizde aşk ve kıskançlık kalmadı ve Caligula Dönemi’nde Roma’da hiç yoktular. Pek yüksek mevkide olanlar küçük küçük oğlanların hangi küçük küçük kızlarla yattıklarım takip ediyorlardı ve şimdi bizde de hedonizmin objelerinden birisi budur. Roma’da cinsellik iktidar senaryolarının ve komploların aracı idi ve şimdi bizde tüketim olarak görünen tükenmişliğin ekranı’dır. Bizde yaşamsızlıklarmı ve tükenmişliklerini, yattıklarını reklam ederek örtmeye çabalıyorlar. Demek ki bizde “ayan”, insan’ın iki kalın çizgisi olan aşk ve kıskançlıktan soyundular ve insanlıktan çıktılar, demek istiyorum.
Peki Tansu Çiller Romanyot mu, annesi Selanikli olsa da babasını Romanyot sayabiliriz; peki, Tansu Çiller erken gelmiş Caligula mı, bunu düşündüm, proto Caligula mı; kadın erkek fark etmiyorlar, Caligula, eninde sonunda, Caligula’dır. Ama, hayır; fazla bilgili değilse de fazla okumuştu ve bir Caligula için ise fazla ahlaklıydı, olamadı. Caligula döküntüdür; Tansu Çiller’i, Caligula yapamadım. Daha döküntü, daha korkak, daha ahlaksız ve daha itaatkar aradım. Daha döküntü, daha korkak, daha ahlaksız ve daha emirberi aramayı, büyük zenginlerimizden öğrendim. Görgüsüz, gayri milli, tamahkar ve zevksizdiler; arayışlarında, ahlaksızlığa alt sınır tanımadılar. Öyleyse, bu bilimsel ifşaatı yapmak zorundayım; Caligula’yı ararken arkalarından gittim. Hayatımda sadece bir kez büyük zenginlerin arkasından gittim ve Caligula’yı buldum. Caligula ya rehberim oldular, ama, bunun için dahi teşekkür etmiyorum; çünkü, zenginlikleri devletten ve hırsızlıkları halkın emeğindendir. Caligula’yı buldum ve ama, plütokrasi’de hiçbir meşruiyet bulamıyorum.
Türkiye’de Caligula’yı. betiden önce, plütokrallar arıyorlardı ve ben onları, ararken, yakaladım. Simdi üst üsle çakmış durumdayım.Kaynaklarım mı, borçlarım var.
Dünyada hiç alacağım olmadı, alacağım hiç olmayacak ve hep borçlu olmaktan mesudum. Londra’da Sabri Çarmıklı ve İlhan Tekin olmasa, bu kadar çabuk tamamlayamazdım ve sayelerinde eksik kalan ve aradığım bütün kaynaklara, ulaştım. Tinto Brass’ın, pornografik sayılan, ancak ben öyle görmedim, mükemmel “Caligula” filmi ve bbc dizisi “I, Claudius” dvd’leri dahil, zamanında geldiler, libc dizisi Robert (Jraves’in romanına ve Graves ile “Caligula” sahne oyununda Camus, Suetoııiııs’a dayanıyorlardı; ben de Suetoniusü önemle kullandım.
Hem dizi ve özellikle Tinto Brass’ın filmi, burada sadece Peter OToole’un oynadığı Tiberius’u yadırgadım, harikadırlar. Bazı sahnelerini, renkli olarak sunmadan edemedik. Ama yine de tekrarlamadan duramıyorum. Benimki kurgu’dur ve bu kurgu ayrı’dır.
Sir Ronald, “devrim” diyor ve ben Mara’ın “her karşıdevrim aynı zamanda devrim’dir” önermesine bağlı kalarak, “karşıdevrim” tabir ediyorum. Roma’da cumhuriyeti yıkmak bir karşıdevrim idi ve bizde cumhuriyeti yıkmak için bir karşıdevrim gerekiyordu. Bunu buldum, ancak yetmiyordu; yıkmak mı, çökertmektir ve Caligula’yı, çöküntüyü tepeleyici olarak gördüm. Caligula, saralı ve her türlü homoseksüel bir tepeleyicidir.
Demek çöküntüyü tepeleyiciye ihtiyaç var ve “tepeleyici” bir döküntü’dür.
Benim kurgum işte budur. Ve çöküntüyü tepeleyici bir döküntü’dür; bulunan da aynen budur.
Bir tiyatro tutkunu idim, yıllar önce, Camus’un Caligula’sını, Devlet Tiyatrosu, sahneye koymuştu ve Kartal Tibet başroldeydi, herhalde kaçırmamış olduğum tahmin edilmelidir. Şirin ve Umut Toprak, her İkisi de tiyatrocudurlar ve Şirin henüz bir lise öğrencisi iken bizim Toplumsal Kurtuluş’umuzda çalışıyordu ve önceki on yıllarda ise, Umut’un annesini Ankara Sanat ve babasını Devlet Tiyatrosu’nda izliyordum. “Ankara Sanat” bir zaman sanat’tı, şimdi emekliler; Şirin ile Umut, Camus’un Ankara oyununun fotoğraflarını ve Bertan Onaran’ın çevirdiği teksti buldular. Ayrıca çok destek oldular.
Devlet Tiyatrosuna, arşivlerini açtıkları için teşekkür borcum var ve de ediyorum.
Üniversite öğrencilik yıllarımda herhalde bir Camus bağımlısıydım, “Yabancı” baş ucumdaydı ve başkalarının cinayetini işlemeyi Yabancı’dan öğreniyordum, burada ise Camus ile tartıştım. Camus’nün Caligula’sı, Camus’nün, İspanya’da cumhuriyetçilerin acı yenilgisinin büyük karamsarlığından, isyana geçiş aşamasının verimidir; biz haşla Sartre ve özellikle Camus ile egzistansiyalist felsefeden “yerinde duramamayı” çıkaran bir kuşağız, ben bir ölçü daha fazla “yerinde durmayan” idim. O halde anlaşılabiliyor, benim yazdığım Caligula’da “tek yol: öldürmek” alt bölümü, kısmen bizden ve kısmen Camus’den geliyor; “tek yol: durmamak” yereldir. Umut bulabiliyorum.
Bundan böyle Camus’un Caligula’sını oynayacaklara, benim yazdıklarımı da hesaba katmalarını not ediyorum. Bütün Caligula’lar, küstah ve köle, hedonist ve ölümün eşiğindedirler.

