istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Esir Şehrin İnsanları, Kemal Tahir

Esir Şehrin İnsanları, Kemal Tahir, İthaki Yayınları, 2000, İstanbul
Kurtuluş Savaşı Zamanı İstanbul
Salt bilgiyle yoğrulmuş tarih eğitim ve öğretimi, bireyin tarihe karşı olumsuz tutumlar sergilemesine, tarihten uzak kalmasına ve tarihe yabancılık duymasına neden olabilmektedir. Tüm bu olumsuzlukları minimize etmek için tarihi romanların, tarihsel bilgiler ile birlikte senkronize olarak verilmesi yerinde olur. Tarihi romanlar, tarihe karşı olan ilgisizliği ve ön yargıları en aza indirgeyen, yok edebilen ve tarihi sevdiren yapıtlardır.
    Mayası akademik tarihi bilgi olan tarihi romanlar, bireyin okuma hazzını, doygunlaştıracağı gibi bilgisinde ve entelektüel dağarcığında ilerlemeye olanak tanır. Ülkemizde son dönemlerde tarihi roman yazımında büyük ilerlemeler katledilmiş olmasına rağmen bu durum emekleme dönemindeki bir bebeğin çabası kadardır.
    Sosyal bilimlerde branşlaşmalar olmasına rağmen branşlar-alanlar arasında keskin bir çizgi yoktur. Branşlar arasında bilgi bazında sürekli bir sirkülasyon vardır.
    Tarih ve edebiyatın etkileşimi de bize tarihin içinde edebiyatın, edebiyatın içinde de tarih olduğunun en büyük göstergesidir.
2.    GİRİŞ
    Kemal TAHİR, Türk Edebiyatında tarihi roman yazımının öncülerindendir. Eserlerindeki tarihsellik, dönemin karakteristik özelliklerini okuyucuya gösterir.
    Kemal TAHİR’ in, tarihimizin keskin dönemeçlerinden biri olan Mütareke Dönemini anlattığı “ Esir Şehir ” üçlemesinin ilk kitabı olan “ Esir Şehrin İnsanları” adlı eserinde İstanbul’ daki sivil aydınların durumunu ele alır.
    Kemal TAHİR, “ Esir Şehrin İnsanları” adlı eserinde arka plan olarak Osmanlı Devletinin son dönemlerini ve savaşa katılışını, yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ nin kurulması için atılmış olan ilk adımları, toplumun yapısını, siyasal ve ekonomik yapıyı, entelektüel hayatı büyük bir ustalıkla dile getirmiştir. Bu eser bir dönemin analizidir.
    “ Esir Şehrin İnsanları” üç ana bölümden oluşmaktadır. Esir İstanbul adlı birinci bölüm yedi alt bölümden oluşmaktadır. “ Bulanık Su”  adlı ikinci bölüm üç alt bölümden, “ Kamil Bey” adlı üçüncü bölüm ise yedi alt bölümden oluşmaktadır.
    Biz burada romanın akışını ve kahramanları başından geçenleri göz önünde bulundurarak; asıl olarak romanı eksen olarak dönemin siyasal, sosyal, ekonomik, toplumsal, hukuki ve entelektüel hayatını tahlil edeceğiz.
I. BÖLÜM:    ESİR İSTANBUL
    Çanlar 1914’ ü vurduğunda tüm dünyanın çehresini değiştirecek I. Dünya Savaşı patlak vermişti. Tarih, o zamana kadar böyle bir savaşa tanıklık etmemiş, böyle bir savaşı kaydetmemiştir. Savaştan sonra bazı devletler parçalanmış, bazıları ise savaştan galip çıkmalarına rağmen zayıflamışlardı.
    Tanzimat döneminde başlayan değişim rüzgarı, Meşrutiyet hareketiyle hız kazanmıştır. II. Meşrutiyet ile birlikte yönetimde asıl söz sahibi olan İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde tarih daha hızlanmıştır.
    Osmanlı Devleti son altı yıl içerisinde “ 10 Temmuz”, “ 31 Mart” gibi iç sarsıntılar ile birlikte; “ Trablusgarp’ ta”, “ Balkanlarda” savaşmıştır. Tüm bu gelişmelerden sonra Osmanlı Devleti tarihindeki son raunda çıkmıştır. I. Dünya Savaşının genel görünümüne doğrudan Kemal TAHİR’ in kaleminden bakalım: “ Sarıkamış’ ta Bismillah demeye vakit bulamadan doksan bin kişilik koca bir orduyu kaybeden Osmanlı İmparatorluğu, biraz aşağıda Kuttul – Ammare’ de İngilizleri bozup generaller esir almış, Tih çölünü aşıp Süveyş Kanalına ulaşmışlardı. Üç yıl önce dört küçük Balkan Devletine utanılacak bir kolaylıkla yenilen ordusu aylardır Çanakkale Boğazını  “ Yedi Düvelin” en korkunç silahlarına karşı arslanlar gibi savunuyordu.
    Ne var ki savaşın gidişatı Almanya, Avusturya, Bulgaristan ve Osmanlı’ nın aleyhinde devam etmiş; Osmanlı Devleti müttefiklerinin savaştan çekilmesinden sonra itilaf devletleriyle Mondros Mütarekesini imzalamıştır.
    Eserde ön plan çıkan Kamil Bey, Abdülhamit’ in en zengin vezirlerinden Selim Paşa’ nın tek çocuğuydu. Kamil Bey genç yaşında çok büyük bir mirasın sahibi olmuştu. Kamil Bey, tutumlulukta, eli açıklıkta, ataklıkta, ihtiyatkarlıkta, gururlukta, alçak gönüllülükte doğru olarak algılamış olduğu ölçütlere göre davranan bir yapıya sahiptir. Kamil Bey’ in eşi Neriman Hanım da paşa kızıydı. Babası Taceddin Paşa çok zengin olmasının yanı sıra kumara olan düşkünlüğüyle de tanınmaktaydı. Taceddin Paşa’ nın öldürülmesinden sonra alacaklıların konağa saldırmasından sonra Nermin Hanım fakirliğin ne olduğunu anlamıştı. Onun fakirliği, Kamil Bey gibi bir zengin ile evlenince bitmişti. Ancak çark daha sonra tekrar tersine geri dönmüştür.
    Kamil Bey, eşi Nermin ve kızı Ayşe ile birlikte İspanya’ da yaşamaktaydı. Kamil Bey, I. Dünya Savaşının patlak vermesiyle yollar kapanınca İspanya elçiliğinde çalışır. Savaş, Kamil Bey’ in maddi durumunda negatif anlamda değişmelerin yaşanmasına neden olur. Değişik Avrupa ülkelerinde bulunan arkadaşlarından gelen havaleler kesilir. Suriye ve Musul’ daki çiftliklerden artık hayır kalmamıştır. Kamil Bey, kurulu düzenini, rahat ve huzurlu yaşamını bozmamak için bir buçuk  yıl boyunca İstanbul’ daki mülklerini ve eşi Nermin’ e almış olduğu elmasları satmıştır.
    1919 tarihine gelindiğinde İzmir Yunanlılar tarafından işgal edilirken, Anadolu’ daki işgallere karşı ilk etapta yerel anlamda direnişler başlamıştı. Kamil Bey, Anadolu’ da bunlar olurken para sıkıntısını gidermek amacıyla  Paris ve Londra’ ya geçerek eski arkadaşlarıyla temasa geçer. Ancak artık dünya eski dünya değildir. Her şeyi ve herkesi değişmiş görür. Umutsuz bir şekilde Madrid’ e dönen Kamil Bey, burada da hayatını idame etmeyi başaramayacağını anlayınca her şeyini satarak Anadolu’ nun yollarına düşer.
    Kamil Bey’ in günler sürecek deniz yolculuğu esnasında savaşın evrimi konusunda yapmış olduğu diyaloglar ilginçtir. Fransız süvarisiyle yapmış olduğu sohbette Bolşevikliğin ne olduğunu anlamaya çalışmıştır. Fransız süvari, Bolşevikliğin Rusya’ da her şeyi alt üst ettiğini, açlıktan, yoksulluktan, can ve mal güvensizliğinden bahsederken Kamil Bey, “ bizde sosyalistler yoktur” diyerek dönemin siyasal düşünce yapısını kendi bakış açısıyla değerlendirilmiştir. Aslında Kamil Bey, Bolşeviklik ve sosyalistlik hakkında etraflı ve derin bir bilgiye sahip değildi. Madrid’ de iken Madrid elçisi de Bolşeviklik üstünde hiç durmamıştır.
    Dış basında Anadolu’ daki Milli Mücadelenin bir Bolşeviklik hareketi olduğu propagandif bir şekilde dile getirilmekteydi. Hatta Mustafa Kemal’ in ve Kuvay-ı Milliyecilerin Bolşevik -  Moskof olduğu yabancı ülke kamuoyunda sık sık işlenen konulardandı.
    Kamil Bey’ in bir dergide okumuş oldukları onun üzerinde derin izler bırakır. Bu olay 21 yaşında intihar eden Üsteğmen Mehmet Ali’ nin trajedisiydi. Aslında onun şahsında bir milletin trajedisiydi. Mehmet Ali, hayatının son yıllarını cephede geçirmiş, Çanakkale’ de, Kafkasya’ da, Filistin’ de kahramanca çarpışmıştı. O, bir asker olmasının yanı sıra şiire ve edebiyata merakı vardı.
    Üsteğmen Mehmet Ali’ nin intihar etmeden önce tutmuş olduğu günlükler, kendisi ve İstanbul için yazmış oldukları, bir dönemin panoramasını gösterir gibidir. Günlüğünde işgalci güçlerin İstanbul’ daki önemli noktaları ele geçirmesi, Haydarpaşa’ dan Eskişehir’ e kadar olan yerlerin İngilizler, İzmir hattının Fransızlar, Konya’ ya kadar olan yerlerin de İtalyanlar tarafından işgal edilmesi, ülkenin can damarlarının koparılmasını hüzünlü bir şekilde dile getirmiştir.
    Günlüğün çarpıcı konularından birisi de İstanbul’ daki yangınlardır. Gazete haberlerine göre son on yılda İstanbul’ da yirmi dokuz yangın çıkmış ve bu yangınlarda 50.000 ev yanmıştı. İstanbul’ daki bir yangın bazen günlerce devam etmekteydi. Bunun temel sebebi, evlerin çok yakın aralıklarla inşa edilmesi ve ahşap malzemenin kullanılmasıydı.
    Üsteğmen Mehmet Ali’ nin gazetelerden yola çıkarak aktardıklarına göre son zamanlarda polis kendilerini satan 113 kız çocuğunu yangın yerlerinden toplamıştı ve bu kız çocukları yaşları küçük olduğu için vesikasız çalışmaktaydılar. Belli bir yaş dilimine ulaşanlar ise vesikayla çalışmaktaydılar. Hayat kadınlarının yarısından fazlasında cinsel hastalıklar olan bel soğukluğu ve frengiye rastlanılmaktaydı.
    Üsteğmen’ in üzerinde durduğu bir başka konu ise cinayet haberlerinin gazetelerde çok sık yer almasıydı. İngilizler, kendi yaşlarının cinayet, gasp, hırsızlık gibi suç teşkil eden unsurları görmezden gelmekteydiler.
    Haksızlıkları ve işgalleri kabullenmeyen polislerin Yunanlılar tarafından vahşice katledilmesi İstanbul’ daki keyfi ve vahşi tutumun çarpıcı yansımalarıydı.
    Günlükte bir diğer önemli unsur; Turan ülküsüne yürekten olan bağlılıktı. Bazı yazarlar bunu I. Dünya Savaşından önce sıklıkta dile getirmekteydiler.
    “Dün gece düşümde bir alay sancağı önde, bando arkada, Orta Asya’ ya doğru gidiyormuşuz …Dağlardan sayısız atlılar akıyor ovaya… Hepsi bizden, hepsi bizim atlılarımız.” Günlükteki bu ifade Turan ülküsünü en iyi ifade eden bölümdür.
    Günlükteki olaylar, dönemin sosyo - politik çözümlemesi için kaynak teşkil etmektedir. Bu çözümlemelerden birisi de işçilerin grevidir. İşçilerin grevi, ekonomik hayatın rutin eylemlerinden biri olmuştu. Meşrutiyet ile başlayan grevler, mütareke döneminde de devam etmişti. İşçiler, gündeliklerinden kesinti yapılmamasını, paralı tatil, çalışma saatlerinin azaltılmasını, grevcilerin cezalandırılmaması gibi taleplerde bulunmaktaydılar. Bu taleplerinden bir kısmı kabul edilirken bir kısmı da kabul edilmemiştir.
    Esir şehir İstanbul’ da ikilemlere, paradoks durumlara da çok sık rastlanılmaktaydı. İşgale rağmen bazı kesimlerin eğlenceye olan düşkünlüğü, gazetelerdeki eğlence ilanları, cümbüşün, matinelerin devam etmesi çelişik durumun göstergeleriydi.
    Tüm bu olumsuzluklara rağmen dimdik ayakta duran, vatanperverliğinden ve onurundan ödün vermeyenlerin sayısı daha fazlaydı. Direniş için yavaş yavaş örgütlenmeye başlamışlardı. İşgalleri onuruna yediremeyen bazı aydınlar ve subaylar yapılanları daha fazla görmemek için hayatlarına son vermişlerdir. Bunlardan birisi de Üsteğmen Mehmet Ali’ ydi.
    Günlüğü kapatıp Kamil Bey’ in vatanını yeniden keşfetme çabasına ve toplumsal yapıya bakalım. Kamil Bey ve ailesi, ekonomik sıkıntıdan dolayı belli bir süre için Nermin Hanım’ ın halasının evine misafir olurlar.
    Konakta yapılan sosyete toplantıları, düzenlenen partiler; bu etkinliklere katılan politikacı, hariciyeci, ve elçilik memurlarının vurdum duymazlığı Kamil Bey’ i çileden çıkarır. Bu toplantılarda Batıya olan özentinin yalnızca biçimden ibaret olması ibret vericidir. Öz ve biçim bir nevi yer değiştirmişti. Bu toplantılara yabancı subaylar ve elçiler de katılmaktaydı. Kamil Bey, İngiliz subaylarıyla yaptığı konuşmalarda İngilizlerin “ bizi bizden iyi tanıdığını” şaşırarak ve biraz da utanarak gözlemlemiştir. İngilizler çıkarları doğrultusunda gitmiş olduğu bölgelerde öncelikle antropolojik – sosyolojik ve ekonomik araştırmalarda bulunmakta; toplumun kılcal damarlarına kadar ulaşmaya çalışmaktaydılar.
    İngiliz subay, Kamil Bey ile yaptığı sohbette Osmanlı Devletinin geri kalmasının temel sebebinin Osmanlı’ nın Avrupadaki gibi bir sanayi devrimini gerçekleştirememesine bağlamaktaydı. Dönüşümün lokomotifi olacak bir burjuva sınıfının olmaması, üretim ilişkilerindeki ilkellik, Osmanlı Devletinin çağın şartlarını iyi okumaması, giderilmesi güç sarsıntılara neden olmuştu.
    İngiliz Subayı, sohbetinde İngiliz Dostları Derneğinden bahsederek Kamil Bey’i bir girdabın içine çekmeye çalışır. Derneğin kurucusunun bir molla olması, aydınların bir kısmının bu derneğe üye olmaları ve derneğin halk arasında propaganda yaparak 50-60 bin kişiye üye etmesi Kamil Bey’i şaşırtır. Bu derneğin en büyük destekçisi ise Rahip Frew’ dir ve dikkat çekicidir; İngilizler daha çok Kamil Bey gibi ekonomik bakımdan zor durumdaki insanların zafiyetlerinden yararlanmaya çalışıyorlardı. İngiliz subay şirketlerin ve tekellerin hisselerinin İngilizler ve Fransızlar tarafından satın aldığını belirterek Kamil Bey’ e başka bir adla kendisine hisse senedi verebileceklerini ifade etmişti.
    İngilizlerin asıl amacı ise subayın da pervasızca söylediği Musul – Kerkük bölgesine hakim olmaktı. Kamil Bey daha önceden satmayı düşündüğü Kerkük’ teki topraklarını hemen satmaktan vazgeçmiştir. Ancak Osmanlının bir çok ileri geleni topraklarını satmıştı. Kamil Bey ayrılarak ayrı bir evde kalmak istiyordu. Asıl sıkıldığı konu ise enişte beylerdeki sosyete toplantıları ve bu toplantılardaki yapmacık tavırlardı. Ancak Kamil Bey’ in ev alacak parası olmadığı gibi ekonomik olarak bir dar boğazın içindeydi. Kendi ayakları üzerinde kalmak için mücadele veren Kamil Bey’ in ev sıkıntısını çözmek için anneannesinden kalma Bağlarbaşı’ ndaki köşkü onarmayı kararlaştırdı.
    Köşkü ziyaret ettiğinde harap bir manzara ile karşılaşır. Ancak eski arkadaşı Fuat Bey köşkün bir bölümünün yıkılarak kalan bölümünün onarılabileceğini belirtir. Evin yıkımında Bedros Ağa ile anlaşır. Bedros Ağa ermenidir ve zengin bir Osmanlı vatandaşıdır. Romanda Ermenilerin İstanbul’ daki varlığı işlenen konulardandır.
    Fuat Bey Mahir Paşanın oğluydu. Şiire ve edebiyata düşkün bir kişiydi. Eşi ise İtalyan’dı. Fuat Bey’ in hayatı eşinin bir gün haber vermeden altı yaşındaki kızını alıp gitmesiyle yeni bir yola girdi. Maddi dünya ile olan ilişkisini keserek manevi- uhrevi dünyaya çekilip bir kadiri dervişi olur.
