Benim Adım Kırmızı, Orhan Pamuk
Osmanlı döneminde, nakkaşlar arasında yaşanan bir cinayetin aydınlatılması sırasında gelişen olaylar ve olayların içinde bir aşk hikayesi anlatılmaktadır. Tüm bu yaşananların arka planında da 16’ncı yüzyıl resim ve sanat anlayışının aktarılmaktadır.
16’ncı yüzyılda Osmanlı Devleti’nde geçen olaylar nakkaşlar arasında işlenen bir cinayetle başlar ve bu cinayetin perde arkasında dönen olaylarla örgülenir. Enişte Bey padişah tarafından gizli bir kitap hazırlamakla görevlendirilir. O da nakkaşhanenin baş ustaları ile anlaşır. Bu kitap resim ve nakışlarla süslenecek ve bu resimlerin hikayeleri ile bütünleşerek bir sanat eseri olarak ortaya konacaktır. 16’ncı yüzyılda resim sanatı dinen hoş görülmemektedir. Erzurumlu bir hoca da bu konularda devamlı vaazlar vermekte frenk sanatı olarak görülen bu sanatla uğraşanları hedef göstererek bu kişileri küfre girmekle suçlamaktadır. Nakkaşlar arasında da bu hocanın görüşlerini paylaşanlar vardır. Zarif Efendi de bu hocanın görüşlerini paylaşan bir tezhip ustasıdır ve bir gece gizemli bir şekilde öldürülür.
Şeküre, Enişte Beyin kızı, iki çocuklu güzel bir kadındır. Kocası savaşa gitmiş ve dört yıldır geri dönmemiştir. Hasan, Şeküre’nin kayınbiraderidir. Abisi savaşa giden Hasan Şeküre’ye aşıktır ve zaman zaman onu sıkıştırmaktadır. Şeküre de Kayınpederinin yanında sıkıntılı günler geçirmeye başlayınca çocuklarını alır ve babasının yanına taşınır. Kayınpederi ve kayınbiraderi Hasan geri dönmesini istemektedirler.
Romanın baş kahramanı Kara, Şeküre’ye aşkını erken açıklayınca Eniştesi tarafından evden kovulur. Aşkını açıkladığı zaman Şeküre 12, kendisi 24 yaşındadır. Evden kovulan ve aşkına kavuşamayan Kara, Anadolu’nun değişik yerlerinde devlet kurumlarında ve paşaların yanında katiplik yapmış kitaplar hazırlamış resimle uğraşmıştır. On iki yıl sonra Enişte Bey tarafında İstanbul’a çağrılır. Çağrılış maksadı Enişte Bey’in hazırlattığı resimlerin hikayelerini yazması ve Zarif Efendinin ölümü ile ilgili nakkaşlar arasında olup biteni ve konuşulanları Enişte Beye aktarmasıdır.
Kara, İstanbul’a gelince yıllardır hayalini kurduğu eski aşkına yeniden kavuşmak ister. Enişte Beyin evine girer ama sadece Enişte Beyle görüşebilmektedir. Bu zamanlarda da resim sanatı ve hazırlanacak kitapla ilgili konuşabilmektedir. Şeküre yan odadan onu gizli gizli izlemekte ama yanaşmamaktadır. Ester adında yahudi bir bohçacı kadın aralarında haberleşmelerini sağlar. Yavaş yavaş aralarındaki irtibat yeniden kurulur ama Şeküre tereddütler içindedir. Bir tarafta kocasının ölüm haberi gelmediği için onu beklemekte, diğer tarafta ise eski aşkına karşı yeniden yakınlaşmak istemektedir. Bunların yanında kendisi için çok önemli olan babasının düşüncelerini de bilmemektedir.
Üstat Başnakkaş Osman, Nakkaşhanenin başında yer almaktadır. Enişte Beyden çok hoşlanmamakta hatta nefret etmektedir. Başnakkaş eski usül resim ve sanat taraftarıdır. Resimlerde ünlü ressam Behzat gibi eski usüllerin kullanılmasını istemektedir. Enişte Bey ise frenk usülü resim ve sanatı getirmek istemektedir. Padişah için hazırladığı kitapta da frenk usül ve teknikleri kullanmayı planlamaktadır. Eski usülde sanatkar, eserini sanatın gereklerine uygun olar yapmaktadır. Başkaları beğensin diye veya para kazanmak için resim ya da nakış yapmamaktadır. Nakkaş sanatına aşıktır. Sanatı için nakış yaparken kör olması onu yüceltmektedir. Resimde, görünenin aynısını yapılması değil sanatçının gördüğünün yapılması esastır. Resim görünenin içine mana katılarak resmedilir. Hele portre gibi resimler perspektif gibi teknikler hem bir frenk usülü hem dinen yasak metotlardır. Üstat Osman, padişahın bir frenk ressama yaptırdığı portresini Enişte Bey yüzünden taklide zorlanmış bunu çok aşağılayıcı bir iş olarak algılamıştır. Bu nedenle Enişte Beye çok kızgındır.
Enişte Bey yeni usülleri getirmek ve bu usüllerle hazırlayacağı kitabı Venedik krallarına da göndermek ve padişahın büyüklüğünü göstermek istemektedir. Bu sayede padişahın gözüne girecektir. Ayrıca bu sayede adının da ölümsüzleşmesini istemektedir. Nakkaşhanenin en usta nakkaşlarını evine çağırarak her birinden resimlerin ayrı ayrı yerlerini kendi anlattığı tarzda yapmalarını istemektedir. Hiçbir nakkaş resmin tamamını görememektedir.
Dört ayrı nakkaş bu resimler için çalışmaktadır. Her biri farklı konuda kendini çok iyi yetiştirmiştir. Kimi çizimde kimi renklerin kullanılmasında kimi de süsleme sanatında ustadır. Zarif Efendi de süsleme ve tezhip işinde ustadır. Resim sayfalarının kenarlarını işlemektedir. Bu nakkaşların hepsi Üstat Osman’ın çıraklıktan itibaren yetiştirdiği ustalardır. Üstat Osman her birine, yeteneklerine göre farklı isimler vermiştir. İsimleri Zeytin, Kelebek, Leylek ve Zarif’tir. Hepsi kendi alanında en iyi olduğunu düşünen, bununla birlikte değişik beklenti ve hırsları olan nakkaşlardır.
Zarif Efendi Enişte Beyin evine gidişlerinden birinde çizilen son resmi görmüştür. Son resimde frenk usüllerinin kullanıldığını ve resmin içinde bir portrenin yer alacağını öğrenmiştir. Erzurumlu hocanın vaazlarını hiç kaçırmayan Zarif Efendi bu duruma karşıdır ve küfre girildiğini düşünmektedir. Evden çıkışta nakkaşlardan biri ile karşılaşır ve durumu ona anlatır. Karşılaştığı nakkaş onunla aynı düşüncedeymiş gibi konuşarak durumu ve düşüncelerini iyice öğrenir. Bu nakkaş, Zarif Efendinin nakkaşhane hakkında dedikodu yayacağını ve Erzurumlu hocanın adamlarına nakkaşları hedef göstereceğini anlar. Hem düzenlerinin bozulmasını hem de nakkaşların gözden düşmesini istemediğinden onu kandırarak karanlık bir köşede öldürür.
Bu arada bohçacı Ester, Şeküre ile Kara arasında haber götürüp getirmekte ve aşklarını canlanmasında vasıta olmaktadır. Kara, Enişte Beyin evine devamlı gelir gider olmuştur. Enişte Beyin de Kara hakkında düşünceleri değişmiş onu beğenmeye başlamıştır. Kitabı bitirebilmek için Kara’ya ihtiyaç duymaktadır. Bu sebeplerle aklından kızını bile ona vermeyi düşünmeye başlamıştır. Bu arada savaşa giden kocanın durumu hala netlik kazanmamıştır. Bu nedenle kadı önünde Şeküre hala evlidir ve kayınbiraderi Hasan onun eve dönmesini istemektedir.