10 Eylül 2013 Salı

Blogunuz İçin Yararlı Olacak Bazı Tavsiyeler

Türkçe kullanımı ve harf büyüklükleri

Türkçe kullanımına kesinlikle dikkat etmelisiniz, bu konuda kaçışınız yok. Yazı içerisinde, cümlelerde kesinlikle her kelimenin ilk harfini büyük olacak şekilde yazmayın. Örnek: “Facebook, Bugün Yeni Özelliğini Bazı Kullanıcılarına Sunmayı Düşünüyor.”

Başlıklarda her kelimenin ilk harfi büyük olacak şekilde kullanabilirsiniz çünkü başlıktır. Tabi dilerseniz sadece ilk harf büyük olacak şekilde de kullanabilirsiniz. Bu ikisi arasında seçim yapmak tamamıyla size kalmış bir şey. Ek olarak, yazı başlıkları sonunda nokta işareti kullanmamaya özen gösterin. Ufak ama önemli bir detaydır. Elbette kimse bu konuda uzman değil, ama dikkat etseniz iyi olur.

Ziyaretçiye hitap şekliniz

Ziyaretçiye hitap şekliniz kesinlikle “sen” değil, “siz” olsun. Örneğin bir yazı yazıyor ve herhangi bir şeyin yapılışını anlatıyorsunuz diyelim:

“Sağ üstteki ayarlara tıkla, xx’i seç”. Yanlış kullanım. Bunun yerine “Sağ üstteki ayarlara tıklayın ve xx’i seçin” diyebilirsiniz. Emin olun en önemli konulardan birisi.