    Kamil Bey, Fuat Bey’ e neden ve nasıl böyle bir hayatı seçtiğini sorunca Fuat Bey’ in yapmış olduğu açıklama da bir nevi Anadolu’nun dini dokusunu açığa çıkarmaktadır. “ Bizde tarikatlar yüze yakındır. Bunların ayrıca yüzü aşkın şubeleri vardır… Araplar mezhep kurucusudurlar. Biz Türkler tarikat kurucusuyuz. Arap mezhepleri sufiliğe, Türk tarikatları tasavvufa dayanır… türkün bağlanacağı inanç Allah korkusundan değil Allah sevgisinden gelir. Okudukça tasavvufun yalnız Türke mahsus bir yol olduğunu anladım. Türk illerinde doğmuş, Anadolu’ da gelişmiştir.
Türk tasavvufu, Şamanlıkla İslamlığın karışımıdır. Buna biraz da yeni Platonculuk katılmış Roma Anadolu’sundan kalıntı..daha doğrusu Stoisizm… Anadolu’ya, Şeyh Ahmet Yesevi adına halifeleri yayılmıştır. Pir Dede, Akyazılı Baba, Kudümlü Baba Sultan, Sarı Saltık… Bunlar köylü halkı etkileştirmiştirler, Anadolu’nun İslamlaşmasını ve Türkleşmesini sağlamışlar .”Fuat Bey’ in ağzından aktardığımız bu bilgiler, İslam inancının Türkler arasındaki geçirmiş olduğu evrimi gösterir.
O, Lütfi Barkan’ ın  “Kolonizatör Türk Dervişleri “ ve A. Yaşar Ocak’ ın Anadolu’daki heterodoks inanışlar üzerinde yapmış olduğu araştırmalarda benzer bulgular ile karşılaşılır.
Kamil Bey, Fuat Bey’ in de yardım etmesiyle köşkü oturabilecek bir duruma getirir. Fazla bir masrafa girmeden, ekonomik durumunu sarsmadan evi dizayn eder.
Kamil Bey, konağın ve bahçenin eksiklerini gidermeye çalışırken 16 Mart 1920 ’de İstanbul’ un İngilizler tarafından işgal edildiği haberini alır. “İşgal altındaki bir şehir tekrar işgal edilmişti. Kamil Bey, birinci işgali görmemişti. İstanbul’ un dıştan gözlenen tepkisizliği Kamil Bey’ in iyiden iyiye düşündürmeye başlamıştı. Görünüşe bakılırsa polisler, jandarmalar, memurlar artık kendi hükümetlerine çalışmadıkları halde eskisi gibi görevlerini yapıyorlardı. Sokaklarda çocuklar bağıra çağıra oynamakta, kadınlar komşularına gitmekte, alış-veriş yapılmakta, düğünler yapılıp mevlitler okutulmaktaydı.
Konağın tamirini yapan Cemil Usta, son umudun Anadolu olduğunu dile getiriyordu. Kamil Bey ise Anadolu hakkında hiçbir şey bilmiyordu. İstanbul’daki ümitsizliği düşünerek; dört bir tarafı işgal edilmiş olan Anadolu nasıl olur da son umut olabilirdi. Mustafa Kemal’ i, Ankara’yı, Kuvay-ı Milliye’ yi daha sık işitir olmuştu.
Ekonomik olarak zor durumda bulunan Kamil Bey, bir yandan fakirliğe alışmaya çalışırken bir yandan da arkadaşlarının bu zor günlerinde neden kendisini arayıp sormadıklarını merak eder. Kayıp olan arkadaşlarını sorduğu zaman karşısındakiler korku ile iki yanlarına bakarak; “Anadolu’ ya geçti galiba “ diye fısıldıyorlardı.
İstanbul’ un, işgali kabulleşmesini kabul etmeyen aydınlar, subaylar, asker, ahalinin bir kısmı Anadolu’ ya geçmeye başlamıştı. Anadolu’ ya geçenlerden birisi de Anadolu’nun ağlayışına dayanamayan Derviş Fuat Bey’dir. Derviş Fuat Bey, artık dervişlik zırhını çıkararak yaralı yüreğini gösterir.
Anadolu’dan iyi haberler gelmiyordu. Cemil Usta, düzce’ de Konya’ da, Yozgat’ ta ayaklanmaların çıktığını; Yunanlıların genel saldırıya geçmiş olduğunu Kamil bey’ e fısıldıyordu.
Sıkıntılarından dolayı eve kapanan Kamil Bey, her zamanı iyi değerlendirmek hem de para kazanmak için dünya klasiklerini tercüme etmeyi düşünür ve hazırlıklar başlar. Ancak tercüme işinden sıkılarak saatlerce resim yapımıyla uğraşır. Eve kapanmanın çözüm olamayacağını anlayan Kamil Bey mahalle kahvesine gitmeye başlar.
    Kahvehaneler tarih boyunca yalnızca oyun oynanan yerler konumunda olmayıp güncel konuların konuşulduğu, politik dedikoduların yapıldığı toplanma yeriydi. Kamil Bey, mahalle kahvehanesine daha önce gitmediği halde herkes tarafından tanınmaktaydı. Kahvehanede siyasi konuşmalar yapılmakta, Anadolu’daki mevcut durum, İstanbul Hükümetinin ve Sultanın tutumu sürekli konuşulan hususlardı. Bir kısım Hürriyeti-İtilafçı iken bir kısmı Kuvay-ı Milliyeciydi.
Hürriyet-İtilafçılar Anadolu’ ya karşıydılar ve “ Peyam Sabah “ gazetesini okumaktaydılar. Ali Kemal’ in yazdıklarına yüzde yüz inanıyorlardı. Onlara göre Anadolu’daki hareket , İttihatçıların işiydi ve onların iki buçuk zeybekle yedi tüfek  karşı koyma macerasıydı.
Cemil Usta ve Anadolu harekatına inananlar ise hiçbir ayrıma gitmeden amaçlarının vatanı kurtarma çabası olduğunu ifade etmekteydiler. Cemil Bey, “Millicilerin” padişaha hilafete karşı olmadığını ve amaçlardan birisinin de padişahı kurtarmak olduğunu belirtmekteydi.
Kamil Bey, bazı şeyleri bu konuşmalardan ve gözlerinden sonra idrak etmeye başlamıştı. Mustafa Kemal’ in ve Ankara’nın Anadolu’daki harekatın lokomotifi olduğuna iyiden iyiye inanıyordu. Kamil Bey, daha önce gerçek olarak inandığı bazı durumların yalan olduğunu şaşırarak izliyordu. Şimdiye kadar polisin, jandarmanın, memurun işgal kuvvetlerine var güçleriyle çalıştıklarına inanıyordu. Oysa yanıldığını şimdi anlıyordu. Kuvay-ı Milliyecilerden birisini tutmaya gelmiş İngiliz polisine yardım eder görünen polis, gece Anadolu’ya geçen kalabalık bir takıma kılavuzluk etmekteydi. Millet göründüğü kadar yılgın değildi.
Kamil Bey, icradaki dosyalarına bakmak ve eğer parası yatırılmışsa onları almak için mahkemeye gider. Gözlemleri; ölüm ilamı gelen bir devletin, adalet sistemindeki keşmekeşliğin devletin ölümüne delalet etmesidir. Bir devletin devrini tamamlamadığı, adaletin bu halinden belliydi.
Mahkeme koridorlarındaki bir kişi Kamil Bey’in geleceğine ayna tutuyor gibiydi. Binbaşı Suat Bey’in, Anadolu’ya silah kaçırmaktan dolayı beş yıla mahkum edilmesi üzerine karısı Fahriye Hanım boşanma davası açılmıştı. Suat Bey; vatanı uğruna, fikirleri uğruna sevdiği kadından ve yavrusundan ayrılmak zorunda kalıyordu.
Kamil Bey ,mahkemeden çıktıktan sonra O’nu arayan ve Galatasaray Sultan işinden arkadaşı Ahmet ile karşılaşır. Ahmet Bey, yardım amacıyla Kamil Bey’e başvurmuştu. Ahmet Bey , İhsan Bey’in başından geçenleri birer birer Kamil Bey’e anlatır.
Romanın kilit adamlarından İhsan Bey’i, Kamil Bey kız ihsan olarak tanınmaktaydı. Ama Ahmet bey anlatılanları kamil Beyde büyük şaşkınlığa neden olmuştu. İhsan Bey, harbe yedek subay olarak katılmış ve beş defa yaralanmıştı. Esir düşen İhsan Bey, esaret döneminden sonra bir dergi çıkarmaya başlamıştı. Daha sonra Kuvay-ı Milliye’ yi desteklediği için mimlenmiş, işgalden sonra Aydos cephaneliği baskınına katıldığı iddiasıyla Harp Divanında yargılanarak on yıl kürek cezasına çarptırılmıştı. Eşi Nedime Hanım tüm olumsuzluklara rağmen dergiyi çıkarmaya devam etmişti.
    İhsan Bey, Ahmet Bey aracılığıyla Kamil Bey’den derginin yayınlanması için yardım isteğinde bulunmuştu. Kamil Bey bir çocuk gibi sevinerek yardım isteğini kabul etmiştir. Kamil Bey de artık Kuvvacıların  bir neferidir. Kamil Bey dünyayı daha güzel görmeye ve farklı algılamaya başlamıştı.
    Kamil Bey, Esir İstanbul’u düşünerek Ahmet Bey ile birlikte İhsan Bey’in ziyaretine gitmişti. Cezaevi kapısı Hürriyetin İlanı’nda  tam açılmıştı.Eski arkadaşlar rutin olarak birbirlerinin durumlarını sorduktan sonra asıl konuya geldiler: kadın-erkek, genç-yaşlı demeden işgallere karşı yürütülen büyük direniş. Sultanahmet Meydanında kadınların erkekleri kıskandıran kahramanlık gösterisi, Nedime Hanımın aslan yürekliliği öyle anlatılıyordu ki erkekler erkekliğinden utanıyorlardı. Sultanahmet Mitingi, kadınların efsaneleştiği, devleştiği bir mitingdi. İhsan Bey bu harbin hiçbir harbe benzemediğini sürekli  dile getirmekteydi.
    Kamil Bey, İhsan Bey ve Ahmet Bey ile vedalaştıktan sonra o günün muhasebesini yapar ve artık içi içine sığmaz. Aylardan beri ilk defa işe yaramazlık duygusundan kurtulmuştu. Kendisini kendisine karşı yücelten onurlu bir görev sahibi olmanın rahatlığını duyuyordu. Bu ziyaretten sonra Kamil Bey, Karadayı Dergisinde çalışmaya başlar. Karadayı, kelime anlamı olarak doğru sözlü, yürekli, şakacı olarak tanınan Anadolu’nun masal kahramanıydı. Artık Kamil Bey de memleketin durumunu kavrayan, toplumsal sorumluluk alabilen, felakete karşı çıkanların yanındaydı. “Elinde iyi-kötü bir savaş silahı olan, SORUMLU İNSAN’ dı.”
    Kamil Bey’in Karadayılı günleri başlamıştı. O, kendisine yeni bir oyuncak, yeni bir bisiklet alınmış çocuk gibi sevinçliydi. İçi içine sığmayan Kamil Bey’in bir yandan da içini kemiren düşünceler vardı: Son ne olacaktı.
    Köhne bir odada, loş bir ışık altında başlayan yeni yaşamın amacı, köhneliğe son vermek ve ülkeyi aydınlığa kavuşturmaktı. Bu oda yalnızca bir derginin çıkarıldığı yer değil Anadolu’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Anadolu’ya yardım paralarının gönderildiği, Milli Mücadele için insan sevkıyatının yapıldığı yerlerden biriydi. Büroya vatanperverlerin yanında hafiyelerin de sık sık uğradığı Kamil Bey’e arkadaşları tarafından Kamil Bey’e söylenir.
    İhsan Bey’in eşi Nedime Hanımla birlikte çalışmaya başlayan Kamil Bey, O’nun hayata karşı duruşundan çok etkilenir. Nedime Hanım, çarşaflı bir bayandır ancak çarşafla ilgili görüşleri büyük bir tezatlık içerir. “On altı yıldır giyerim. Bir türlü alışamadım. Yüz yıl da giysem alışamayacağım… Hele şu savaşlar bitsin… İlk işim kadın çarşaflarıyla boğuşmak olacak…” Nedime Hanım, çarşafı yobazların uydurması olarak nitelendiriyordu. Bu geriliği atmanın sosyal bir zorunluluk olduğuna inanıyordu.
    Kamil Bey’in, basın dünyası ve aydınların mantaliteleriyle ilgili analizleri oldukça çarpıcıdır: “Bunlar bilgi bakımından belki ötekilerinden biraz üstündüler fakat yenilgiyi değişmez kader olarak kabul etmiş yılgın bir halleri vardı. Millete güvenmeyi hiçbir zaman denememişlerdi…”
    “Çöken imparatorluk aydınlarını da uçuruma sürüklemekteydi. İslamcılığın 350 milyon sayılan kalabalığı, Turancılığın 100 milyonla hesaplanan uçsuz bucaksız stepleri üzerine kurulan hayaller…Dört yıllık kanlı boğuşmadan sonra imparatorluk çökmüştü.”
    Tanzimat ve Meşrutiyet ilerici bir hareket olarak kabul edilmesine rağmen hala doğru götürülmediği için başarılı olmadığı Nedime Hanım tarafından ileri sürülüyordu. Milli Mücadele için farklı düşünceye sahipti. Bu sefer mücadeleyi yürütenler Mustafa Kemal’in önderliğindeki Anadolu idi. “Şimdi Anadolu’da ordu yok… İleride ordu kurulursa bu, padişah ordusunun bir parçası değil, milletin kendi ordusu olacak. Bu seferki harekete millet kendi damgasını ister istemez vuracak.”
    Nedime Hanım, Kamil Bey’i evinde ziyaret ettiği sırada yapmış olduğu sohbetlerde kadının toplumdaki yerini,toplumdaki tabakalaşmayı kendi bakış açısıyla değerlendirmiştir.Yapmış olduğu değerlendirmeler O’nun çağının çok ilerisinde olduğunu bize gösterir.O’na göre Anadolu’da kadın’ın durumu,Ortaçağın toprağa bağlı köylülerinden daha kötüydü. Kadınlar bir meta olarak satılmakta, aile kurmakta bile fikirleri sorulmamakta, kamusal hayatta kadın hakları olmadığı gibi çalışma istekleri de kabul görmemekteydi. Nedime Hanım, toplumumuzda tabakaların var olduğunu ancak bunların katı-hiyerarşik yapıda olmadığını belirtiyordu.
    Karadayı Dergisi bürosu-yazıhanesi küçük fakat misyonu büyük bir dergi pozisyonundaydı. Yazarlar, şairler, çizerler haftada bir iki defa Karadayı’ ya gelirlerdi. Karadayı idarehanesine bunlardan başka sivil elbiseli zabitler, gizli örgütlerde çalışan insanlar da gelirdi. Bunların parolaları, işaretleri vardı. Her şey gizlilik ilkesi çerçevesinde yapılırdı. Genelde dergide çalışanların hepsi mimliydi. Kamil Bey de mimlenenler arasındaydı.
II. BÖLÜM:    BULANIK SU
    Savaş ve sonrası, çöküntü dönemleri toplumun psikolojisini derinden sarsan ve sosyal davranışların değişmesine neden olan evrelerdir. “Çöküntü devirlerinde iki çeşit insan meydana çıkıyor. Namussuzlarla namuslular… Muharebede düşman karşıdadır ve üniformalıdır. Kaçarsın, kovalarsın… anında ölenler, yaralananlar olur. Ama hep ileriye bakmanın bir rahatlığı vardır. Oysa esir bir şehirde, dost kim, düşman kim bilinmez.” İhsan Bey mevcut durumu bu şekilde değerlendiriyordu.
    Bir tarafta yılgınlık ve tükenmişlik diğer tarafta küllerden yeniden doğma çabası. Bir tarafta ihanet diğer tarafta ölesiye bir mücadele. “İhanet, bir kolunu cephede bırakmış, bir savaş kılığına girmişse, bunun bir tek anlamı olur: İnsanlığımıza vurulan bu canlı hakareti temizlemek için kadın, erkek çocuk, biz yılmayanlar daha çok, daha şiddetli, daha geberesiye çalışacağız…”
    İhsan Bey bunları anlatırken Niyazi Efendi’nin yaşamış oldukları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçti  roman kahramanlarımızdan Niyazi Efendi, İzmir’de katip olarak çalışırken 1903’te Jön Türklere dahil olarak Avrupa’ya geçmişti. Meşrutiyetin ilanı için mücadele etmiş, Hareket Ordusuyla İstanbul’a gelerek 31 Mart Ayaklanmasının bastırılmasında bulunmuş, Trablus’ta,  Balkanlarda, Dünya Savaşında çarpışmış Yunanlılara ilk kurşunu sıkanlar arasında yer almıştı. Karakol Teşkilatı ve M.M Grubuyla da ilişkisi vardı.
     Niyazi Efendinin polis müdüriyetinde, jandarma dairesinde, Merkez Kumandanlığında tanıdıkları vardı. Her hafta Karadayı idarehanesine uğrayarak hem haber getirir hem de haber alırdı. İhsan Bey ve eşi Nedime Hanım, Niyazi Efendiye büyük güven duymaktaydılar.
    Anadolu’da ise işler pek yolunda gitmiyordu: Çerkez Ethem’ in ihaneti, Demirci Efe’nin isyanı, Yunanlıların saldırıları ve Eskişehir’in düştüğü fısıltısı kulaktan kulağa yankılanıyordu. Ve birden bire İnönü zaferinin haber alınması idarehanedeki üzüntüyü sevince çevirir. Ancak bu sevinci bazı şairlerin vurdum duymazlığı baltalar. “    Bir millet şairleri tarafından böyle yüz üstü bırakılabilir mi? Hele bu günlerde… Oysa biz bugün şiire ne kadar muhtacız! Kavgasız şiire… Sanat, sanat için demek, sanat kuvvetinin emrinde demektir.” Nedime Hanım şairlere olan sitemini bu şekilde dile getirmiştir.