Kara, nakkaşlar arasında gidip gelerek nakkaşları yakından tanıma fırsatı bulur. Resim ve sanat hakkındaki düşüncelerini, nakkaşların dünyaya bakış açılarını uzun uzadıya konuşur. Bu arada katilin kim olduğunu araştırmaya da devam etmektedir.
Şeküre ile Kara bir gün komşunun terkedilmiş evinde buluşur ve duygularını birbirine açar. Bu sırada evde yalnız olan Enişte Beyin evine Zarif Efendinin katili gelmiştir. Kimse yokken onunla konuşmaya ve çok merak ettiği son resmi görmeye gelmiştir. Katil, Enişte Beyin evine devamlı olarak gelen nakkaşlardan biri olduğu için önce şüphe uyandırmaz. Resimlerden konuşurken son resimde ne olduğunu sorar. Enişte Bey resimler bitmeden kimseye göstermek istemez. Çok istemesine rağmen resmi göremeyen katil sinirlenir. Kendi hakkında ve resimler hakkında konuşurken Zarif Efendiyi kendisinin öldürdüğünü itiraf eder. Zarif Efendiyi, bütün nakkaşları ve Enişte Beyi düşünerek öldürdüğünü söyler. Enişte Beyin son resmi göstermemesi ve onu küçük gören konuşmaları nedeniyle hiddetlenen katil Enişte Beyi elindeki resim hokkasıyla öldürür. Son resmi de yanına alır ve gider. Evde babasının ölüsüyle karşılaşan Şeküre kendi kendine ağıtlar yakar ama sahipsiz kalıp kayınpederinin evine geri dönmek zorunda kalacağı için babasının öldürüldüğünü kimseye söylemez.
Şeküre, Ester ile Kara’ya haber gönderir. Kara’dan evlenmek istiyorsa hemen gelerek gerekli hazırlıkları yapmasını ister. Kara birkaç yalancı şahitle kadıyı ayarlar ve Şeküre’nin boşanmış kabul edilmesini sağlar. Aynı akşam evlenirler ve ertesi gün Enişte Beyin eceliyle öldüğünü söylerler. Durumu öğrenen kayınbirader kapıya gece yarısı dayanır ve gerçeği bildiğini Kara’nın, Enişte Beyi Şeküre ile ortak olup öldürdüğünü bunu da kadıya anlatacağını söyler.
Kara, çareyi durumu saraya anlatmakta bulur. Enişte Beyin öldüğünü duyan padişah, Üstat Osman’ı yanına çağırır ve durumun aydınlatılmasını yoksa bütün nakkaşların işkenceye tabi tutulacağını söyler. Katilin bulunması için üç gün mühlet verir. Zarif’in karısı, bohçacı Ester’e kocası öldüğünde cebinden içinde at resmi çizili bir kağıt çıktığını söyler ve bunu Kara’ya gönderir. Kara da Üstat Osman ile birlikte kağıttaki bu at resminden ve resimdeki atın çizim üslubundan yola çıkarak katili bulmaya çalışırlar. Üslubu ortaya çıkarmak ve katile ulaşmak için Üstat Osman’la birlikte sarayın hazine dairesinde resimlere bakmak zorunda kalır ve bu süre zarfında evine gidemez. Kara ile ilgili dedikodulardan ve evinde yalnız kalmaktan korkan Şeküre eski kayınpederinin yanına gider. Kara Saraydan çıktıktan sonra Şeküre’nin yanına gider. Kadının kararını haklı bulmayan kayınpeder evine gelmiş olan Şeküre’yi göndermek istemez. Bunun üzerine Kara, çevresine topladığı adamlarla birlikte zor kullanarak Şeküre’yi evine götürür.
Kara, aynı gece kaybolan son resmi bulmak için nakkaşların evlerine sıra ile gider ve zorla evlerini arar. Önce Kelebek’in evini arar. Kelebek’te son resmi bulamayınca Zeytin’in evine birlikte giderler. Zeytin’i evde bulamazlar ama evini ararlar. Evde aradıkları resmi bulamazlar. Leylek’in evinde de resimleri bulamayınca birlikte Zeytin’in devamlı gittiği kapatılmış olan tekkeye giderler. Zeytin, tekkede namaz kılmaktadır. Tekkeyi üçü birden ararlar ama bir şey bulamazlar. Hiç kimsede resim bulunamamıştır. Sohbete başlar ve geçmişten konuşurlarken Kara, Leylek ve Kelebek birden Zeytin’in boğazına çökerler ve hançeri dayarlar. Üçü de Zeytin’den şüphelendikleri için itiraf etmesini isterler. Biraz zorlamadan ve gözüne de nakkaşlara ait bir resim iğnesini soktuktan sonra Zeytin dayanamaz ve hem Zarif’i hem de Enişte Beyi öldürdüğünü itiraf eder. Zeytin İtiraf ettikten sonra üçünün boş bulunmasından istifade ederek Kara’yı elindeki hançeri alarak altına alır. Hançer ile Kara’yı ağır şekilde yaralar. Nakkaşlarda biri kaçar. Zeytin diğerine bir şey yapmadan yıllardır biriktirdiği altınları ve resimleri alarak kaçmaya başlar. Her şeyi ayarlamış Hint ülkesine gidecektir. Yolda tesadüfen kayınbirader Hasan ile karşılaşır. Hasan Zeytin’in elinde Kara’dan aldığı kendisine ait hançerini görünce sinirlenir. Kara hançeri Şeküre’yi götürürken kayınpederinin evinden almıştır. Şeküre’nin evinden zorla götürülmesine sinirlenmiş olan Hasan elindeki kılıç ile bir darbede Zeytin’in boynunu keser.
Katil bulunmuş ve öldürülmüştür. Sabah, Şeküre Kara’yı ağır yaralı vaziyette bulur. Kara yaralarını temizlenince hayatta kalır ama boynundan aldığı darbe tam olarak iyileşmediği için ömrü boyunca rahatsız kalır. Şeküre geri kalan hayatını Kara ile geçirir. Şeküre’ye kavuşamayan ve Zeytin’in katili olan Hasan şehri terk eder ve bir daha görünmez. Zeytin, hayallerine ulaşamadan yolda öldürülmüştür. Kelebek geri kalan hayatını halılara havlulara nakışlar çizerek geçirir. Üstat Başnakkaş Osman hep hayali olan resimlere bakarken kör olur ve iki yıl sonra ölür. Leylek bir sonraki başnakkaş olur. Eniştenin hayatıyla ödediği ve bitirilmesini vasiyet ettiği padişahın istediği kitap bitirilememiştir. Padişahın ölümünden sonra yeni padişah resim sanatına eski önemi vermemiştir. Bundan sonra resimler üzerindeki derin tartışmalar yapılmaz olmuştur çünkü artık resim de çizilmez olmuştur.
pdf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pdf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Ocak 2014 Pazar
9 Ocak 2014 Perşembe
Allah’ın Süngüleri-Reis Paşa, Attila İlhan
Attila İLHAN’ın 1920 ve 1921 yıllarının İstanbul’unu, Anadolu’sunu anlattığı Allah’ın Süngüleri adlı romanı belirli bir tarih altyapısına sahip olunarak okunduğu takdir de anlam kazanmaktadır. Ülkenin karşı karşıya kaldığı yurt içi ve yurt dışından kaynaklanan sıkıntılar, buhranlar romanın alt yapısını oluşturmuştur. Tarih kitaplarından aşina olunan İsmet İNÖNÜ, Mareşal Fevzi ÇAKMAK, Halide Edip ADIVAR, Yunus NADİ, Çerkes ETHEM gibi şahsiyetler ve onlarla alakalı o yıllara ait hadiseler özenle seçilmiştir.