Ciddiyet

Yazılarınızda ciddi olun. Gülümseme ifadelerini çok sık kullanmamaya çalışın. Ciddiyetinizi koruyun.

Sosyal medya

Web siteniz ya da blogunuza ait sosyal medya hesapları kesinlikle olmalı (Twitter, Facebook, FriendFeed gibi). Hatta bunu web siteniz / blogunuzu ilk açtığınız anda yapmalı ve uygun kullanıcı adlarını sosyal ağlarda almalısınız.

Düzen

Size has belli bir çizgi ve düzeniniz olsun. Bu çizgi ve düzen dahilinde ilerleyin, yazılarınızı yazın.

Mailler

Web siteniz / blogunuzla ilgili bir mail gönderecek ve cevaplayacaksanız yazım tarzınız burada da devreye giriyor. Yeni mail gönderirken ve cevaplarken ciddi – iyi bir dille yazın. Burada daha çok önemli olan, başlangıç ve bitiriş cümleleriniz…

Örneğin aşağıdaki şekilde mail alış-verişi yapmanız emin olun size ek puan kazandıracaktır.

“Merhaba,

Yapmış olduğunuz yorumu okuduk ve değerlendirdik.

İlginiz için teşekkürler,

İyi çalışmalar dileriz.

“Hakkımızda” ve “İletişim” sayfaları

Bu iki sayfa olmazsa olmazlardan. Bu iki sayfa mutlaka olsun. Hakkımızda sayfanızda siteniz / blogunuz ile ilgili bilgi, İletişim sayfanızda ise form bulunsun.

Reklamlar

Reklamlar da önemli. Kazanç sağlamak en doğal hakkınız. Peki ama nasıl? Elbette abartmadan…

Reklamları abartmayın. Reklam eklerken “ziyaretçi bu reklam alanı yeri ve hakkında nasıl düşünür?”, “rahatsız eder mi” sorularını kendinize sorun ve cevaplayın.

4 Eylül 2013 Çarşamba

Yandex Navigasyon Çok Yakında Türkiye'de!

Yandex Navigasyon Çok Yakında Türkiye'de!
Yandex, Türkiye’ye yaptığı yatırımlarına hız kesmeden devam ediyor. Son hizmeti Yandex Navigasyon geçtiğimiz saatlerde Yandex tarafından açılan web sitesiyle tüm dünyaya duyuruldu. Çok yakında web tabanlı hizmetinin yanı sıra mobil dünya ile birlikte App ve Google Play Storeraflarındaki yerini alacak olan Yandex Navigasyon’un müjdesi verildi. Türkiye’nin ilk gerçek zamanlı trafik bilgisi veren navigasyon uygulaması Yandex.Navigasyon çok yakında ücretsiz olarak indirilmeye sunulacak. Google’ın geçtiğimiz yıllarda sözünü verdiği, Panaroma haritalar özelliğini çok önceden davranarak Türkiye’ye getiren Yandex, anlaşılan bir çok sektörde Google’ı sırt üstü bırakmaya devam edecek. Şimdiki hedefi navigasyonlar olan Rusya’nın dev arama motoru Yandex, Google’ın Türkiye pazarını geri plana atmasını fırsat bilerek geniş yelpazede sunduğu hizmetlerini tanıtmaya devam ediyor. Son 2 yılda yaptığı hizmetlere baktığımızda muhteşem bir gelişme gördüğümüz Yandexyeni projeleriyle Türkiye’ye ışık tutmaya devam ediyor. Siz de Yandex Navigasyon’u ilk kullananlarda olmak istiyorsanız, hemen tıklayın, navi.yandex.com.tr’dan yerinizi ayırtın.
Yandex Navigasyon Çok Yakında Türkiye'de!