    İstanbul’daki vatanperverler kaderlerine razı olmaktansa kurtuluş için icabında ölmeyi göze alarak tereddüt etmeden tehlikeli işlere aslanlar gibi atılıyorlardı. Ahmet Bey de bu tehlikeli işlere girenlerdendi. O, bin ton cephaneyi Anadolu’ya kaçırmak için elli bin lira bulmaya çalışıyordu. Cephaneyi Anadolu’ ya Ararat gemisi taşıyacaktı
Bu yükleme işinde çalışanların tek amacı vardı:Vatanın kurtuluşuna katkıda bulunmaktı.Anadolu’yu kurtarmak için farklı politik görüşe ve farklı dünya algılamaları olan vatandaşlar bu  kimliklerini bir kenara bırakarak el ele  vermişlerdi.“Yüzbaşı Bilal,Yüzbaşı Hakkı,Teğmen Abdülvahap, Kayyum Ahmet,Tahsin kaptan,Hemşinli Mehmet,Bolşevik Mustafa,Marangoz Adil Usta hep geldiler“Alıntı yaptığımız bölümde her kesimden,her sınıftan sorumluluk sahibi vatandaşların varlığı gözlenmektedir.
Cephanenin nakli için gerekli olan 50.000 lira “Beş yüz senelik Baş şehirde,Paşası,Tüccarı,Beyi,Ağası,olan şehirde“bulunmuyordu.İşgal makamları da kaçakçıları yakalatanlara ödül vermekteydi.Para bulmak için her yola baş vurulur.Kuvay-ı Milliye adına borç alınması da gündeme gelmiştir.Para ihtiyacını gidermek için yapılan faaliyetlere de zaman zaman Ankara ile İstanbul‘daki  M.M. ve Karakol gibi gizli örgütler arasında zaman uyuşmazlık  çıkıyordu.Bazı şahısların keyfi hareketleri ve menfi davranışları uyuşmazlığı temel sebebiydi.Geminin sahibi olan La Feransez şirketinin direktörü nakliyat için yardımcı olmayı kabul eder.
  Cephanenin naklinde karşılanan sıkıntı “Karadayı” daki tüm çalışanları germiş ve gebe Nedim Hanımın da rahatsızlanmasına neden olmuştu. Kamil Bey,işleri idare edeceğini söyleyerek Nedime Hanımın biraz dinlenmesini istemişti.Nedim Hanım eve dinlenmek amacıyla gitmiş ancak rahat edemeyerek temaslarına ve görüşmelerine devam etmişti.Esir şehirde kısa zamanda ani değişiklikler olmaktaydı. Niyazı Bey,Ahmet Bey in Bekir Ağa Bölüğüne tevkif edildiğini haber vermek için idarehaneye geldiğinde Nedime Hanımı bulamaması O’nu endişelendirir. Ancak Kamil Bey durumu anlatarak Nedime Hanımın adresini vermeden geçiştirmiştir.
    Niyazi Efendi, işgalci güçlerin Bursa-Uşak’taki birliklerinin saldırı planlarının ele geçirildiğini ve bunların hemen Ankara’ya ulaştırılması gerektiğini Kamil Beye söylemişti. Bu planlar Nedime Hanım tarafından güvenli bir yere saklanmıştı. Nedime Hanıma haber verilip Karadeniz Postasını yapan Gül Cemal vapuruna teslim edilmesi gerekiyordu. Kamil Bey, Nedime Hanımın Ada’da olduğunu söyleyerek Niyazi Beye yalan beyanda bulunmuştu.
Kamil Bey tüm olanları Nedime Hanıma anlatınca Nedime Hanım tereddüt etmeden planları göndermeyi düşünür ama Kamil Bey buna karşı çıkarak ve onu ikna ederek bu tehlikeli işi kendisi üstlenir. Kuru üzüm sandığına yerleştirilmiş olan planlar Nedime Hanımın dadısının evinden alınarak Gül cemal vapurunun kahvecisi Ramiz Efendiye verilecekti. Ramiz efendi savaşta yedek subay olarak çarpışmış ve dört yerinden yaralanmış bir öğretmendir. Yeri geldiğinde ülkenin geleceği için öğretmen de öğrenci de sorumluluk almaktan çekinmemiştir. Kamil Bey’in Kuvay-ı Milliyeciler ile birlikte hareket etmesi ve gazetede çalışması eşi Nermin Hanımı sinirlendirir. Kamil Bey’in toplumsal sorunlarla ilgili taşımış olduğu sorumluluk kadar Nermin Hanım vurdumduymaz ve ilgisiz bir kişiydi. Nermin Hanım halasının da etkisiyle Kuvay-ı Milliyecilere düşman kesilmişti ve onları maceraperest olarak görmekteydi. Bu düşünce İngiliz işgalci güçlerinin düşünceleriyle paralel bir düşünceydi. Bir yandan elden gitmekte olan vatanı kurtarma düşüncesi varken diğer taraftan her şeye rağmen zengin ve şatafatlı bir yaşam sürme isteği  vardı. Ailedeki bu iki düşünce çatışma halindeydi. Kamil Bey Nermin Hanımı bu mantalitede olmasından dolayı kendisini suçladı. Çünkü onu yıllarca kibar serseriler arasında dolaştığına inanıyordu.
Kamil Bey üzüm sandığını Beşiktaş’ta Çerkez Kadından alır. Ancak Tophane rıhtımında Ramiz Efendiye verirken suçüstü yakalanır.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:    KAMİL BEY
    Kamil Bey ilk sorgulamasına zaman kaybedilmeden başlanır. Sorgulama çelişkili bir durumun acı sonuçlarını gözler önüne serer. Bir tarafta tüm varlığıyla kendini Milli Mücadele için adamış kurtuluşa yürekten inanmış fakat paradoks bir durum olarak sanık sandalyesinde oturmuş bir kurtuluş savaşçısı diğer tarafta Anadolu’daki hareketi hayasızca baldırı çıplakların maceraperestliği olarak gören amerikan mandaterliğini İngiliz işgalini içselleştirmiş olan İstanbul Hükümetinin zihniyetini temsil eden sorgu amiri.
Kamil Bey sorgulama sırasında soğukkanlı davranarak Nedim Hanımın hiçbir şeyden haberi olmadığını kendisinin de sandıktaki belgelerden haberi olmadığını sorgu amirini sinirlendirecek bir sakinlikte dile getirir. Sorgulama amiri Kamil Beye kendisini kurtarabilmesi için her şeyi anlatmasını ister. Ancak Kamil Bey inandığı değerlerden hiçbir şekilde ödün vermez. Sorgu amiri tüm olayların baş müsebbibi olarak Avrupa’da eğitim görmüş olan aydınları görmekteydi. Tanzimat’tan sonra Avrupa’ya gönderilmiş öğrenciler Avrupa’nın yaşam tarzından ve düşünce sisteminden etkilenmişlerdir. Daha çok sosyal bilimlerle ilgilenen ve adalet kavramlarından etkilenerek Osmanlı Devletini çöküntüden kurtaracak formülü bu kavramlar üzerinde geliştirilecek bir sistem olduğuna inanıyorlardı. Tüm bu olaylardan dolayı iktidarlar aydınlara mesafeli ve şüpheci bir gözle bakarlardı.
Sorgu amiri Ahmet Bey ile Kamil Beyi yüzleştirir. Ahmet Bey her şeyi anlatmıştır. Ahmet Bey günlerce işkenceden geçirildikten sonra daha fazla dayanamayarak arkadaşlarını ve Nedime Hanımı ele vermişti. Ahmet Bey tüm yaptıklarından dolayı pişmanlık duyuyordu. Kamil Bey keskin bir manevra yaparak Ahmet Beyin Nedime Hanıma aşık olduğunu ve Nedime Hanımın bunu kabul etmemesi üzerine böyle bir ifadeye başvurduğunu ve Ahmet Beyin tüm söylediklerinin yalan olduğunu belirtmiştir. İkinci bir yüzleştirme kahveci Ramiz Efendiyle yapıldı. Ama Ramiz Efendi büyük bir ustalıkla sorgu amirinin tüm sorgularını sorgu amirini kızdıracak cevaplar verir.
Kamil Bey bir malikane gibi olan esir şehir İstanbul ‘un bir odasına kapatılmıştır. Bekir ağa bölüğüne buraya Kuvay-ı Milliyeciler hapsedilmekteydi. Mahpusların büyük bir çoğunluğu Anadolu’ya yardım etmekten tutuklanmıştı ve bunlar harp divanında yargılanmışlardı. Kamil Bey tüm olanları daha etraflı düşünürken bir anda Nedime Hanımı adada olduğunu yalnızca kendisinin ve Niyazi Efendinin bildiğini hatırladı. Fakat sorgulama esnasında Yüzbaşıda bunu sormuştu. Kamil Bey Nedime Hanımı korumak amacıyla ada yalanını uydurmuştu. Yüzbaşının konuyla ilgili sorularını kamil Beyin zihninde Niyazi Beyin tutuklanmış olabileceği şüphesini uyandırdı. Ama herhangi bir yüzleştirme yapılmamıştı. Kamil Beye göre bir çok acıyı yaşamış olan Niyazi Bey her türlü işkenceye dayanıp hiçbir şekilde konuşmaz ve arkadaşlarını ele vermezdi.
Kamil Bey hücresinde bir yandan geçmişin hesabını yaparken bir yandan da gardiyanın söylediklerini düşünüyordu. Gardiyan İttihatçıların meşhur tetikçisi Yakup Cemilin başından geçenleri bir edebiyatçı şair gibi şairane bir üslupla anlatmıştı. Yakup Cemil Babı Ali baskınında yer alarak iktidar değişikliğinde önemli roller üstlenmiş ancak daha sonra Enver Paşa tarafından kurşuna dizilmişti.
Niyazi Beyin ihanet etmiş olabilme olasılığı Kamil Beyi içten içe yiyip bitiriyordu. Bunları düşünürken Ahmet Beyi kendini asarak intihar ettiği haberini alır. Kamil Bey Ahmet Beyin intiharından sonra  Niyazi Beyi düşünmeye başladı. Ada yalanı korkunç bir gerçeği ortaya çıkarmaya başlamıştı. Niyazi Beyin ihanet etmiş olma olasılığı.
Mahkumların boş kağıt kalem ve gazete isteğine daima şüphe ile bakılmaktaydı. Kamil Bey bu istekleri gardiyanlar vezninde bile tepkiye neden olmaktaydı bazı gazeteler. Bazı gazeteler yasak olduğu için hapishaneye getirilmezdi. Geçer akçe Ali Kamilin yazıları ve Peyam Sabahtı. İstanbul hükümetinin güdümünde yayın yapan gazeteler Mustafa Kemalin başlatmış olduğu sistematik mücadeleyi baltalamak için “Anadolu’nun hepsini gavur ve Bolşevik olduğunu” sürekli olarak telkin etmişlerdir.
Tüm sorgu aşamalarında sorgu amirleri Kamil Beye paşa oğlu ve bir asilzade olduğunu sık sık dile getirmişlerdi. İstanbul’daki bazı güdümlü aydınlar halkı küçümseyici bir tabir olarak “Avam” olarak nitelendirmekteydiler ve bunlara ayak takımı demekteydiler. Kamil Beye kendi düşünceleri paralelinde hareket etmesi halinde yurt dışında çalışma teklifleri yapılmış ve zenginlik teklif edilmiş. Ancak Kamil Bey bunları reddederek onurlu bir yaşam sürmeyi veya onurlu bir ölümü yeğlemiştir. Tüm baskılara rağmen o Nedime Hanımı korumaya devam etmiştir.
Kamil Bey çaresizlikten çare üretmeye çalışıyordu. Gardiyan Asker İbrahim’in aracılığıyla Ramiz Efendiyle gizli bir görüşme yaptı. Ramiz Bey Niyazi Beyin ihanet etmiş olduğunu ve bu ihanetin bir şekilde Nedime Hanıma ve İhsan Beye ulaştırılmasının zorunluluğundan bahsediyordu. Ama çözüm üretemeden ayrılmak zorunda kalırlar.
    Nermin Hanımın ve eniştesinin Kamil Beyi ziyareti ise trajik-dramatik bir durumdur. Kamil Bey tanıdığı sandığı ama gerçekte hiç tanımadığı eşi tüm suçu Kamil Beyin Nedime Hanım ile olan diyaloguna bağlamıştı. Enişte Bey’de tüm suçu Kuvay-ı Milliyeciler de görmekteydi. Enişte Beyin düşünceleri ve inandıkları ihanetin derecesini gösterir. Ona göre “Yakında yunan taarruzu bütün dedikodulara son verecekti.” Enişte Bey gibileri düşman bir ülkenin işgalini kurtuluş olarak kabul etmekteydiler. Nermin Hanımın ve diğerlerinin tüm baskılarına rağmen Kamil Bey nedime Hanımı korumuş ve kollamıştı.
Kamil Bey bütün bu olanlardan sonra bir yandan da pişmanlık duyuyordu. Ama onun pişmanlığı farklıydı. Avrupa’da iken karısının şapkaları, ropları, tuvaletleri, çantaları ve eldivenleriyle nasıl ciddiyetle uğraştığını hatırlayınca utandı. Balkan harbi seferberlik sırasında nelerle uğraşmış bu toprakta bu toprağın üzerindeki insanlarla meğer hiçbir ilgisi yokmuş.
İmkansızlıklardan büyük imkanlar doğarmış. Başka bir ifadeyle “İmkansızlıklarımız bizlere daima büyük imkanlar sunar.” Dört duvar ile hapsedilmiş bir insan bedeni ama onun hayalleri parmaklarından resim kağıtlarına dökülerek özgürleşiyordu. O imkansızlıklar içerisinde yürütülen bir mücadelenin özgürlükle ve kurtuluş ile sonuçlanacağına yürekten inanıyordu. Ve bunu dile getiren bir çok resim yapmıştı.
Uzun bir sorgulama sürecinden sonra beş subaydan oluşan harp divanında mahkeme başlar. Mahkemeler adalet terazisinin kurulduğu yerdir. Bu Kural mahkemelerin her türlü erkten uzak olduğu durumlarda geçerlidir. Tarih boyunca rastlanacağı gibi iktidar sahipleri iktidarlarını güçlendirmek için mahkemeleri bir baskı unsuru olarak kabullenmişlerdir. İstanbul’da kurulan harp divanlarının işlevi ise Anadolu’daki Milli Mücadeleye destek verenleri hapsetmekti. Mahkemelerde suçlu olarak yargılanan Kamil Bey ve Ramiz Efendiydi mahkeme devam ederken Kamil Bey ve Ramiz Bey mahkemenin sonucundan çok Anadolu’daki gelişmeleri merak ediyorlardı. Mahkeme süresi boyunca Ramiz Bey ve Kamil Bey aynı odada mahpus olmuşlardı.
Ramiz Beyin olayları ve olguları ele alırken analitik yaklaşım sergilemesi ve mantıklı çözümlemeler yapması Kamil Beyi derinden etkiler Ramiz Beyin eşi Fatma Hanım ise yüreği çatallı yiğit mi yiğit cesur mu cesur Anadolu kadınıydı. Sultan Ahmet’te erkeklere “ Eğer vatanı kurtaramayacaksanız örtülerimizi siz örtün.” diyerek işgalin kabullenemeyeceğini abidevi bir şekilde dimdik ayakta durarak göstermiştir.
Tartışmalarda Anadolu’daki harekatın başarıya ulaşabilmesi için düzenli orduya olan ihtiyaç sürekli vurgulanıyordu. Düzenli bir orduya ancak bir başka düzenli ordu ekarte edebilirdi. Onlar bunu düşünürken Mustafa Kemal Anadolu’da düzenli orduyu kurmuştu. Anadolu her şeyi seferber etmişti. Bu bir savaştan öte Türk milleti için olmak ya da olmamak mücadelesiydi. Ninelerin dedelerin çocukların her sınıftan her yaştan insanın mücadelesiydi. Ya her şey bitecek ya da her şey yeniden başlayacaktı. Anadolu üzerindeki ölü toprağı silkeleyerek her şeyi korumak için bir panter gibi vuruşmaya başladı. Fatma Hanım İnönü’de Yunanlıların tekrar mağlup edildiği müjdesini Ramiz Bey ve Kamil Beye ulaştırdı. Bir yandan zaferin vermiş olduğu sevinçle her ikisinin içi içine sığmazken bir yandan da bir şey yapamamamın vermiş olduğu eziklik vardı.
Beşinci duruşmaya Kamil Bey ve Ramiz Bey İnönü’den gelen sevindirici haberle çıkarlar.Mahkeme devam ederken Kamil Bey’in aklından tek bir şey geçiyordu. Anadolu’yu tekerlek tekerlek ,adım adım , karış karış gezme isteği Anadolu’dan gelen haberler İstanbul Hükümetinin ve işgalci güçlerin canını sıkıyordu. Harp divanı önünde Kamil Bey devleşirken hakimler, yargıçlar ezilip büzülüyordu.Herkes vatanın selametinden,padişahın,saltanatın kurtarılmasından bahsediyordu. “At izinin it izine karıştığı” bir ortamda İstanbul’daki işgalci güçlerin borazanlığını yapan işgallere karşı gelmemenin tek kurtuluş yolu olduğunu kabul eden soysuzlar diğer tarafta “Ya istiklal ya ölüm” diyen vatanperverler.
Doğada her şey zıttıyla birlikte vardır. Bu zıtlıklar hayatın akış yönünün belirleyici unsurlarıdır.
Karar: Ramiz Efendi beraat Kamil Bey 10 yıl kürek cezası ailesinin padişaha ve devlete olan hizmetlerinden dolayı cezasının 3 yıl indirilerek 7 yıl kürek cezası ile cezalandırılması
İngiliz güdümündeki harp divanında mahkum edilen Kamil Bey vicdan mahkemesinde beraat etmişti.     