Romanın geneline bakıldığında yazarın anlaşılmama kaygısı yaşamadan eski Türkçe kelimeleri seçmiş olması dikkate değer bulunmaktadır. Aslında o dönemi anlatmak için yapılması gerekende budur. Olayların eski kelimeler kullanılarak anlatılması, mistik bir hava kazandırmıştır.
Öncelikle kitabın adının niçin Allah’ın Süngüleri olduğunu ifade etmekte yarar vardır. Mustafa Kemal, ülkenin işgalini en son haçlı seferi olarak nitelendirmektedir. Anadolu’yu da İslam’ın son kalesi olarak değerlendirmektedir. Yazar bir anlamda Haçlılara karşı Allah’ın Süngülerinin mücadelesi olarak düşünmüştür.
Roman, İstanbul’un işgali ile başlayan dönemi anlatılıyor. İstanbul’un işgali oldukça dramatize edilmiştir. Toplar şehre çevrili kruvazörler, hedef gözetmeksizin acımasızca ateş eden taretler, dehşete düşmüş halkın, kadın çocuk, genç ihtiyar kaçışmaları akıcı bir şekilde anlatılmıştır. Konuya ilişkin kitaptan bir bölüm:
“Kalın ve karanlık bir pus, dersaadeti kaplamıştı.Şehrin soğuk ışıkları, yer yer, bu dağınık su tozu dalgınlığında belirip kayboluyor:16 Mart 1336 (1920) sabaha karşı, Boğaziçi’nde Dolmabahçe’den Beykoz’a Müttefik Donanmasının o bunaltıcı dretnot kruvazör, muhrip ve destroyer kalabalığı. İngiliz Amiral Gemisi bunların arasında arduvaz grisi bir heyulâ güvertesindeki yerinden gemilere ışıkla işaret veren Bahriyeli muhabere neferi. Öteki İngiliz gemilerinden yanıp sönen cevap işaretleri zor fark ediliyor. Havada duman kokusu , siren sesi motor uğultuları.
Muhtelif zırhlılardan ayrılmış donanma çatanaları Bahriye silahendazları ve Hindu Gurkha’larla yüklü olarak Dolmabahçe, Sirkeci, Galata, Rıhtımlarına yol alıyorlar. Savaş gemileri de askerleri taşıyan çatanalarda yoğun sis ve serin sabah alacasında korkulu bir rüyanın müphem hayalleri âdeta görünmüyor; varla yok arası, sadece hissediliyor.
Desaadet. Beykoz. ”Ahval-i hâzıra dolayısıyla“, Şirket-i Hayriye vapurlarının işlemeyişi; iskele çevresinde müteheyyiç ve mütecessis bir kalabalığın birikmesine neden olmuş; kalıplı kalıpsız, fesler; birisi âbani iki sarık: eflatun ipek çarşafı içinde gözlüğü altın çerçeveli, “saraylı” Hanım; kulaktan kulağa, aynı fısıltı: “- ... İngiliz, şehri işgale tevessül etmiş: bir hayli şehit ve mecruh .....”
Namluları kıyıya çevrilmiş İngiliz kruvazörü birden ateşe başladı bütün taretleri ile salvo ateşi! Önce ne olduğu, niçin olduğu anlaşılmacaktır; ahali dehşete düşmüş, sağa sola kaçışır; kadın ve çocuk çığlıkları, dualar! Hedef yüksekçe bir tepedeki, büyükçe bir bina: Beykoz Eytam (yetimler) Yurdu. Sabah sislerinden, henüz tam arınamamış; camlarında buğu, pancurlarında çiğ pırıltıları, evlerin az uzağında, yalnız ve münzevi mermiler sağına soluna düştükçe; ufukta yankılanan infilâkları çıtırtılı ateşin ve duman sarmalının, dehşetini çoğaltmaktadır.”
İşgal kuvvetleri ile teşriki mesai içinde çalışan Damat Ferit hükümeti ve padişah yanlısı basının içinde bulunduğu ihanet çemberi yalın bir dille romanda yer almıştır. Bu çemberi tamamlayan bir diğer önemli halka ise, azınlıkların diz boyu hainlikleridir. Kitapta İstanbul öyle tasvir edilmiş ki; Türk olarak o dönemde orada yaşasaydınız azınlık psikolojisine girmekten kendinizi alamazdınız. Dükkanlarda İngiliz ve Yunan bayrakları, sosyetenin akıl almaz vurdum duymazlığı ve bu insanlarla Anadolu’daki halk arasındaki kopukluğa dikkat çekilmiştir.
Dönemin yürekli vatanperver aydınları ise, her nevi tehlikeyi göze tabiri yerindeyse kelle koltukta olarak Mustafa Kemal’in etrafında toplanmışlar. Halide Edip’in Adnan Beyin (ADIVAR) ve Yunus Nadi’nin Ankara’ya doğru meşakkatli yolculuğu dudak ısırtacak şekilde ifade edilmiştir. Kitaptan bir Bölüm:
“ Öndekilerin durduğunu görünce Miralay Kâzım Bey , atını sürüp gruptan ayrılarak Halide Edip’e ve Arslan Kaptan’a yaklaştı; ayazın yaladığı yüzü âdeta, donmuş zor konuşuyor;
“-- .... Kaymakam Hüsrev Bey’le, Dr. Adnan Bey, “yorulduk” diyorlar; ” bir adım daha atamazlarmış!...” ötekilerde bunlara uyarsa ?... “ Sustu endişeyle ekledi: “--... Halbuki bu gece muhakkak Adapazarı’na varmalıyız!...”
Arslan Kaptan da böyle düşünmüştü; Hâlide Hanım’ın yüzüne sorguyla bakarak :” ... doğrusu budur!...” dedi.
Miralay Kâzım Bey biraz merak biraz endişe Hâlide Edip Hanım’a dönüyor: ”--... Hanımefendi siz nedersiniz?....”
Halide Edip Hanım atına yol vermişti bile, tipinin anaforları içinde kaybolurken, azimli ve kararlı, kesip attı: :”--... yola devam etmeliyiz!....”
Kitapta Atatürk’ün bazı tespitleri dikkat çekicidir. Mesela, İttihatçılık ile ilgili şöyle diyor “.... nankör olmayalım! İttihatçılık bir ocaktır; yetişmemizde dahli var, bu... bu gayr-i kâbil-i inkar bir hakikat!... Ne var ki, onlar Garplılaşmak temâyülündeydi, biz medeniyetçi olacağız....Onlar komitacıydı biz inkılâpçıyız.... Onlar Osmanlılaşma taraftarıydı biz milliyetçiyiz” İşte Atatürk’ün batılılaşma anlayışı…
Kerameti meclisten mi bekleyeceğiz diyenlere Mustafa Kemal “ ... evet ben kerameti Meclisden bekleyenlerdenim, bir devre yetiştik ki, meşruiyet esastır, bu da ancak milli kararlara istinat etmekle mümkün olabilir” diyerek demokratik kişiliğini ortaya koymaktadır.
Kendisi ve Kuvay-ı Milliye aleyhine fetvalar çıkararak “din” kartını oynayan Ferit Paşa’ya karşı Mustafa Kemal, aynı kozu “İslamın son kalesi de elden çıkmak üzeredir” diyerek daha etkili bir şekilde kullanmıştır. Yunanlılar tarafından içinde “Halife-i ruy-i zemin Padişah Efendi’nin devlete isyan edenlerin idama mahkum edildiğinin yazıldığı beyannamelerin uçaklar dolusu olarak göklerden boşaltılması da, başka bir “Bilgi Destek Harekatı” uygulaması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunlar, uçaklardan boşaltılanlar; birde yerdeki hainlerin azınlıklar ile kolkola dağıttıkları beyannameler unutmamak gerekir. Fevzi Paşa’nın ifadesi ile “asıl amaç Kuvay-i milliye karşısına fetva kuvveti olan kuvay-i inzibatiyeyi çıkararak, bir tek İngiliz askerinin burnu bile kanamadan kendi insanımızı birbirine kırdırmak”. 11 Nisan 1336 (1920) da yazılmış olan “Fetva-yı Şerife :
“.... İslam şehirlerinde, bazı kötü adamlar birleşip anlaşarak ve kendilerine bir baş seçerek halkı kandırıp buyruksuzca asker toplamaya başvurup; zâhiren askerin ihtiyacı için, hakikatte ise ceplerini doldurma hevesiyle, haraç ve vergiler koyup türlü tazyik ve eziyetle, halkın mal ve eşyalarını ellerinden aldıkları; böylece Tanrı kullarına kötülük ettikleri ve onları cezalandırdıkları, bâzı şehir ve kasabalara saldırıp, onları yerle bir ettikleri ve onları cezalandırdıkları, bazı şehir ve kasabalara saldırıp, onları onları yerle bir ettikleri ve devletine bağlı nice yurttaşları öldürdükleri, usûlünce tayin olunmuş, bâzı asker ve sivil memurları vazifelerinden affedip, yerlerine kendi adamlarını getirdikleri, hükümet buyrklarının yerine getirilmesine engel oldukları, pâyitahtı ülkeden ayırıp halifenin gücünü azaltmak istedikleri, böylece hainlikte bulundukları;devletin nizamını ve şehirlerin asayişini bozmak için yalanlarla halkı kandırdıkları, açığa çıkıp gerçekleşen elebaşılarla, bunların adamları, devlete başkaldırmış kimseler olup haklarında çıkarılan pâdişah buyruğundan sonra da kötülüklerinde ısrar eder ve onları devam ettirirlerse, onların kötülüklerinden memleketi temizlemek ve tebaayı kurtarmak için öldürülmeleri gerekirmi?
Şehülislam: Gerekir.
Bu sebeple memlekette savaşa ve dövüşe gücü yeten müslümanların Halife Mehmet Vahdettin’in çevresinde toplanıp yapılacak davetlere verilecek emre uyarak sözü edilenlerle savaşmaları gerekir mi ?
Şeyhüliislam: Gerekir.
Halife tarafından asilerle savaştırılmak istenen askerler savaştan kaçarlarsa; dünyada şiddetli cezayı ve öldüklerinden sonra eziyete müstehak olurlar mı?
Şeyhülislam: Olurlar.
Halifenin askeri olupta ayaklananları öldürenler gâzi ve asilerce öldürülenler şehit olurlar mı?
Şeyhülislam: Olurlar.
Asilerle savaşılması için verilen padişah buyruğuna uymayan müslümanlar suç işlemiş bulunur ve cezaya müstehak olurlar mı?
Şeyhülislam: Olurlar.”
Yazarın o dönemin İstanbul tespitleride ilginç: “ Costantinople” neresinden bakılırsa bakılsın Kâhire ile “ kâbil-i kıyas “ bir yer sayılamaz. Burası bir “metropol” minarelerine rağmen sanki batılı bir şehir; hele Müttefiklerin yönetimine intikalinden” sonra büsbütün böyle! “ Parisiana’nın” Paris’deki bir gece kulubünden farkı nedir? Ya da Gülistan Satvet’in “Mondaine” bir Fransız “mademoiselle” inden farkı ?
Atatürk, Moskova’nın desteğini alabilmek maksadıyla temas kurma ihtiyacı hissetmekte fakat bu temas için resmi bir sıfatı bulunmamaktadır. TBMM’nin kendisini reis seçmesiyle bu da hallolmuş olur. İngiliz emperyalizmine karşı mazlum İslam devletlerinin desteğini ve Bolşeviklerin desteğini kullanmak ister. Fakat Bolşeviklerin yeni başlayan mücadelenin başarısından emin olmayan moskova aranın desteği verme de biraz çekingen ve tutuk davranır. Kitapta, Bolşeviklerin parasal yardım ve askeri malzeme desteğine karşılık Azerbaycan hükümetinin Bolşevik devletler grubuna sokulmasının taahhüt edilmesi konusu araştırılması gereken bir konu olarak öne çıkmaktadır. Yazarın, Atatürk’ün Selanik yıllarında iken hatıra defterine “ mutlaka socialiste olmalı...... maddeyi anlamalı “ şeklinde yazdığını iddia etmesi de ayrı bir inceleme konusudur.
Yazar Çerkez Ethem’in özellikle Düzce-Hendek-Adapazarı, Yenihan-Yozgat-Boğazlıyan, Konya’da Delibaş Mehmet isyanını bastırmadaki başarılarını anlatıyor. Bu dönemde Çerkes Ethem alenen Ankara’yı faaliyetsizlikle ve kifayetsizlikle suçluyor. Kitaptan bir bölüm:
“Söylediklerinin üzerine basarak İsmet Bey (İNÖNÜ) diyorduki:
“-- ... ne kadar acı, ne kadar jahredici olsa da aramızda hakikatleri itiraf etmemiz, bence en doğrusu olacaktır: Maatteessüf, Yozgat ve havalisindeki asileri tedîbe kâfi bir kuvvetimiz kalmamıştır; hadise vahim ve endişeyi mucip görünüyor; şu var ki Kuvay-i Seyyare gibi, maneviyatı son derece yüksek bir kuvvet için....”
Ethem Bey dik ve kendinden Emin sözünü kesti; yüksek sesle fakat, kimsenin yüzüne bakmadan konuşuyordu:
“ --... bu bir itiraf, kabul! Fakat geç kalmış bir itiraf! Heyeti temsiliye bir senedir, ne iş yaptı ? Niçin merkezinizi takviye etmediniz. Tebliğ-i resmi neşretmekle konferanslar tertiibiiyle, bu işleri halletmek mümkünmüdür?..”
“ Sustu, şikayetçi bir sesle ilave etti: “--... nihayet biz düşmanı bırakıp geride sizin işlerinizle uğraşmaktayız...”
Tevfik Bey, dudaklarında yanlış bir gülümseme, “ başını tasvip makamında” sallayarak Fevzi Paşanın gözlerinde cevap arıyor, paşanın cevabı alçak sesle aynı kelimelerin tekrarından ibaret: “--.... evet efendim! “ Yaptığı sert çıkıştan Ethem Bey, galiba rahatsız olmuştu: Sigara yakmaya davranırken, daha düşük bir sesle dedi ki:
“--... affınıza mağruren, söyledim, serzenişten maksadım gafletlerinizin devamına mani olmaktır, daha Düzce’de bulunduğum sırada sarahatle ifade etmiştim ki....”
Ethem Yozgat isyanından sonra “Mustafa Kemal’i meclisin önünde asmalı” diyor. Ethem’in ağabeyi Reşit Bey, kardeşine göre biraz daha hırslı olarak göze çarpıyor.Reşit Beyin niyeti başarıları karşılığında kendisine Erkân-ı Harbiye Umum Reisliğinin verilmesi, bunu hakettiğini beyan ediyor. Ethem Garp Cephesinde İsmet Paşa’nın emri altında çalışmak istemiyor aralarında ciddi görüş ayrılıkları var, Ethemin başına buyruk hareket etmek istemesi önceki alışkanlıklarının doğal bir sonucu. Ethem ile Mustafa Kemal arasındaki husumet sonraları git gide derinleşiyor ve bir ara Ethem suikaste dahi yelteniyor. Kitaptan bir bölüm.