3 Mayıs 2012 Perşembe

Asitane, Ahmet Ragıp Akyavaş

Âsitâne, Ahmet Ragıp Akyavaş, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2000, Ankara   

        A.Ragıp AKYAVAŞ’ın eşi Mukaddes AKYAVAŞ; eşinin başta Zafer Adalet ve Son Havadis gazeteleri olmak üzere muhtelif gazete ve dergilerde neşredilen makalelerini büyük bir özenle saklamıştır. Bu çalışmaları,  Prof. Dr. Ali BİRİNCİ ve Prof. Dr. Beynun AKYAVAŞ derlemişlerdir. Prof. Dr. Beynun AKYAVAŞ, A.Ragıp AKYAVAŞ’ın oğludur. Eserdeki, İstanbul ile ilgili yazılar bir araya getirilirken kronolojik bir sıralama yapmak yerine mevzu bütünlüğü göz önünde bulundurulmuştur. Eser İstanbul’u 1960’lı yılların bakış açısıyla, 10 ana başlık altında, makalelerle değerlendirmektedir.
        (1). FETİH: Fatih Sultan Mehmet Edirne’de bulunuyordu. Ecdadının Anadolu’da kurduğu devlet gittikçe genişliyordu. Fatih bu muazzam toprakların ortasında bir Bizans devletine tahammül edemiyordu. Genç Padişahın geceleri gözünü uyku tutmuyordu. Bu buhranlı gecelerin birinde Veziriazamı çağırdı:
— Lala şu yatağı görüyor musun? İçinde sabahlara kadar uyuyamıyorum.
Rumeli Hisarının tarihi adı Kal’a-i Boğazkesen’dir. Anadolu Hisarının adı da Güzelce hisardır. Rumeli Hisarının yapımında bizzat kendisi nezaret ediyordu. İnşaat geceleri meşaleler ışığında aralıksız devam ediyordu.  Firuz Ağa Kala kumandanı nasp edildi. Bu inşaat karşısında rahatsız olan Bizans Kayseri sürekli Fatihe elçi gönderiyordu. Bizans elçisine Fatih şöyle diyordu:
— Git efendine söyle ki, şimdiki Padişah evvelkilere benzemez. Benim gücümün yettiği yerlere onun arzusu bile ulaşamaz.
Fatih 6 Nisanda Edirne’den İstanbul surlarının önüne geldi. 11 Nisanda büyük toplar surların önüne getirildi ve ertesi gün şafakla beraber bombardımana başlandı. Büyük topların her atışında surlara çarpan altı yüz kilo ağırlığındaki gülleler yüzlerce parçaya ayrılarak etrafa ölüm saçıyor ve surlarda büyük gedikler açıyordu. Bayrampaşa vadisindeki ön surların bir kısmıyla arka surda bir burç yıkılmış olduğundan taarruz kararı verildi. Fatih düşmanı Haliç surlarında müdafaaya mecbur etmek için donanmanın bir kısmını karadan çekerek Haliç’e indirmeye karar verdi. Beşiktaş önünde duran donanma, yağlı kalaslar ile Kasımpaşa’ya indirildi. Bir gecede 67 gemi Haliç’e nakledildi. 53 gün süren kuşatmadan sonra 29 Mayıs 1453’te Osmanlı ordusu Topkapı güneyinden açılan bir gedikten şehre girdi. Hızır Bey İstanbul’un fethine müteakip ilk Osmanlı kadısı olmuştur. Eski İstanbul’un safiyesi Kadıköy semtinde Hızır Bey’in geniş arazisi olduğu için o semte Kadıköy ismini verdiler. Bugünkü nesil bilmez. Dersaâdet, Âsitâne, Darülhilafetülaliyye İstanbul’un eski isimleridir.