“ Reis Paşa’nın odasındaki “musâfaha” gittikçe daha sert bir “münâkaşa” ya
dönüşmüştü Tevfik Rüştü Beyin ir gözleri, gözlük camlarının ardında sonuna kadar açık ikisininde ellerinin, silahlarına, ne kadar yakın durduğunu gördükçe içi titriyor, uzaklardan o mahcup gük gürültüleri; camlarda, iri çekirdekli yağmur ve tıpırtısı!...
Ethem Bey iri ve kaba kol hareketleri ile düpedüz bağırarak diyordu ki:
“-- ... İsmet Bey ile mizacımız uyuşmuyor; geçinemeyeceğimiz kat’iyyen anlaşılmıştır; onu, başımızdan alınız yerine daha münasip, daha mülayim bir kumandan tayin edilsin... her halükârda bize suhûlet gösterecek bir zat olmalı; bu takdirde eminin ki her şey düzelecektir...”
Bu romanda Halide Edip Hanım ile Yunus Nadi Bey önemli bir rol oynuyorlar. Halide Edip’in bir dönem Amerikan mandası taraftarlığı, daha sonra ise Mustafa Kemal ve milli mücadele taraftarlığı ortaya konmuş. Halide Edip Mücadelenin medya tarafı ile daha çok ilgili görünüyor. Yunus Nadi ise mecliste Tevfik Rüştü ile birlikte Mustafa Kemalin isteği ile Komünist Fırkasını kurarlar. Bolşevizm ile ilgili olarak Mustafa Kemal şunları söyler "Bolşevik olmak başkadır. Bolşevikler ile teşrik - i mesai etmek başkadır. Biz ikinci yolu seçtik". Kitaptaki çarpıcı konulardan biri de düzenli ordunun kurulmasında Troçki’nin Kızılordusundan esinlenildiği savıdır.
O dönemde mecliste Bursa’nın işgali vekiller arasında ciddi galeyana sebep olmuş ve Mustafa Kemal aleyhtarları seslerinin iyiden iyiye yükseltme zemini yakalamışlardır. O bu noktada gerçekçi kişiliğini ortaya koyarak şunları söyler “....efendiler! Vaziyeti muhakeme ederken ve tedbir düşünürken ...acı da olsa ... hakikati görmekten bir an fariğ olmamak lazımdır... Kendimizi ve birbirimizi aldatmak için lüzum ve mecburiyet yoktur...Hey’eti Vekile bu tarihteki şeraite göre, seferberlik yapabilmeyi acaba düşünebilirmiydi?..... Memleketin baştanbaşa halifenin fetvası hükmünde olduğu bir sırada..... milleti askere davet etmek, caiz ve mümkün görülebilirmiydi”.
Kitapta Bursa’nın Yunan tarafından işgalinin faturası can ve mallarını selamette görmek isteyen “Burjuva” ya kesilmiş. Yunanlıyı Bursa eşrafının adeta davet ettiği yazılmıştır.
Dikkat çekici bir diğer konuda Çerkeslerin Anadolu’da muhtar bir devlet kurmasına yönelik iddiadır. Kitapta, İzmir’de bu amaca dair bir cemiyet kurduklarından bahsetmektedir.
Romanda Atatürk’ün yer yer Rumeli ağzı ile konuşmaları göze çarpmaktadır. Ayrıca, Atatürk’ün yurt dışı görevlerde tanıdığı yabancı bayanlarla ilişkileride yer almaktadır. Aşklarının arasında Fikriye Hanıma olan tutkusu hususiyet kazanmıştır.
Kitabın son bölümünde birinci İnönü muharabesi ve Çerkes Ethem’in ihaneti yer almaktadır. Mustafa Kemal İnönü zaferi için “kendisi küçük ganimeti büyük “ diye ifade etmektedir.
Romanın geneline bakıldığında yazarın anlaşılmama kaygısı yaşamadan eski Türkçe kelimeleri seçmiş olması dikkate değer bulunmaktadır. Aslında o dönemi anlatmak için yapılması gerekende budur. Olayların eski kelimeler kullanılarak anlatılması, mistik bir hava kazandırmıştır.
Öncelikle kitabın adının niçin Allah’ın Süngüleri olduğunu ifade etmekte yarar vardır. Mustafa Kemal, ülkenin işgalini en son haçlı seferi olarak nitelendirmektedir. Anadolu’yu da İslam’ın son kalesi olarak değerlendirmektedir. Yazar bir anlamda Haçlılara karşı Allah’ın Süngülerinin mücadelesi olarak düşünmüştür.
Roman, İstanbul’un işgali ile başlayan dönemi anlatılıyor. İstanbul’un işgali oldukça dramatize edilmiştir. Toplar şehre çevrili kruvazörler, hedef gözetmeksizin acımasızca ateş eden taretler, dehşete düşmüş halkın, kadın çocuk, genç ihtiyar kaçışmaları akıcı bir şekilde anlatılmıştır. Konuya ilişkin kitaptan bir bölüm:
“Kalın ve karanlık bir pus, dersaadeti kaplamıştı.Şehrin soğuk ışıkları, yer yer, bu dağınık su tozu dalgınlığında belirip kayboluyor:16 Mart 1336 (1920) sabaha karşı, Boğaziçi’nde Dolmabahçe’den Beykoz’a Müttefik Donanmasının o bunaltıcı dretnot kruvazör, muhrip ve destroyer kalabalığı. İngiliz Amiral Gemisi bunların arasında arduvaz grisi bir heyulâ güvertesindeki yerinden gemilere ışıkla işaret veren Bahriyeli muhabere neferi. Öteki İngiliz gemilerinden yanıp sönen cevap işaretleri zor fark ediliyor. Havada duman kokusu , siren sesi motor uğultuları.
Muhtelif zırhlılardan ayrılmış donanma çatanaları Bahriye silahendazları ve Hindu Gurkha’larla yüklü olarak Dolmabahçe, Sirkeci, Galata, Rıhtımlarına yol alıyorlar. Savaş gemileri de askerleri taşıyan çatanalarda yoğun sis ve serin sabah alacasında korkulu bir rüyanın müphem hayalleri âdeta görünmüyor; varla yok arası, sadece hissediliyor.
Desaadet. Beykoz. ”Ahval-i hâzıra dolayısıyla“, Şirket-i Hayriye vapurlarının işlemeyişi; iskele çevresinde müteheyyiç ve mütecessis bir kalabalığın birikmesine neden olmuş; kalıplı kalıpsız, fesler; birisi âbani iki sarık: eflatun ipek çarşafı içinde gözlüğü altın çerçeveli, “saraylı” Hanım; kulaktan kulağa, aynı fısıltı: “- ... İngiliz, şehri işgale tevessül etmiş: bir hayli şehit ve mecruh .....”
Namluları kıyıya çevrilmiş İngiliz kruvazörü birden ateşe başladı bütün taretleri ile salvo ateşi! Önce ne olduğu, niçin olduğu anlaşılmacaktır; ahali dehşete düşmüş, sağa sola kaçışır; kadın ve çocuk çığlıkları, dualar! Hedef yüksekçe bir tepedeki, büyükçe bir bina: Beykoz Eytam (yetimler) Yurdu. Sabah sislerinden, henüz tam arınamamış; camlarında buğu, pancurlarında çiğ pırıltıları, evlerin az uzağında, yalnız ve münzevi mermiler sağına soluna düştükçe; ufukta yankılanan infilâkları çıtırtılı ateşin ve duman sarmalının, dehşetini çoğaltmaktadır.”
İşgal kuvvetleri ile teşriki mesai içinde çalışan Damat Ferit hükümeti ve padişah yanlısı basının içinde bulunduğu ihanet çemberi yalın bir dille romanda yer almıştır. Bu çemberi tamamlayan bir diğer önemli halka ise, azınlıkların diz boyu hainlikleridir. Kitapta İstanbul öyle tasvir edilmiş ki; Türk olarak o dönemde orada yaşasaydınız azınlık psikolojisine girmekten kendinizi alamazdınız. Dükkanlarda İngiliz ve Yunan bayrakları, sosyetenin akıl almaz vurdum duymazlığı ve bu insanlarla Anadolu’daki halk arasındaki kopukluğa dikkat çekilmiştir.
Dönemin yürekli vatanperver aydınları ise, her nevi tehlikeyi göze tabiri yerindeyse kelle koltukta olarak Mustafa Kemal’in etrafında toplanmışlar. Halide Edip’in Adnan Beyin (ADIVAR) ve Yunus Nadi’nin Ankara’ya doğru meşakkatli yolculuğu dudak ısırtacak şekilde ifade edilmiştir. Kitaptan bir Bölüm:
“ Öndekilerin durduğunu görünce Miralay Kâzım Bey , atını sürüp gruptan ayrılarak Halide Edip’e ve Arslan Kaptan’a yaklaştı; ayazın yaladığı yüzü âdeta, donmuş zor konuşuyor;
“-- .... Kaymakam Hüsrev Bey’le, Dr. Adnan Bey, “yorulduk” diyorlar; ” bir adım daha atamazlarmış!...” ötekilerde bunlara uyarsa ?... “ Sustu endişeyle ekledi: “--... Halbuki bu gece muhakkak Adapazarı’na varmalıyız!...”
Arslan Kaptan da böyle düşünmüştü; Hâlide Hanım’ın yüzüne sorguyla bakarak :” ... doğrusu budur!...” dedi.
Miralay Kâzım Bey biraz merak biraz endişe Hâlide Edip Hanım’a dönüyor: ”--... Hanımefendi siz nedersiniz?....”
Halide Edip Hanım atına yol vermişti bile, tipinin anaforları içinde kaybolurken, azimli ve kararlı, kesip attı: :”--... yola devam etmeliyiz!....”
Kitapta Atatürk’ün bazı tespitleri dikkat çekicidir. Mesela, İttihatçılık ile ilgili şöyle diyor “.... nankör olmayalım! İttihatçılık bir ocaktır; yetişmemizde dahli var, bu... bu gayr-i kâbil-i inkar bir hakikat!... Ne var ki, onlar Garplılaşmak temâyülündeydi, biz medeniyetçi olacağız....Onlar komitacıydı biz inkılâpçıyız.... Onlar Osmanlılaşma taraftarıydı biz milliyetçiyiz” İşte Atatürk’ün batılılaşma anlayışı…
Kerameti meclisten mi bekleyeceğiz diyenlere Mustafa Kemal “ ... evet ben kerameti Meclisden bekleyenlerdenim, bir devre yetiştik ki, meşruiyet esastır, bu da ancak milli kararlara istinat etmekle mümkün olabilir” diyerek demokratik kişiliğini ortaya koymaktadır.
Kendisi ve Kuvay-ı Milliye aleyhine fetvalar çıkararak “din” kartını oynayan Ferit Paşa’ya karşı Mustafa Kemal, aynı kozu “İslamın son kalesi de elden çıkmak üzeredir” diyerek daha etkili bir şekilde kullanmıştır. Yunanlılar tarafından içinde “Halife-i ruy-i zemin Padişah Efendi’nin devlete isyan edenlerin idama mahkum edildiğinin yazıldığı beyannamelerin uçaklar dolusu olarak göklerden boşaltılması da, başka bir “Bilgi Destek Harekatı” uygulaması olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunlar, uçaklardan boşaltılanlar; birde yerdeki hainlerin azınlıklar ile kolkola dağıttıkları beyannameler unutmamak gerekir. Fevzi Paşa’nın ifadesi ile “asıl amaç Kuvay-i milliye karşısına fetva kuvveti olan kuvay-i inzibatiyeyi çıkararak, bir tek İngiliz askerinin burnu bile kanamadan kendi insanımızı birbirine kırdırmak”. 11 Nisan 1336 (1920) da yazılmış olan “Fetva-yı Şerife :
“.... İslam şehirlerinde, bazı kötü adamlar birleşip anlaşarak ve kendilerine bir baş seçerek halkı kandırıp buyruksuzca asker toplamaya başvurup; zâhiren askerin ihtiyacı için, hakikatte ise ceplerini doldurma hevesiyle, haraç ve vergiler koyup türlü tazyik ve eziyetle, halkın mal ve eşyalarını ellerinden aldıkları; böylece Tanrı kullarına kötülük ettikleri ve onları cezalandırdıkları, bâzı şehir ve kasabalara saldırıp, onları yerle bir ettikleri ve onları cezalandırdıkları, bazı şehir ve kasabalara saldırıp, onları onları yerle bir ettikleri ve devletine bağlı nice yurttaşları öldürdükleri, usûlünce tayin olunmuş, bâzı asker ve sivil memurları vazifelerinden affedip, yerlerine kendi adamlarını getirdikleri, hükümet buyrklarının yerine getirilmesine engel oldukları, pâyitahtı ülkeden ayırıp halifenin gücünü azaltmak istedikleri, böylece hainlikte bulundukları;devletin nizamını ve şehirlerin asayişini bozmak için yalanlarla halkı kandırdıkları, açığa çıkıp gerçekleşen elebaşılarla, bunların adamları, devlete başkaldırmış kimseler olup haklarında çıkarılan pâdişah buyruğundan sonra da kötülüklerinde ısrar eder ve onları devam ettirirlerse, onların kötülüklerinden memleketi temizlemek ve tebaayı kurtarmak için öldürülmeleri gerekirmi?
Şehülislam: Gerekir.
Bu sebeple memlekette savaşa ve dövüşe gücü yeten müslümanların Halife Mehmet Vahdettin’in çevresinde toplanıp yapılacak davetlere verilecek emre uyarak sözü edilenlerle savaşmaları gerekir mi ?
Şeyhüliislam: Gerekir.
Halife tarafından asilerle savaştırılmak istenen askerler savaştan kaçarlarsa; dünyada şiddetli cezayı ve öldüklerinden sonra eziyete müstehak olurlar mı?
Şeyhülislam: Olurlar.
Halifenin askeri olupta ayaklananları öldürenler gâzi ve asilerce öldürülenler şehit olurlar mı?
Şeyhülislam: Olurlar.
Asilerle savaşılması için verilen padişah buyruğuna uymayan müslümanlar suç işlemiş bulunur ve cezaya müstehak olurlar mı?
Şeyhülislam: Olurlar.”
Yazarın o dönemin İstanbul tespitleride ilginç: “ Costantinople” neresinden bakılırsa bakılsın Kâhire ile “ kâbil-i kıyas “ bir yer sayılamaz. Burası bir “metropol” minarelerine rağmen sanki batılı bir şehir; hele Müttefiklerin yönetimine intikalinden” sonra büsbütün böyle! “ Parisiana’nın” Paris’deki bir gece kulubünden farkı nedir? Ya da Gülistan Satvet’in “Mondaine” bir Fransız “mademoiselle” inden farkı ?