        (2). İSTANBULDA GEZİNTİLER: Terbiye her şeyden evvel cemiyet hayatı yaşayan insanların birbirlerine saygılı davranması demektir. Eski İstanbullular terbiye dediğimiz kıymeti bina etmişlerdir. Sokakta giderken insanların yanında ıslık çalmak pek ayıp sayılırdı. Bu gibileri Külhanbeyi derlerdi, kısacası terbiyesiz. Güzel ve nezih konuşmak kişinin kemaline, çirkin konuşmak ise terbiyesizliğine delalet ederdi. Dillere destan olan İstanbul terbiyesi diye bir şey kalmamıştır.
        (3). İSTANBUL SEMTLERİ: Eserin en ayrıntılı ve önemli bölümüdür. Semtlerin tarihlerini, kültürlerini, sosyal ilişkilerini ve isimlerini anlatmaktadır.
Rami: Semte adını veren Rami Mehmet Paşa, Osmanlı devlet adamları ve sadrazamları arasında nüktedanlığı, hazır cevaplığı ve zarafeti ile tanınmış vezirlerdendir. Bu zat sütbesüt Eyüplüdür.
Aynalıkavak: Aynalıkavak Kasrı Haliç sahilindedir. Kasrın Aynalıkavak alması Üçüncü Ahmet zamanına tesadüf eder. Venedik Cumhuriyeti ile imzalanan Pasarofça antlaşması neticesinde Venedik Cumhuriyeti Osmanlı Padişahına gayet güzel ve muhteşem Venedik aynaları hediye etmiştir. Üçüncü Ahmet bu aynaları Tersane Kasrı denilen sarayın muhtelif dairelerine ayrı ayrı yerleştirdi. Bu hadise ile Kasra Aynalı Kavak adı ile anılması adet oldu.
Kâğıthane: Su katılmamış eski İstanbullu Hanımlar Kehtane diye telaffuz ederlerdi. Kâğıt imalathanelerinin, un değirmenlerinin bulunduğu Kâğıthane, cirit oyunlarının, ok talimlerinin ve yarışlarının yapıldığı bir eğlence yeriydi.
Kapandakik (Unkapanı): Kapan yağ, bal, un gibi toptan satılan yerlere denilirse de lügat manası büyük teraziye denir. Vaktiyle Haliç büyük bir ticaret limanıyken Rumeli den, Afrika dan, Anadolu dan gelen gemiler yüklerini burada indirirdi. Unlar Un kapanı’nda, ballar Bal kapanı’nda ve yağlar Yağ kapanı’nda muhafaza olunurdu. Unkapanı bunardan biridir. Ancak resmi yazıda Unkapanı denmezdi. Kapandakik denirdi.
Eskiden ne yapardık: Harbiye sınıfında iken tramvaya binmezdik, yasaktı. Piyade yürümeye alışmalı derlerdi. İçimizde Edirnekapı’sına gitmek mecburiyetinde olanlarda vardı. Yürü ey şanlı piyade… kambur kambur Arnavut kaldırımları üstünde lodosa tutulmuş vapur gibi bata çıka azmı gidip geldik bu yollardan!... Yürüyebilenlerimiz lapacılığı bırakıp biraz yürümek zahmetini ihtiyar etseler, vasıtalarda bu kadar izdiham olmaz. Davutpaşa sahrasından kalkıp Edirne, Sofya, Belgrat Viyana’ya, Haydarpaşa çayırından Bağdat’a yaya gidip gelen bir neslin evlatlarıyız. Neden bu derece çekiniyoruz yürümekten!...
Papazın bahçesinde geçen günler: Papazın bahçesi ehli diller yatağı idi. Vaktiyle bir papaza ait olduğu için bu ismi almıştır. Yaz geceleri sofralar kurulur, cam fenerler asılır, fenerlerin ışığı altında saz ve sözle sabah edilirdi. Bütün Kadıköy halkı buraya dökülürdü.
Mütehassiri olduğum Kadıköy: İstanbul’da oturanlar Kadıköy’ünden bahsedecekleri vakit “Kadımehmediler“ derlermiş. Bu söyleyiş semti Kadıköy yapmıştır.
Fenerbahçe: Dil şeklinde denizin içine doğru uzanmış Fenerbahçe Bizans devrinin en mühim semtlerinden biridir. Mevki itibarı ile de gelen geçen gemiler tarafından daima görülür. Bir zamanlar Boğazdan sonra İstanbul’un yegâne eğlence yeri idi. Fener burnun eski adı Hieron idi.
Bugün de Üsküdar’da dolaşalım: Üsküdar’ın eski adı Chrysopolis yani altın şehir idi. Yöre halkının ödedikleri vergilerden hâsıl olan altınlar burada saklandığı için bu isim verilmiştir. Başka bir rivayete göre de, güneşin battığı esnada şehre yayılan sarı renkten dolayı böyle isimlendirilmiştir. Sultan Mahmut Çamlıca’ya gidip gelmek için Selimiye kışlasının alt tarafında zatı şahanelerine mahsus birde iskele yaptırmış ve bu iskelenin adına Harem denilmiştir.

Kâtibim: “Kâtibime kolalıda gömlek yaraşır” mısraı yok mu, o zamanlarda kısmet bekleyen genç kızların hayallerini doldururdu. Kolalı gömlekli er kişiye sahip olmak bütün genç kızların idealiydi. Çünkü o tarihin iki ideal erkeği vardı.  Biri kolalı gömlek giymiş katip, diğeri kılıç kuşanmış zabittir.
Seyyitahmet deresi: Bu mevki,  Üsküdar’da Karacaahmet mezarlığının hemen bitişiğinde bulunur. Türkiye’de yaşayan İranlı kardeşlerimiz hükümetin gösterdiği müsamahadan istifade ederek tantanalı Muharrem ayinleri yaparlardı. Hayret ve hasenat erbabı tarafından kazanlar kurulur, fakir ve fukaralar doyurulur, semaverler kaynatılır, mersiyeler okunarak Kerbela menkıbeleri yadedilirdi.
Miskinler tekkesi: Cüzamın Arpça adı barastır, Latincesi lepra, dilimizde ise miskin hastalığı diye geçer. Umumiyetle Hindistan’a, Mısır’a, Filistin’e mahsus olan bu hastalık Yavuz Sultan Selim Mısır’ı zaptedip dönünceye kadar İstanbul da pek bilinmezmiş. Bize oradan bulaşmış. Elazığ vilayetinde cüzamlılar için bir hastane bile mevcuttur. Bu hastalığa tutulanlar için İstanbul da Karacaahmet mezarlığının tam ortasında bir kamp kurulmuş yani Miskinler Tekkesi.  Kapının önünde bir taş tekne vardı. Et, ekmek, şeker, pirinç verenler buraya koyarlar yani içerdekilerle temas etmezlerdi.
Valide-i Atik Mahallesi: İstanbul’un en eski ve büyük semtlerinden biridir. Tarihi adı Valide-i Atik olan Nur Banu Sultan, İkinci Selimin kadınlarındandır. Üçüncü Murat’ın annesidir.
Bizim zamanımızda spor: harbiye de iken eskrim ve kılıçla mübareze yapardık. Top denilen nesne ise ele alınmazdı. Top oynamak hem ayıp, hem de o zamanki taassup icabı günah sayılırdı.
 Haydarpaşa kayıkçıları: Kayıkçılar umumiyetle zeki ve ferasetli insanlardır. Sultan İkinci Mahmut şahsiyetini gizleyerek kayıkla gezmeye çıkar. Kayık gelir Topkapı’ya yanaşır. Sultan Mahmut karaya çıkar çıkmaz, kayıkçı derki: Derviş baba, dur hele! Yanlışlıkla bir Osmanlı altını bırakmışsın, yüz para ver, al şunu! Sultan Mahmut için için gülümser, senin olsun bıraktığım altın, der. İşi anlayan zeki ihtiyar kayıkçı derki: Gitme,  sana bir çift sözüm var derviş baba. Hakikaten eğer sen, gördüğüm gibi böyle bir dervişsen, bu verdiğin para çoktur al geri, yüz paradır hizmetimin değeri. Yok, eğer şu sarayda ortan devletliysen iş değişir o zaman. Talih bana her gün böyle yar olmaz, hakkımı ver bu verdiğin para az!
İstanbul köprüleri: İstanbul’da yaşayanların günlük hayatlarında birinci derece rol oynayan iki tane köprü vardır. Galata ve Unkapanı köprüleridir. İlk köprüyü Fatih Sultan Mehmet ordularını ve toplarını yakın mesafeden karşıya geçirebilmek için Hasköy ile Ayvansaray arasına sallar üzerine kurmuştur. İşte Haliç’in bizden gördüğü ilk köprü budur.
Tiring Galata: İstanbul belediyesince alınan bir kararla Galata’nın adı değiştirilmiş, Karaköy olmuştur. İstanbul’un sütünü temin eden ahırların burada bulunmasından dolayı, Galata adı süt manasında olan Yunanca “gala” kelimesinden çıkmıştır. Galata Bizans’ın ilk devirlerinde “Syka” adını taşıyordu. Bu adın yetişen incir ağaçlarından dolayı verildiği rivayet edilir. Galata Avrupalı ve bilhassa Venedik, Cenova, Pisa tacirlerinin eskiden beri çok önem verdikleri bir yerdir. Yabancılar buralara yavaş yavaş yerleşmiş ve buralarda ticarethaneler kurarak mülk sahibi olmuşlardır. Eskiden ismi Haraççı iken sonraları Hikmeti Hüda Domuza çevrilen ve daha sonra istimlak olarak açılan sokağın başında muazzam bir bina ve hemen alt tarafında da Alman şehirlerindeki Kaufhof’ların, Paris’teki Galerie’lerin küçük çapta numunesi bir mağaza görülürdü. Üzerinde “Tiring Galata” diye yazardı. Her şey bulunurdu Tiring Galata’da. Galata’nın üst tarafında bulunan mıntıkanın adı Beyoğlu’dur. Eskiden buraya Pera denirdi ki karşı yaka manasına gelen bu kelime ile Galata da dahil edilmek üzere bütün mıntıka kastedilirdi.  Beyoğlu adı Kanuniden sonra verilmiştir.

Şişhane mi, Şeşhane mi: Şişhane şişe haneden bozmadır. Vaktiyle İstanbul’da, Beykoz’da, Eğrikapı’da şişe yapan imalathaneler vardı. Onun için bu meşhur yokuşa şişhane demek doğru değildir. Nizam-ı Cedidden sonra ordudaki kaval tüfekleri Fransız mamulâtından altı yivli tüfeklerle değiştirilmişti. Bundan dolayı Farsça altı manasına gelen Şeşhane tabiri kullanılmıştır.
Boğaz köylerinden Kandilli: Evliya Çelebi: “Kandilli has bahçesi veya Bahçe-i Kandil dedikleri yer, Göksu’nun cenubu garbisinde bir bağı iremdir.” diye ballandırıyor. Filhakika Kandillinin havası latif, ahalisi zarif olup yazması da pek meşhurdur. Rivayete göre vaktiyle burada bir papaz otururmuş, güzelde bir bahçesi varmış. Üçüncü Murat buraya âşık ya! Akşamları Göksu’dan dönen Padişahın şerefine servi ağaçlarını kandillerle süslermiş de, semte verilen Kandilli adı da oradan kalmış.
Boğaz köyleri (Beykoz): yeryüzünün en güzel sularından biri olan Karakulluk Suyu Beykoz’dan çıkar. Akbaba civarında bulunan bu suyu vaktiyle Karakulluk Ahmet Ağa adında biri bulmuştur. Ahmet Ağa müptela olduğu bir hastalığı bu şifalı su sayesinde geçirmiştir. Sonraları Cennet Hatun adında bir hayırsever kadın, suyun bulunduğu yeri satın alarak imar etmiştir. Bu köye Akbaba denilmesinin nedeni, köy mezarlığında Akbaba Mehmet Efendi adında bir zatın metfun bulunmasındandır.
Kalender: Kalender dünya ile alakasını kesmiş filozof tabiatlı, laubali meşrep adam demektir. Bu tip insanların konuşmalarında, hareketlerinde, giyinip kuşanmalarında devamlı bir rahatlık göze çarpar. Yeniköy ile Tarabya’nın birleştiği noktada olan bu güzel köyün havası pek latiftir. Ayrıca, yaşmaklı feraceli dilberlerin sandal sefaları akşam gezintilerinde ki insanların yüreğini hoplatır.
Boğaz köyleri: kalkan balığı fizik yapısı itibariyle avını kolaylıkla yakalayamaz. Geçim için hilekârlığa başvurur. Denizin dibinde yaşamayı sever. Dipte yattığı zaman üstünü kumla örter, yalnız gözlerini açık bırakır. Bu suretle pusuya yatar, avını bekler. Kalkanın sevdiği uskumru ve istavrit gibi balıklardır. Bu balıklar suyun altında kalkanın üzerinden geçerken, müşarünileyh hemen silkinip fırlar, ağzı da beylik fırın kapağı gibi büyük olduğundan o balıkları kolayca yutuverir. Erbabınca Kalkanın tavası en nefis bir taamdır.
Boğaz âlemi (İstinye): İstanbul’u Bizanslılardan teslim aldığımız günlerde, İstinye Manastırlarla çam kuleleri ile dolu idi. Konstantinus burada bulunan büyük bir mabedin yerine Aya Mikail isminde bir kilise yaptırmıştı. Evliya Çelebi eski mabedin temellerini kendi zamanına dahi görünmekte olduğunu yazar. Buraya adını veren İstinye adındaki bir rahiptir. Sonraları Cenevizlililer İstinye’yi işgal ettiği zaman, rahip Girit’e kaçmıştır. Orada yeni bir manastır kurup ikamet etmiştir. Evliya Çelebi, İstinye’nin bir parça gemi alacak kadar bir limanı vardır. Kasabada İslam ve Rumlar karışık yaşar. Bağ ve bahçesi çok olup, fukaralar balıkçılık ve bağcılık ile geçinir.
 Kuzguncuk: Fransız muharriri meşhur Théophile Gautier: “İstanbul bütün güzelliği ile bütün haşmeti ile Türk’e yaraşır, zarf ile mazrufun bu kadar uygun düştüğü bir yer küre-i arzın hiçbir tarafında görülmemiştir.” demiştir. Vaktiyle Kuzguncuk’ta yetmiş İslam, iki yüz elli Rum,  altı yüz Ermeni, dört yüz Musevi evi varmış. Sultan Aziz zamanında Nakkaş caddesinde bir gazhane yapılmıştır. Bu gazhane Beylerbeyi sarayına ışık verirdi.
Çengelköy: Beylerbeyi ile Kuleli arasında vaki bir koyun içindedir. Fatih devrinde bu sahilde bulunmuş olan gemi çapalarından dolayı bu semte Çengelköyü denmiştir. Evvelce buraya Kuleli bahçe denirmiş. Kanuni Sultan Süleyman’ın da buraya kendi elleri ile bir servi diktiği söylenir. Sultan İkinci Mahmut Adli 1244 senesinde buraya ahşaptan bir süvari kışlası bina etmiştir. Sultan Abdülaziz zamanında ise bu bina kâgir olarak inşa olunmuştur. Askeri İdadi Mektebine çevrilmesi 1289 senesine rastlar.