Atatürk, Moskova’nın desteğini alabilmek maksadıyla temas kurma ihtiyacı hissetmekte fakat bu temas için resmi bir sıfatı bulunmamaktadır. TBMM’nin kendisini reis seçmesiyle bu da hallolmuş olur. İngiliz emperyalizmine karşı mazlum İslam devletlerinin desteğini ve Bolşeviklerin desteğini kullanmak ister. Fakat Bolşeviklerin yeni başlayan mücadelenin başarısından emin olmayan moskova aranın desteği verme de biraz çekingen ve tutuk davranır. Kitapta, Bolşeviklerin parasal yardım ve askeri malzeme desteğine karşılık Azerbaycan hükümetinin Bolşevik devletler grubuna sokulmasının taahhüt edilmesi konusu araştırılması gereken bir konu olarak öne çıkmaktadır. Yazarın, Atatürk’ün Selanik yıllarında iken hatıra defterine “ mutlaka socialiste olmalı...... maddeyi anlamalı “ şeklinde yazdığını iddia etmesi de ayrı bir inceleme konusudur.
Yazar Çerkez Ethem’in özellikle Düzce-Hendek-Adapazarı, Yenihan-Yozgat-Boğazlıyan, Konya’da Delibaş Mehmet isyanını bastırmadaki başarılarını anlatıyor. Bu dönemde Çerkes Ethem alenen Ankara’yı faaliyetsizlikle ve kifayetsizlikle suçluyor. Kitaptan bir bölüm:
“Söylediklerinin üzerine basarak İsmet Bey (İNÖNÜ) diyorduki:
“-- ... ne kadar acı, ne kadar jahredici olsa da aramızda hakikatleri itiraf etmemiz, bence en doğrusu olacaktır: Maatteessüf, Yozgat ve havalisindeki asileri tedîbe kâfi bir kuvvetimiz kalmamıştır; hadise vahim ve endişeyi mucip görünüyor; şu var ki Kuvay-i Seyyare gibi, maneviyatı son derece yüksek bir kuvvet için....”
Ethem Bey dik ve kendinden Emin sözünü kesti; yüksek sesle fakat, kimsenin yüzüne bakmadan konuşuyordu:
“ --... bu bir itiraf, kabul! Fakat geç kalmış bir itiraf! Heyeti temsiliye bir senedir, ne iş yaptı ? Niçin merkezinizi takviye etmediniz. Tebliğ-i resmi neşretmekle konferanslar tertiibiiyle, bu işleri halletmek mümkünmüdür?..”
“ Sustu, şikayetçi bir sesle ilave etti: “--... nihayet biz düşmanı bırakıp geride sizin işlerinizle uğraşmaktayız...”
Tevfik Bey, dudaklarında yanlış bir gülümseme, “ başını tasvip makamında” sallayarak Fevzi Paşanın gözlerinde cevap arıyor, paşanın cevabı alçak sesle aynı kelimelerin tekrarından ibaret: “--.... evet efendim! “ Yaptığı sert çıkıştan Ethem Bey, galiba rahatsız olmuştu: Sigara yakmaya davranırken, daha düşük bir sesle dedi ki:
“--... affınıza mağruren, söyledim, serzenişten maksadım gafletlerinizin devamına mani olmaktır, daha Düzce’de bulunduğum sırada sarahatle ifade etmiştim ki....”
Ethem Yozgat isyanından sonra “Mustafa Kemal’i meclisin önünde asmalı” diyor. Ethem’in ağabeyi Reşit Bey, kardeşine göre biraz daha hırslı olarak göze çarpıyor.Reşit Beyin niyeti başarıları karşılığında kendisine Erkân-ı Harbiye Umum Reisliğinin verilmesi, bunu hakettiğini beyan ediyor. Ethem Garp Cephesinde İsmet Paşa’nın emri altında çalışmak istemiyor aralarında ciddi görüş ayrılıkları var, Ethemin başına buyruk hareket etmek istemesi önceki alışkanlıklarının doğal bir sonucu. Ethem ile Mustafa Kemal arasındaki husumet sonraları git gide derinleşiyor ve bir ara Ethem suikaste dahi yelteniyor. Kitaptan bir bölüm.
“ Reis Paşa’nın odasındaki “musâfaha” gittikçe daha sert bir “münâkaşa” ya
dönüşmüştü Tevfik Rüştü Beyin ir gözleri, gözlük camlarının ardında sonuna kadar açık ikisininde ellerinin, silahlarına, ne kadar yakın durduğunu gördükçe içi titriyor, uzaklardan o mahcup gük gürültüleri; camlarda, iri çekirdekli yağmur ve tıpırtısı!...
Ethem Bey iri ve kaba kol hareketleri ile düpedüz bağırarak diyordu ki:
“-- ... İsmet Bey ile mizacımız uyuşmuyor; geçinemeyeceğimiz kat’iyyen anlaşılmıştır; onu, başımızdan alınız yerine daha münasip, daha mülayim bir kumandan tayin edilsin... her halükârda bize suhûlet gösterecek bir zat olmalı; bu takdirde eminin ki her şey düzelecektir...”
Bu romanda Halide Edip Hanım ile Yunus Nadi Bey önemli bir rol oynuyorlar. Halide Edip’in bir dönem Amerikan mandası taraftarlığı, daha sonra ise Mustafa Kemal ve milli mücadele taraftarlığı ortaya konmuş. Halide Edip Mücadelenin medya tarafı ile daha çok ilgili görünüyor. Yunus Nadi ise mecliste Tevfik Rüştü ile birlikte Mustafa Kemalin isteği ile Komünist Fırkasını kurarlar. Bolşevizm ile ilgili olarak Mustafa Kemal şunları söyler "Bolşevik olmak başkadır. Bolşevikler ile teşrik - i mesai etmek başkadır. Biz ikinci yolu seçtik". Kitaptaki çarpıcı konulardan biri de düzenli ordunun kurulmasında Troçki’nin Kızılordusundan esinlenildiği savıdır.
O dönemde mecliste Bursa’nın işgali vekiller arasında ciddi galeyana sebep olmuş ve Mustafa Kemal aleyhtarları seslerinin iyiden iyiye yükseltme zemini yakalamışlardır. O bu noktada gerçekçi kişiliğini ortaya koyarak şunları söyler “....efendiler! Vaziyeti muhakeme ederken ve tedbir düşünürken ...acı da olsa ... hakikati görmekten bir an fariğ olmamak lazımdır... Kendimizi ve birbirimizi aldatmak için lüzum ve mecburiyet yoktur...Hey’eti Vekile bu tarihteki şeraite göre, seferberlik yapabilmeyi acaba düşünebilirmiydi?..... Memleketin baştanbaşa halifenin fetvası hükmünde olduğu bir sırada..... milleti askere davet etmek, caiz ve mümkün görülebilirmiydi”.
Kitapta Bursa’nın Yunan tarafından işgalinin faturası can ve mallarını selamette görmek isteyen “Burjuva” ya kesilmiş. Yunanlıyı Bursa eşrafının adeta davet ettiği yazılmıştır.
Dikkat çekici bir diğer konuda Çerkeslerin Anadolu’da muhtar bir devlet kurmasına yönelik iddiadır. Kitapta, İzmir’de bu amaca dair bir cemiyet kurduklarından bahsetmektedir.
Romanda Atatürk’ün yer yer Rumeli ağzı ile konuşmaları göze çarpmaktadır. Ayrıca, Atatürk’ün yurt dışı görevlerde tanıdığı yabancı bayanlarla ilişkileride yer almaktadır. Aşklarının arasında Fikriye Hanıma olan tutkusu hususiyet kazanmıştır.
Kitabın son bölümünde birinci İnönü muharabesi ve Çerkes Ethem’in ihaneti yer almaktadır. Mustafa Kemal İnönü zaferi için “kendisi küçük ganimeti büyük “ diye ifade etmektedir.