Kanlıca: Vaktiyle Gilaras adında bir Bizans köyü imiş. Fethi müteakip köyün eski sakinleri kaçmış, bir müddet sonra kağnılarıyla Anadolu’dan gelen bir kısım halk burada kağnıcılık yapmaya başlamış. Kağnıcıların buraya yerleşmesi ile buraya Kağnılıca adı verilmiş ise de, Kağnılıca halkın diline zor geldiği için yavaş yavaş Kanlıca’ya dönmüştür. Yoksa ismin ifadesi gibi kan veya kanlı ile hiçbir münasebeti yoktur.
Bebek: fatih devrinde orada bulunan kasrın muhafazası ve o civarın emniyet işleri ile meşgul bostancı başının ünvanı olan Bebek Boğazın bu güzel köşesine ad olarak verilmiştir. Bizans devrinde adı Chelae’dır.
Tarabya: Bizans devrinde harp esirleri burada hapis olunurlardı. Eski adı Pharmacias veya Farmakos’dur. Hastalanan Rum Patriği Attikus burada şifa bulduğundan adını, şifa ve tedavi manasına gelen Therapia’ya çevirmiştir. Bu teleffuz zamanla bozularak tarabya olmuştur.
Tarihi at meydanı(Sultanahmet): Evvelce bu meydanda vahşi hayvanların oyunları gösterilirdi. At ve araba yarışları yapılırdı. Maviler ve yeşiller adını alan iki gurup arasındaki at ve araba yarışları pek heyecanlı olurdu.
        (4). NAKİL VASITALARI: Posta usulü Şarkta Avrupa’dan daha eskidir. Türkiye’de her nevi haber ve mektuplar, tatarağalar vasıtasıyla götürülüp getirilirdi. Eski trafik edebiyatımızda bir Varda tabiri vardı. Varda, dikkat, savulun manasında kullanılan bir ihtardır. Anlayacağınız otomobil kornasının ağababası gibi bir şeydir. İstanbul’da atlı tramvay zamanında arabaların önünde soluk soluğa koşan Vardacılar bulunurdu. Tramvayın İstanbul’da doğum tarihi 1869’dur. Yani bugün doksan dört yaşındadır.  Eskiden tramvay arabalarını iki beygir çekerdi ve üç hattı. Birinci hat Sirkeci – Aksaray,  ikinci hat Taksim – Pangaltı, üçüncü hat Karaköy – Beşiktaş hattı idi.
        (5). SARAYLAR: Dolmabahçe sarayı 1854 tarihinde Sultan Abdülmecit tarafından yaptırılmıştır. Mimarı Karabet Balyan adında bir ermeni vatandaşımızdır. Atatürk rahatsızlığını ve son yıllarını burada geçirdi. Hayata ve milletine burada veda etti. Beylerbeyi sarayı Osmanlı İmparatorluğunun saltanatlı günlerine şahit olmuş ve sonrada Sultan ikinci Abdülhamit’e mahbes olmuş bir saraydır. Çırağan, Farsça çirağ, çerağ (yağlı fitil, kandil)  manasına gelen çoğul şeklidir. Çırağan sarayı, Meclisi Mebusan dairesi olarak da kullanıldı.
        (6). SULAR VE ÇEŞMELER: Ayasofya’dan Cağaloğlu’na giden yolun başında küçük bir kapı görülür. Üzerinde üç dille adı yazılı olan bu kapı Yerebatan Sarayının kapısıdır. Bu saray Bizans imparatoru tarafından Su Sarnıcı olarak yaptırılmıştı. Harplerde şehrin suyu buradan temin edilirdi. Fatih Bizans’ı fethettikten sonra suyolları, bentler, cetveller, kemerler, çeşmeler inşa ettirdi.
        (7). CAMİLER: Sultan Ahmet gayet dindar bir padişahtı. En büyük arzusu Ayasofya ile boy ölçüşecek bir cami inşa etmekti. 1609’da inşası başlayan cami yedi yılda bitti. Sultan Ahmet Cami bazı mabetler gibi loş değildir. Mimar Mehmet Ağa 260 pencere ile camiye çok aydınlık ve ferah bir hava vermiştir. Avrupalılar içindeki mavi çinilerden dolayı bu camiye Mavi Cami derler. 
        (8). KABRİSTANLAR: Karacaahmet Orhan Gazi devrinde meydana çıkan dervişlerden olup İran’da bir hükümdar hanedanına mensuptur. Karacaahmet’in mücahit bir veli olduğu kadar kuvvetli bir hekim olduğu da rivayetler arasındadır.   İstanbul’un en büyük mezarlığı olan Karacaahmet’te binlerce insan yatar. Cellât mezarlığı Eyüp Sultandadır. Vaktiyle cellâtlar ölünce buraya getirilip gömülürdü.
        (9). VELİLER: Nasrettin Hocanın torunu Hızır Bey İstanbul’un ilk kadısıdır.

        (10). RAMAZAN: Eskiden Ramazan başladığı şimdi olduğu gibi riyazî hesaplarla tespit edilmezdi. Ayı gökyüzünde görmek ve bunu şahit ile ispat etmek lazımdı. İftar açmak için o zamanlarda zıpçıktı kol saatleri henüz yok. Oda kapısında görünen ev sahibi topa beş dakika var diyerek misafirleri yemek odasına davet ederdi. Eskiden muharrem ayı ile beraber mahalle aralarında goygoycular dolaşmaya başlardı. O kapıdan fasulye, bu kapıdan bakla, aşı boyalı evden pirinç verilir, aldıkları bu erzakları her birinin nevine mahsus torbalara koyarlardı. Toplanan erzak Şehzade Camindeki karargâha yığılırdı. Muharremin onuncu gününden sonra sır olup giderlerdi. İşte bu nevi dilencilere Goygoycular denirdi.


II. CİLT

Kitap dört bölümden oluşmaktadır.Eski Cemiyet Hayatımız adlı birinci bölümde aşağıdaki makaleler;
Eski Cemiyet Hayatımız, Dünkü Hayat, İsabet-i Ayn, Kürkçülerkapısı, Oturmak, Minder, Vardakosta, Ot Bulucuyan, Erbab-ı Şerr ü Fesat, Maşallah Bekçiye, Dünya Evine Girerken Dünya Evinden Çıkarken, Dan Dada Dan Dan, Yiğitlik ve Kabadayılık, Kaldırım Kabadayıları, Kopuklar, İstanbul’un Namlı Tulumbacıları, Kan Davası, Kanlıca’daki Vampirler, Tarihimizdeki Garip Vak’alar, Döğme,Musiki ve İbadet, Musiki ve Hatıra, Eski Zaman Düğünleri, Eski Düğünler, Eski Düğünlerde, Koltuk, İnsan Alımı Satımı, Hıdırellez, Nevruz, Nevruz ve Nevruziye, Baharın Hatırlattıkları, Üçüncü Cemre Toprağa Düştü, Sayfiye Mevsimi, Hamam Safası, İstanbul Hamamları, Aynalara Dair, Saat, Hey Gidi Cennetten Çıkma Dayak, Pek Şifalıdır, Kötü Bir Terbiye Sistemi:Dayak, Dideler Ruşen, Evvel Şiddeti Serma, Erbaine Girdik, Berdelacuz, Kış Gecelerinde, Mangaldan Kalorifere, Sahaflar ve Hakkaklar, Hakkaklar, Tesbih ve Tesbihçilik, Berberbaşı, Tıraş Beyanındadır, Perukar, Moda Bu Ne Denir,Sakal Babında, Asri Cinci Hoca, Efsun, İyisaatte Olsunlar, Eski Adetlerimizden, Moda Hastalığı, Yangın Var, Fedakarlık ve Karşılığı, Tas, Tarihte Cibali Yangını, İlk Yangın Son Yangın, Yangın ve Patlıcan, İstanbul’un Geçirdiği Zelzeleler, Mürekkep Yalamak, Gitti Gider Dahi Gider, Deniz Mevsimi Başlarken, Eski Cemiyet Hayatı, Deniz Hamamları, Lodos Fırtınası, Mektepler Tekkeler, Süslenme, Kandilli Temenna, İlk Mürüvvet, Yeni Yıla Girerken, Pazar Safası, Ayı Şakası, Bitpazarı ve Bedesten, Uğur ve Uğursuzluk, Tahtabiti, At Sevgisi, Kuş ve Ökse, Çok Yaşa, Terbiyeli Kereviz, Köpekbalığı İstilası, Karides Muharebesi, Maymunların Başına Gelenler, Bana Göre Balıkhane Kapısı, Perhiz ve Lahana Turşusu, Karaelmas, Deliler Veliler, Deliler Divaneler.
Çiçekler adlı ikinci bölümde aşağıdaki makaleler;
Çiçek Bayramı, Milli Çiçeğimiz Karanfil, Karanfil Diyarı, Florist, Gül, Bizim Lale Hollanda’da,  Lale Merakı, Sümbül.
Meyvalar adlı üçüncü bölümde aşağıdaki makaleler;
Kınalıyapıncak, Çilek, Şeftalu, Elmanın Fazileti, Kiraz, Kavun Karpuz.
Mutfak adlı dördüncü bölümde aşağıdaki makaleler;
 Lahana ve Kral, Patatesin Hatırlattığı, Memleketimizin Nimetleri, Enginar, Patlıcana Dalkavukluk, Aşçılarımız, Bolulu ve Mengenli Aşçılar, Aşura, İnce Kiler, Ekmek ve Nimet, Nan-ı Aziz, Buyurun Zırvaya, Kar Helvası, Helva Sohbeti, O Caaanım Tahin Helvası, Hindenburg ve Tahin Helvası, Eski Kışlarda Boza, İnsan ve Bakla, Pırasaların Başına Gelenler, Tatlı Yemeli Tatlı Konuşmalı, Sofra, Mönü, Havalar Soğudukça, Çorba Borusu, Türk Mutfağı. yer almaktadır.

5 Mart 2012 Pazartesi

Ahmet Rasim'in Eserlerinde İstanbul, Prof. Dr. Şerif Aktaş

Ahmet Rasim'in Eserlerinde İstanbul, Prof. Dr. Şerif Aktaş, Kültür Bakanlığı,1988, İstanbul
Ahmet Rasim’in mekan olarak İstanbul’dan bahseden yazılarını sistematik bir bütün olarak incelenmesi.
    Yazar, Ahmet Rasim’in inceleme konusunu teşkil eden yazılarından, onun XIX. asrın sonu XX.asrın başlarında İstanbul’u iki kısma ayırdığını belirtmektedir. Geleneğe bağlı hayat tarzının sürdürüldüğü Eski İstanbul ve Avrupai  yaşama şekline iltifat eden insanların hayat hadiselerine sahne olan Beyoğlu ve Galata civarı…Kıyafetten sonra adabına, eğlence şekline ve her nevi sanat faaliyetlerine kadar hayatın her safhasında varlığını hissettiren bu ikiliğe eski yeni mücadelesi  ve alaturka - alafranga karşılaşması adları verilebilir. İstanbul, bu içtimai hadisenin en bariz şekilde müşahede  edilebildiği yer durumundadır. İmparatorluğun tarihi zaman içinde kazandığı, kelimenin en geniş manasıyla her nevi kültür bakiyesi ile yeni ve Avrupai olarak vasıflandırılan henüz mahiyeti anlaşılmamış bazı görünüşler; aynı meydanda, aynı sokakta yan yana, iç içe bulunmaktadır. Hatta bazen aynı insanın davranışlarında bu farklı iki kaynağın tesirini birlikte müşahede  etmek bile mümkündür. Bütün bu görünüşü ile İstanbul, medeniyet vücuda  getirmiş bir düşünce sisteminin kendi içinde çözülüşü neticesinde birbirinden kopan beşeri müesseselerin sergilendiği şehir durumundadır.
    Tetkik edilen yazılarda, meydanları, cadde ve sokakları dolduran  kalabalık; -çeşitli vesilelerle- kıyafet, tuvalet tarzı, fiziki görünüş bakımlarından tasvir edildiği gibi ses manzarası bakımından da sahip olduğu hususilikler dikkatlere sunulur. Bu yazılarda; mahalli dolduran kalabalık imajı okuyucu zihninde yaratıldıktan sonra; yukarıda sözünü ettiğimiz halk yaşayışından ve şifahi kültürden gelen insan çeşitliliği üzerinde durulur. Bunlar arasından tip hususiyeti arz edenler; ya seçilir veya okuyucu da gerçeklik duygusu uyandıracak tarzda yaratılır. Yazar, tip olarak mütalaa edilebilecek bu insanları görünüşleri giydikleri veya büründükleri elbiseler, yanlarında, ellerinde bulundurdukları konuşma şekilleri takındıkları tavır ve yaptıkları hareketleri ile tanımaktadır. Piyasa mahallerinde, alış veriş yerlerinde, köprü civarında ve bazı mesirelerde görülen bu insan kitlesi ile kahvehane ve tiyatro salonlarında da karşılaşmak mümkündür.
    Ahmet Rasim, bir çok tecrübesinde alış veriş mahallerinin, meydanların, cadde ve sokakların ses manzarası üzerinde durur; hususiyetle seyyar satıcılar ile alakalı dikkatlerini, daha ziyade bu unsurdan hareketle kaleme alır. Şehrin zamanla değişen ses manzarasını, sürdürülen hayat tarzındaki değişikliğin neticesi olarak mütalaa eden Ahmet Rasim; eğlence yerleri ile alakalı kalem faaliyetlerinde de, mahallin ve barındırdığı insan kitlesinin bazı hususiyetlerini, bir seslenmeyi bir haykırışı ifade eden cümleler ve karşılıklı konuşmalar vasıtasıyla dikkatlere sunar. Bu konuşmalar ve seslenişler; okuyucunun, anlatılmak istenen hadiseyi, tasviri arzu edilen mahalli gözleri önünde rahatlıkla canlanmasına imkan hazırlar. Böylece yazıdaki gerçeklik duygusunu kuvvetlendirirler.
    Eğlence yerleri ile alakalı yazılar arasında, zamanın bazı sosyal problemlerini dikkatlere sunma endişesi ile kaleme alınmış olanlar vardır. Malzemenin sürdürülen hayattan seçilmiş olması; yazıların, devrin İstanbul’unu çeşitli yönleriyle aksettirmesine imkan verir. Çünkü nakledilen olaylar, fuhuş ile alakalı karakteristik hayat tezahürlerini dikkatlere sunduğu gibi, tanıtılan ve tasvir edilen kişiler de fertten ziyade bu sosyal hadise çevresinde tesadüf edilebilecek tipleri düşündürmektedir. Böylece Ahmet Rasim, hayat tecrübesinin hazırladığı imkan ve şahsi eğilimlerine göre, bu tarz kalem tecrübelerinin çevresinde geliştiği hadiselere, onlarda rol alan şahıs kadrosu ile birlikte vücut verir. Burada birbirini tamamlayan iki vakadan söz etmek mümkündür: sürdürülen hayatta fuhuş ile alakalı olayları seçme işi ve onları okuyucuda gerçeklik duygusu uyandıracak tarzda, bir yazı bünyesinde, birleştirme faaliyetidir. Bahis konusu seçimin Ahmet Rasim’in çocukluk ve gençlik yıllarında payitahtta sürdürülen hayattan yapılmış olması; o devrin İstanbul’unda bulunan her nevi fuhuş mahallini, barındırdığı insan çeşitliliği ve bir çok hususiyeti ile birlikte tanımamıza imkan sağlar. Böylece bu yazılarda, okuyucuya yaşanmış intibaını veren fuhuşla alakalı bazı hadiselere sahne olması dolayısıyla Aksaray civarındaki fuhuşhanelerden, Galata çevresindeki bazı sokaklardan ve bütün İstanbul’a yayılmış olan gizli evlerden ve benzer mahallerden söz edilir; bu yerlerin sermayesi durumundaki kadınlar fiziki görünüşlerine, kıyafetlerine, tavır ve hareketlerine ait özellikleriyle tanıtılır. Bahis konusu kadınların sebep oldukları bazı hadiselerin nakli de belirtilen yazılarda, İstanbul ahalisinin fuhuş karşısındaki tavrı da sezdirilir. Ayrıca böyle kadınlara alaka duyan erkeklerin de bazı hususiyetleri belirtilir.
    Yazara göre Ahmet Rasim, İstanbul’daki meyhanelerin sahne oldukları hayat tezahürlerini ve barındırdıkları insanları; yine ferdi hayat tecrübesinin hazırladığı insan ve şahsi eğilimleri çevresinde tanıtmakta ve tasvir etmektedir. Eski İstanbul’da meyhaneler, ya kadınlı erkekli eğlence yerlerine gitmeye hazırlanan insanların uğradıkları yer veya şair ve ediplerin buluşma mahallidir. İki tarz meyhane; müşterileri, barındırdıkları insanlar ve sahne oldukları hayat tezahürleri bakımından birbirinden ayrılır. Ahmet Rasim, bu farklılığı; meyhanelerin müdavimleri arasından tip hususiyeti arzeden kişilerin görünüşlerini tasvir, konuşmalarını nakil, tavır ve hareketlerini anlatma yoluyla dikkatlere sunar. Yazar, Ahmet Rasim’in incelediği eserlerinden, Galata ve Beyoğlu civarında meyhanelerin hizmet tarzı, döşenme şekli ve içme adabı bakımlarından Avrupa’dakilere benzetilmek istendiğinin hissedildiğini belirtmektedir.
    Aslında Ahmet Rasim’in yazıları, her çeşit hayat tezahürü ile Direklerarası, Aksaray ve civarının Galata ve Beyoğlu çevresinden farklı olduğunu ortaya koymaktadır. Direklerarası’ndaki çayhaneler, kahvehaneler ve Eski İstanbul’daki meyhaneler Beyoğlu civarında bulunanlardan farklı olduğu gibi dükkanlar da farklıdır. Bu iki ayrı yaşayış tarzına mensup insanların birbirine en çok yaklaştıkları yerlerden biri köprü ise, ikincisi de mesirelerdir. İlkbaharda Kağıthane ve civarına iltifat edilir; yaz aylarında Boğaz çevresine, sonbaharda ise Fener-Kalamış’a gidilir. Güzellik bakımından Göksu’nun Kağıthane’den üstün olduğu belirtilen yazılarda, bu mahallerin sahne oldukları bazı hayat tezahürleri nakledilir, kalabalığın görünüşü tasvir edilir. Mekanın tabi halini konu alan satırlarda, yazı diline yerleşmiş ifade kalıplarından geniş ölçüde yararlanıldığı dikkati çekmektedir. Mesirelerin sahne olduğu hayat tezahürleri ve barındırdığı insan kitlesinin anlatılmasında ise cadde ve sokakları dolduran eğlence yerlerinde ve kahvehanelerde görülen kalabalığın tasvirinde tespit edilen hususların devam ettiği görülmektedir.
    İncelenen yazılarda Ahmet Rasim ile alakası nispetinde sübyan mekteplerinden ve matbaalardan da bahsedilmektedir. Sübyan mekteplerindeki eğitim tarzı ve hoca otoritesi üzerinde duran yazılar, eğitimin “muhterem korku” çevresinde gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. Darüşşafaka’da ise, anlayış bakımından mahalle mekteplerinden çok farklı bir eğitim tarzının sürdürüldüğü belirtilmektedir. Sübyan mekteplerinin, mimari herhangi bir hususiyete sahip bulunmadıkları, geniş bir odadan ibaret oldukları sezdirilmektedir.
    O devirde matbuat hayatının bir komediyi düşündürdüğünü belirten Ahmet Rasim, bazı tanınmış simalar çevresinde, yine kendini alakadar ettiği ölçüde, bu sahneyi çeşitli görünüşleri ile tanıtmaktadır. Matbuat işine girmek isteyen bir gencin gazeteler çevresinde dolaşmasını anlatan bu yazılar; geçen asrın sonlarında gazete yönetim binalarının vaziyetini, şair, edip ve yazarların halini dikkatlere sunması bakımından da önemlidir. Söz konusu kalem tecrübeleri arasında Tercüman-ı Hakikat gazetesinin hizmetini ifade eden satırların ayrı bir önemi vardır.
    Ahmet Rasim’in yazıları arasında, geçen asrın sonlarında bu büyük şehrin her tarafında olduğu gibi eski İstanbul’da da cadde ve sokaklarda yürümeyi güçleştiren hususlar üzerinde durulmaktadır. Eserde, cadde ve sokaklarda adaba uygun tarzda yürümeyen insanların sebep olduğu olaylar anlatılmaktadır. Ayrıca yazar cadde ve sokaklarda duyulan gürültülerden çeşitli vesilelerle bahsetmekte; buraların çamur deryası durumunda olduğunu, insanların değil, hayvanların dahi yürüyemediği yerlerin bulunduğunu, rahatlıkla yürümeye müsaade etmeyecek derecede bozuk olduğunu, yağmur sularının buradaki çukurlara dolarak gölcükler meydana getirdiğini belirtmektedir.
    O devirde İstanbul’un başlıca mesire yerleri Kağıthane-Haliç ve civarı, Boğaziçi ve çevresi, Kalamış-Fener havalisidir. Kağıthane-Haliç ve civarı büründüğü tabi güzellikler ile ilkbaharda, Boğaziçi ve çevresindeki bitki örtüsünün güzelliği, serinliği ve Göksu deresinin görüntüsü ilkbahar sonu yaz başlarında, Kalamış-Fener ise sonbaharda İstanbul halkının iltifat ettiği mesire yerleridir.
Sahne olduğu olaylar bakımından; Galata Köprüsü’nün, İstanbul’da ayrı bir ehemmiyeti vardır. Köprü; o devirde, İstanbul’un bir nevi kalbi durumundadır, sanki bütün yolların merkezinde bulunmaktadır. Birbirini tanımayan yüzlerce, binlerce İstanbullu ve taşralı, sanki, İmparatorluğun insan manzarasının zenginliğini ve renkliliğini göstermek için davet edilmişçesine Köprü civarında bir araya gelirler. Köprü, İmparatorluğun merkezinde sürdürülen iki ayrı hayat tarzını, mekan planında birbirine bağlayan ve şehrin yaşayış bakımından bir bütün manzarası arz etmesine imkan veren bir yerdir.
    Ahmet Rasim, eserlerinde çarşı ve pazar yerleri, bakkal dükkanları, balık satılan yerler, kitapçı dükkanları, elbise satıcıları, Beyoğlu ve Galata’daki bazı alış veriş yerleri, seyyar satıcılar ile alakalı gözlemlerini yazmaktadır. Eserlerinde; seyyar satıcılar, bütün İstanbul’da mahalle aralarının, sokakların eksilmeyen, mevsimden mevsime değişen sesi ve bu yerlerin dekorunu tamamlayan vazgeçilmez, hareketli unsurlarından biri olarak tanıtılmaktadır.
    İncelenen yazılarda; kahvehaneler, çeşitli sosyal fonksiyonları yüklenmiş mahaller ve eğlence yerleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bazı kahvehaneler; ediplerin, alimlerin, aydınların toplantı yeri durumundadır; bazıları musikişinasların sanatlarını icraya imkan vermeleriyle benzerlerinden ayrılır. Semai kahvehanelerinin ise bunlar arasında ayrı bir yeri ve değeri vardır. Halk temaşasına sahne olmalarıyla ayrı bir hususiyet kazanan kahvelerin yanında; külhanbeylerin, kabadayıların, kopukların toplantı yeri durumunda olan kahvehaneler de bulunmaktadır. Kısacası kahvehaneler, umumun hayat tezahürlerine sahne olan yerlerin başında gelen mahallerindendir.
    Ahmet Rasim’in incelenen yazılarında; içkili-içkisiz, kadınlı-erkekli eğlence yerlerinden, buralarda cereyan eden hadiselerden çeşitli vesilelerle çok sık söz edilmektedir. Söz konusu eğlence yerlerini “Karşı hovardalığına sahne olan yerler”, “İslam dininin esaslarına mugayir olmasına rağmen İslam zamparalığına sahne olan yerler”, “Koltuk evleri” ve “Gizli evler” olmak üzere kendi içinde gruplandırmak mümkündür. Ayrıca bu yazılarda fuhuş ile alakalı olayların neticelerinin İstanbul’da yaşayan ahali tarafından nasıl değerlendirildiği de ifade edilmektedir.
    İncelenen yazılarda; Ahmet Rasim geleneksel Türk gösterilerine sahne olan yerlerden ve Avrupai tarz tiyatroların bulunduğu semtlerden bahsetmektedir. Temaşa yerleri ve tiyatroların bulundukları mahalleri, eserlerinde; Türk halk temaşasına sahne olan yerler, Tuluat ve Avrupai tarz tiyatroların bulundukları semtler olmak üzere üçe ayırmak mümkündür.

1 Mart 2012 Perşembe

İstanbul’un Zaptı 1204, Robert De Clari

İstanbul’un Zaptı 1204, Robert De Clari, (Çeviren: Prof.Dr.Beynun Akyavuş), Türk Tarih Kurumu, 2000, Ankara 
1096 - 1272 yılları arasında sekiz sefer halinde 176 yıl süren haçlı seferlerinden dördüncüsünü, yani İstanbul’un Fransız Hıristiyan hacılarıyla Venedikliler tarafından ele geçirilişi.
Zamanının en büyük donanmasını teşkil edecek olan Venedikliler ile  bu donanmayı kiralayacak olan Fransızlar bu donanma ile Mısır, Babilon veya İskenderiye’ye gitmek üzere anlaşıyorlar. Ancak hazırlanan donanmanın sahibi olan Venediklilere Hıristiyan hacılar anlaşmalarındaki bedelin büyük bir bölümünü ödeyemeyince bu borcu ödemek için yine Venedikliler ile anlaşarak öncelikle Dalmaçya’da Zara denen bir şehri ele geçiriyorlar. Buradan elde edilen ganimetler hacıların borcunu ödemeye yetmez.
           Venedikliler bu borçların ödenmesi için Konstantinopolis (İstanbul) ‘in eski imparatoru IV Aleksios’un oğlu II İsaakiosu ile anlaşarak İstanbul’ un işgalini sağlamayı, zindanda olan eski imparator IV Aleksios ve onun oğlu olan II İsaakiosu tahta geçirmeyi teklif ederler. II İsaakios ile anlaşma yapılır. Anlaşmaya göre II İsaakios tahta geçince Venedikliler ve hacılara iki yüz bin mark vereceğini, filonun bir yıllık masrafını üzerine alarak kutsal topraklara onlarla birlikte sefere çıkacağını ve kutsal topraklarda hayatının sonuna kadar on bin asker bulunduracagını ve Konstantinopolisten sefere katılacaklara bir yıllık erzaklarını vereceğini teahhüt eder.
           Fransızlar karadan, Venedikliler ise denizden saldıracak şekilde planlarını yaparak şehire taarruza başlarlar. Savaş sonunda eski imparator III. Aleksios Konstantinopolisi bırakarak kaçar. İsaakios imparatorluğu ele geçirerek Venedik ve Fransızlara söz verdiği paranın bir miktarını ödemekle birlikte önemli bir kısmını ileri bir tarihte ödemek üzere söz verir. Ancak sözünde durmaz. Venedik ve Fransızlar’ın israrı üzerine borcunu ödemeyeceğini belirtir. Bunun üzerine haçlılar tekrar İstanbula saldırıya geçerler. Haçlılar daha başarıya ulaşmadan Murzuplos adında bir hain tarafından imparator İsaakios ve babası yataklarında boğularak öldürülürler.
          İmparatorun öldürülmesinden sonra Murzuplus tahta geçer. O da haçlılara alacaklarını ödemez. Venedik ve Fransızlar tekrar İstanbul’a saldırırarak büyük bir mücadele sonunda şehri ele geçirirler. İstanbul’ un ele geçirilmesiyle beraber savaşçılardan bütün ileri gelenlerle zenginler toplanır ve küçük rütbelilere verdikleri sözü yerine getirmeyerek şehrin en iyi evlerine yerleşirler. Tüm ganimetleri toplamak ve muhafaza etmek üzere güvendikleri Venedikli ve hacılardan onar kişiyi görevlendirirler. Kitapta Elde edilen ganimet görülünce haçlılar dünyadaki en zengin kırk şehirde bile İstanbul’da ele geçirdikleri o servet kadarının bulunamayacağı söylenmekte, dünya servetinin üçte ikisinin İstanbul’ da üçte birinin ise orda burada bulunduğu belirtilmektedir. İşgal sonrası zenginlerin ele geçirilen serveti orduya ve bu servetin kazanılmasına yardım eden fakir şovalyelere pay etmeyerek yağma yaptıklarından da bahseder.
          Böylece haçlılar 13 Nisan 1204 tarihinde Bizansı zaptederek Doğu Latin İmparatorluğunu kurmuş; Baudouin IX ‘ ncu imparator ilan edilmiştir. İstanbul’ un zaptını yağma, tahribat, işkence ve zulümler takip etmiş, göz kamaştıran zenginlik masal olmaya başlamiş, 1204 te kurulan imparatorluk 1261 de son bulmuştur.    

19 Şubat 2012 Pazar

Turkey at the Straites, James T. Shotwell, Francis Deak

Turkey at the Straites, James T. Shotwell, Francis Deak, The Macmillan Company, 1940, Newyork
Marmara Denizi’nde Bulunan Boğazların Tarihi Geçmişi Ve Türkiye’nin Egemenliğindeki Konumu İle İlgili Yazarların Anlatım ve Yorumları.
          1940 yılında yayınlanan Turkey at the Straites (Boğazlardaki Türkiye) adlı kitapta tarihçi yazarlar James T. SHOTWELL ve Francis DEAK tarafından boğazların tarihi gelişimi ve Osmanlı ve Türkiye hakimiyetindeki durumunu incelenmiştir.
          Kitap, 196 sayfa ve 14 bölümden oluşmaktadır. Boğazların eski ve ortaçağ dönemlerindeki durumu, Rusların boğazlara inişi, Londra, Paris ve Berlin anlaşmaları, Birinci Dünya Savaşı öncesi dönem, Birinci Dünya Savaşı dönemi, Sevr, Lozan ve Montrö Anlaşmaları gibi bölümler mevcuttur.
          Avrupa’yı Asya’ya bağlayan Marmara Denizi üzerindeki Çanakkale ve İstanbul boğazları asırlardır  tarih sayfasında uluslararası bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Boğazlardaki geçişin kontrolü Karadeniz’i Akdeniz’e bağlaması sebebiyle jeopolitik bir önemi de beraberinde getirmektedir. Ayrıca tarihteki vazgeçilmez mevkii nedeniyle  İstanbul şehrinin de adını verdiği boğazdaki ticari önemi ve liman şehri olması da boğazların birçok ülke tarafından arzu edilmesine yol açmıştır.Tarihte sırasıyla Romalılar, Bizanslılar, Osmanlılar ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hüküm sürdüğü boğazlar üzerinde özellikle denizcilikte ileri olan Venedik, Ceneviz, Piza, Büyük Britanya ve Rusya gibi devletlerin de emeli olmuştur.

          İstanbul, diğer deniz ticaret yolları kullanılmaya başlamadan önce Asya’dan Avrupa’ya açılan ve adeta doğunun bir giriş kapısı konumunda bir şehirdi. Birçok ülke hem Karadeniz üzerinden Rusya’nın engin topraklarına hem de Anadolu üzerinden Ortadoğu ve Asya’ya yaptıkları ticarette İstanbul’u kullanıyordu. İstanbul şehrine ve özellikle İstanbul boğazına hakim olan devlet de bu ticaretten en büyük paya hiçbir şey yapmadan sahip olabiliyordu. İşte bu nedenle boğazlar uluslar arası bir sorun haline gelmiş ve sürekli anlaşmazlıklara, anlaşmalara ve kongrelere konu olmuştur.
          Boğazlar Türkler açısından da Avrupa’ya açılan bir kapı konumundaydı. Türk olan Selçuklu devleti  yapılan Haçlı seferlerinin temel sebebiydi. 11’inci yüzyıl daki Moğol istilası Bizans devletinin Asya kıyılarına hakim olma süresini biraz daha uzatmış oldu. Ancak 13’üncü yüzyıl sonlarında Osman Bey’in Osmanlı İmparatorluğu’nu kurmasıyla yeni bir dönem başladı. Osmanlı İmparatorluğu Bizans’ı yenerek Marmara Denizi’ne ulaşmıştı bile.
          Osman Bey’in oğlu Orhan Bey zamanında ise Marmara Denizi’nin güney sahillerinden sonra sıra kuzey yani Avrupa sahillerine gelmiştir. Çanakkale Boğazı’ndaki Gelibolu 1356’da Süleyman Bey tarafından alındı. Bu tarihten sonra yavaş yavaş Çanakkale Boğazı’nın hem Avrupa hem de Asya kıyılarındaki tahkimatlar Osmanlı topraklarına dahil olmaya başladı.1367 yılında Trakya’yı aşarak Edirne şehrini imparatorluğun başkenti yaptılar. İstanbul ise, Osmanlı Devleti Çanakkale Boğazı’ndaki limanları almasından itibaren bir asır geçmesine ve kaçınılmaz talihine rağmen halen Bizans’ın toprağı olmaya devam ediyordu. Ancak Osmanlı baskılara daha fazla dayanamayarak Ceneviz ve Venediklilerle Çanakkale Boğazı’ndan serbest geçiş için anlaşmak zorunda kaldı. Çünkü hala deniz gücü fazla olan ülke boğazlardan geçiş üstünlüğünü elinde tutuyordu. Osmanlı boğazlardan geçişi elinde tutmak için ağır topların icad edilmesini beklemek zorunda kalacaktı.
          Aslında Çanakkale Boğazı, boğazlardaki kilit nokta değildi. İstanbul Boğazı Karadeniz’e ulaşmak için daha da önemliydi. Bazı Avrupa devletleri Çanakkale Boğazı’nı rahatlıkla geçse bile Karadeniz’e ulaşmak için Bizans’a muhtaçtı.Türkler İstanbul’un fethinden bir yıl önce, daha evvel Anadolu yakasına kurdukları Anadolu Hisarı’nın karşı kıyısına Rumeli Hisarı’nı kurdular. Bu sayede boğazların kontrolünü biraz daha sağlamlaştırmayı hedefliyordu. Macar top ustası tarafından dökülen toplar İkinci Mahmut tarafından bu kalelere yerleştirildi. İstanbul böylece hem batı hem de doğudan kuşatılmış oluyordu. Rumeli Hisarı’na yerleştirilen toplarla boğazın kontrolü sürekli hale getiriliyordu. Osmanlı Devleti boğazlardan geçişi ücrete tabi tutmaya başladı. Ücret ödemeden geçmeye kalkan gemilere Rumeli ve Anadolu Hisarları’ndaki toplarla batırılıyordu. Ancak Karadeniz’deki kıyı hakimiyeti boğazlardaki kadar güçlü olmayınca Osmanlı’nın hristiyan deniz ticaretini tamamen durdurmaya gücü yetmiyordu. 1475’de Azak ve Kırım kaleleri de Osmanlı’ya geçince bu kontrol tamamen sağlanmış oldu. Böylece Karadeniz tamamen bir Türk gölü halini aldı. Bu durum 1774’de Rusların bölgede sahneye çıkışına kadar devam etti.
          Osmanlı İmparatorluğu’nun 15 ve 16’ncı yüzyıllardaki yükselişi her ne kadar Avrupa ve Amerika’daki tarih derslerinde yeteri kadar takdir edilmese de tarihteki en önemli olaylardan biridir. Belki de Roma ve Arap imparatorluklarından sonra tarihteki en büyük imparatorluk olan Osmanlı döneminde meydana gelen tarihi olaylar arasında, sıradan bir öğrencinin bilgi sahibi olduğu Rönesans, Reform ve din savaşları gibi önemli olaylar sayılabilir. Martin Luther’in isyan ettiği dönemde Yavuz Sultan Selim (1512-1526) İranlıları yenerek imparatorluğunu Suriye ve Mısır’a kadar genişletmişti. Daha sonra Abbasilerden halifeliği devraldı ve islamın da temsilcisi oldu. Selim’in oğlu olan Kanuni Sultan Süleyman ise Tuna vadisine gelerek 1521’de Belgrat’ı aldı. 1526’da ise Mohaç savaşında Macar kralı II. Lui’yi mağlup etti. Böylece Osmanlı Balkanlara tamamen hakim olup  Orta Avrupa’ya doğru ilerlemeye başladı. 1535’de Kanuni Sultan Süleyman ile Fransa kralı I. Francis arasında Kapitülasyonlar  adı verilen Fransızlara Akdeniz’deki deniz ticaretinde ve Osmanlı topraklarında bazı ayrıcalıklar tanıyan anlaşmalar imzalandı. Kapitülasyonlar 1740’da imzalanan bir anlaşmayla sürekli bir hal aldı ve 1914’e kadar diğer yabancıları da kapsayacak şekilde devam etti. 18’inci yüzyıl sonlarında neredeyse tüm Avrupa devletleri Osmanlı topraklarındaki ticaret alanında kendi vatandaşları için ayrıcalıklar elde etmiş bulunuyordu.
          Burada tüm kapitülasyonları saymak gerekmez ancak hepsinin ortak özelliği ise Karadeniz’e geçilememesiydi. Hala İstanbul Boğazı geçişe kapalıydı. Yalnızca 1482 ve 1513’deki kapitülasyonlarda  Venediklilerle Osmanlı donanmasının yeniden inşası karşılığında sağlanacak olan Karadeniz’deki  birkaç ticari ayrıcalık vardı. Ancak Venediklilerin denizcilikteki, Osmanlının ise genişlemesindeki düşüş bu durumu ortadan kaldırdı ve Batı Karadeniz kıyıları yabancı gemilere tekrar kapatıldı. Bu durum Rusya’nın 18’inci yüzyıl sonlarında kuzey sahillerinde yer edinmesine ve Karadeniz’deki deniz ticaretinde yer edinmesine kadar devam etti. Osmanlı Devleti bu konudaki sert politikasını batının onca baskısına rağmen doğudan yani Rusya’dan gelen bir baskıyla değiştirmek zorunda kalıyordu. Bu konudaki ilk belirgin sinyal 1699 Karlofça Anlaşması’yla verilmişti. Artık Osmanlı’nın Karadeniz’deki tekeli Avusturya ve Rusya gibi iki önemli güçle karşı karşıyaydı.  
          Rusya hükümdarı Büyük Peter bir gövde gösterisiyle İstanbul’a bir elçi göndererek Karadeniz’deki Rus ticaret gemilerine serbestiyet istedi.Ancak bu teklif Osmanlı Devleti tarafından reddedildi. Bu konudaki anlaşmazlık sonucunda Osmanlı-Rus savaşı çıktı ve Osmanlı Devleti bu savaşı kazandı. Savaş sonunda Prut Anlaşması(1711) imzalandı.Bu anlaşma Osmanlı lehine olan durumu muhafaza eden nitelikte bir anlaşmaydı. 1739’da Fransızların da desteğiyle Osmanlı ile Ruslar arasında Belgrat Anlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre Karadeniz’deki Azak Kalesi yıkılıyor ve Rus gemilerinin Karadeniz’de bulunması yasaklanıyordu. Böylece Ruslar Karadeniz’de biraz olsun dizginlenmişti.
          Ancak daha sonra Rusya’nın başına geçen Katarina ise durumu değiştirmek niyetindeydi. Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki tahkimatı ve gemi inşası artış gösterdi. Ruslar Avusturya ile bir ittifak kurarak Çanakkale Boğazını kapatıp Osmanlı’yı bölgeye hapsetmek istediler. Ancak Avusturya’nın korkuları bu girişime tam olarak başarı getirmedi. Ancak Ruslar Türklerin sert politikasını kırarak Karadeniz sahillerine yerleşmiş oldu. Bu durum 1774 Küçük Kaynarca Anlaşmasıyla daha da perçinleniyordu. Böylece Rusların Avrupa’ya yaklaşmasının ilk adımı atılmış oluyordu. Ancak bu sefer de diğer büyük Avrupa devletleri Rusya gibi güçlü bir devletle uğraşmak zorunda kalıyordu. Çünkü bu durum dünya üzerindeki dengeleri değiştiriyordu. Böylece boğazlar, bölgesel sorun olmaktan çıkıp  tamamen uluslar arası bir sorun halini almaya başlamış oldu.
          Rusya’nın boğazlar üzerindeki emelleri ticari olmaktan çok politikti. Bu nedenle  Rus Çariçesi Katarina 1789’da Avusturya ile ittifak ederek Osmanlı’ya tekrar savaş açtı, amacı ise İstanbul’u ele geçirmekti. İngiltere, Hollanda ve Polonya bu duruma hemen itiraz ettiler. Bu girişimin sonucunda ise kaybeden yine Osmanlı oldu ve başta Rusya olmak üzere birçok devlet ticari ayrıcalıklar elde etti. Fransa ise bu tarihlerde ihtilalle meşgul olduğu için duruma fazla ilgi gösteremedi.
          19’uncu yüzyıl başlarında ise Fransa’nın, eski dostu Osmanlı Devleti’nin toprağı olan Mısır’ı işgaliyle durum değişti. İngiltere  Hint yoluna açılan stratejik bir bölgeyi kaybetmek istemiyordu. O döneme kadar hep Osmanlı’nın karşısında yer alan Ruslar da boğazlara daha rahat yerleşebilmek için Osmanlı’ya destek olmayı talep etti. İngilizler de Rusya ile aynı tarafta yer aldı. Böylece boğazlar üç büyük devlet arasında bir sorunun parçası oldu. İlk kriz Fransızların geri adımıyla sonuçlandı. Ancak daha sonra benzer bir olay yine Mısır’da yaşandı. Mısır valisi Osmanlı Devleti’ne karşı isyan etti ve Osmanlı Ruslar’dan yardım zorunda kaldı. Bu durum tabii ki İngiliz ve Fransızları pek hoşnut etmedi. Boğazlara tamamen yerleşmek hevesinde olan Ruslar, İstanbul’a Osmanlı’nın müttefiki gibi de olsa ayak basmış bulunuyordu. İsyan bastırılsa bile Rusların bu tutumu gelecekteki olayların da sinyallerini vermişti.
          19’uncu yüzyıl ortalarında imzalanan Londra ve Boğazlar sözleşmeleri(1840) Osmanlı lehine  olarak imzalansa da devamında imzalanan sırasıyla Paris (1856), Londra(1871) ve Berlin (1878) anlaşmaları durumu Rusya lehine değiştirmişti. Özellikle Osmanlı – Rus savaşından Osmanlı yenilgiyle ayrıldıktan sonra imzalanan Berlin anlaşması Ruslara fazla söz hakkı tanımış, boğazlardaki statükoyu savunan ve Rus egemenliğinin sıkıntı yaratacağını bilen İngilitere bu anlaşma esnasında yalnız kalmış ve diğer büyük devletlerin yeterince desteğini görememiştir.
          Birinci Dünya Savaşı başlangıcında ise tarafsız olan Osmanlı Devleti bir oldu bitti ile Almanya saflarında yer almış ve topraklarının dört bir yanında yapılan savaşlar sonucunda savaşı kaybederek işgale uğramıştır. Savaşın son yıllarına gelinirken Rusya’da yaşanan Bolşevik ihtilali boğazlar üzerinde emeli olan Rusları bu durumdan alıkoysa da başta İngilizler olmak üzere Fransızlar da boğazlardan işgal yıllarında pay sahibi olmuştu. Sevr Anlaşmasının(1920) ağır şartlarında ezilen Osmanlı Devleti, Boğazları ve İstanbul’u İngilizlere bırakmak zorunda kalıyordu.
          Bu yıllarda Osmanlı Devleti de tarihe karışıyor ve Türkiye Cumhuriyeti kuruluyordu(1923). Birçok devletle aynı anda savaşarak elde edilen Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki bağımsızlık savaşı sonunda imzalanan Lozan Anlaşması ile Boğazlar ortak bir komisyon tarafından yönetiliyor  ve askersizleştiriliyordu. Türkiye’nin pek benimsemediği şekilde sonuçlanan ve Türkiye açısından bazı kısıtlamalar içeren Lozan sonundaki durum fazla uzun sürmedi.1936 yılında uluslararası bir anlaşma olan Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Bu sözleşmeden avantajlı olarak çıkan ülkeler ise bölgeye kıyısı olan başta Türkiye olmak üzere Rusya idi. Anlaşmada Türkiye’nin savaşan ve tarafsız ülke olma durumuna göre savaş ve barış durumlarındaki geçişler düzenleniyordu. Burada göze çarpan en önemli husus ise, Türkiye savaşan veya kendisini savaş tehditi altında hisseden ülke olduğunda tamamen serbest şekilde boğazlardaki geçişe hükmediyordu. Sözleşmede Rusya lehine ise Ege Denizi’ne  geçiş ve diğer ülke savaş gemilerinin Karadeniz’e geçişinde tonaj limiti getirilmesi gibi bazı önemli avantajlar sağlanıyordu.
          İkinci Dünya Savaşından önce Fransa, İngiltere ve Türkiye arasında imzalanan pakt da Rus tehditinden çekinen Türkiye’ye bir destek ve ittiak niteliğindeydi. Boğazlardaki mevcut rejim  korunmak istenmişti. Herhangi bir Rus veya Alman saldırısında ise İngiltere ve Fransa Türkiye’yi koruyacak ve derhal karşılık verecekti.
          Yazara göre İkinci Dünya Savaşı’nda kilit nokta olan Balkanlara komşu ve özellikle boğazlara hakim olan Türkiye’nin tavrının savaşın gidişatını etkileyeceği muhakkaktır. Bu nedenle günümüzde ve gelecekte Türkiye ve boğazların dünya politikasında çok önemli bir yere sahip olması kaçınılmazdır.