Etiketler:
ATATÜRK,
attila ilhan,
deneme,
edebiyat,
indir,
mustafa kemal atatürk,
özet,
pdf,
roman,
tarih
8 Ocak 2014 Çarşamba
Panaroma, Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Romanın birinci bölümü Kurtuluş savaşı bitimi ile Atatürk’ün ölümüne kadar olan dönemi kapsamaktadır. İkinci bölümü ise Atatürk’ün ölümünden II nci Dünya Savaşı sonrasına kadar olan dönemdeki olayları, karakterleri ve düşünceleri kapsamaktadır. Her iki dönemde, aydın kesim ile İnkılaba ayak uyduramayan bağnaz kesim arasındaki fikir çatışmaları, sade ve karamsar olmayan bir dille anlatılmaktadır.
Romanın birinci bölümünde yer alan karakterlerden ön plana çıkanların tasvirleri, Cumhuriyet sonrası Türkiye’nin fikirsel oluşumunun birer örneği olarak verilmiştir. Söz konusu karakterlerden en önemlileri, sırasıyla Kurtuluş Savaşının bitimini müteakip kurulan hükümetin Millet Vekillerinden biri olan Neşet SABİT’dir. Neşet SABİT nüfuzunu (uyanık diye geçinen ve kara para aklayan bir zat) kullanarak mal mülk sahibi olmuş politikacı bir karakterdir.
Kişilik açısından farklılık yaratan bir başka zat ise Halil RAMİZ’dir. Kişilik olarak tamamen Neşet SABİT’in ters mizacındadır. Halil RAMİZ aydın bir kişiliğe sahiptir. Atatürk İnkılaplarını savunan, fakat bu inkılapların sağlam bir zemin üzerine oturmadığını inanan bir başka Milletvekili olarak anlatılmaktadır. Halil RAMİZ, Kemalizm inkılabının meydana koyduğu eserin azamet ve mehabetini taktirden vazgeçmeyen fakat bu eseri tepesi yerde, temelleri havada ve her an devrilmek tehlikesinde olduğunu düşünen bir kişiliği anlatmaktadır. Halil Ramiz “işte Yahuda bu; küçük ihtiraslar uğruna Mesih’i bir pula satacak olan bu” düşüncesiyle devrim için asıl tehlikenin kaynağını Neşet Sabit karakterine yükleyerek kendi menfaati için her türlü şeyi yapabilecek sözde devrimcileri işaret etmektedir.
Panorama, özellikle bu iki şahsiyetin bir belediye başkanlığı seçiminde, karşılıklı fikir çatışması ortamı yaratarak olayları nasıl saptırdıkları, bu olumsuz gelişmeler sonucunda, seçim sonuçlarının üzerinde şaibeler oluştuğu ve bu nedenle Ankara’nın olaya el koyması ve seçimleri yeniden yaptırması sürecindeki düşünce yapılarının nasıl birbirleriyle çatışma içerisinde olduğu anlatılmaya çalışılmıştır. Yazar bu olaylar çerçevesinde, kişilerin iki benlik taşıdığını vurgulamaya çalışır, kişilerin karakterlerindeki zaafların, yalnız kaldıklarında bir İnkılapçı, Mecliste ise uysal ve oynak birer politikacı yapısına döndüklerini karakter analizleri içerisinde anlatmaya çalışır.
Romanın ilerleyen bölümlerinde yazarımız halktan değişik karakterleri içeren kesitler sunmaya çalışmaktadır. Bu kahramanlardan en belirgini Tahinci Zade Hacı Efendidir. Bu karakter şapka inkılabından sonra tam on iki yıl evinden dışarı çıkmayan bir yobaz olarak irticayı temsil etmektedir.
Yazar, zor şartlar altında kalan halkın hırsızlık gibi istenmeyen davranış özellikleri gösterdiğini ifade etmek için sokak çocukları karakterlerini okuyucuya sunmuştur. Sokak çocukları, kimsesizliği, unutulmuşluğu ve yarınlarımızın sahipsizliğini gözler önüne sermektedir. Karakola düşen sokak çocuklarının karşılaştıkları davranışlar, Komiser Hamdi Bey karakteri ve düşünce yapısı ile, dönemin özellikleri içerisinde anlatılmaktadır. Komiser Hamdi Beyin sıra dışı aile yaşantısı yalın bir dille kaleme alınmıştır. Yazar Komiser HAmdi Bey gibi toplumda itibar sahibi bir karakterin özel yaşantısındaki çarpıklıkların onda çift kişilik oluşturduğunu, onun yaşantısındaki olumsuz olaylar ve olumsuz davranış özelliklerine karşı, çevresinde farklı tanınan birsi olarak yaşadığı kişilik çatışmaları anlatılmaktadır. Başında üç evlilik geçen Komiser Hamdi Bey üç karısını da evliliğinin daha ilk aylarında kaybetmiştir. Dördüncü karısı da yine yatağında ölü bulununca Komiser Hamdi Bey bu dört kadının da gıdıklayarak katılmasına sebebiyet verdiği gerekçesiyle hapse mahkum edilmiştir.
Yine dönemin ileri gelen karakterlerinden biri olan Bankacı Servet Bey, nüfusunu kullanarak iyi bir mevkiye ve servete sahip olmuştur. Panoramada bu şahsiyetin aile yapısı üzerinde durulmaktadır. Sadece parayı düşünen baba karakteri Servet Bey çok vurdumduymaz bir insan olarak ne eşinin ne oğlunun ne de kızının hayat tarzına önem vermeyen biri olarak anlatılmaktadır. Yemesi ,içmesi ve yaşantısıyla Amerikan artistlerinin kopyası Bankacı Servet Beyin kızı Sevim vatanı ve milletini düşünmeden sadece günü birlik yaşayan bir karakteri canlandırarak Türk İnkılabıyla gerçekleştirilmek istenen değişimi sadece görüntüde yakalamaya çalışan düşünmeden yaşayan vurdumduymaz özenti gençliği temsil etmektedir. Tıpkı Sevim gibi abisi Nedim de sorumsuz ve uçarı yaşam tarzıyla dikkati çekmektedir.Romanda özellikle Servet Beyin ailesinin geçirdiği olumsuz olaylar neticesinde (kızının tecavüze uğraması gibi), ailesinin Avrupa’ya gidişleri ve oradaki yaşantıları, aile dostlarının kanalıyla yurt dışına kaçırdığı paraların yönetimini nasıl gerçekleştirildiği ibret verici bir anlatımla dile getirilmektedir. Sorumsuz bir babanın yetiştirdiği iki genç ve yaşantıları ile yazar gençliğin karşılaşabileceği sorunları yalın ve etkileyici bir dille anlatmıştır.
Sevim ve Nedim karakterlerinin zıddı diğer önemli bir karakter ise, aydın kesimi temsil edenlerin başında gelen Fuat’dır. Fuat, önemli şahsiyetlerden biri olan Osman Nuri Beyin oğludur. Osman Nuri Bey, İnkılap sonrası işlerinin kötü gitmesi nedeniyle tüm servetini kaybetmiş ve sonrasında gelen olumsuz olaylar sonucu intihar etmiş gururlu, dürüst ve ailesini önemseyip çocuklarına tüm zorluklara rağmen iyi bir tahsil imkanı vermeye çalışan bir baba karakteriyle karşımıza çıkmaktadır. Babasının intiharından sonra ailenin yükü istemeyerek Fuat’ın omuzlarına binmiştir. Her şeye rağmen yaşamın zorlukları ile mücadele etmesini öğrenen Fuat, üniversiteyi bitirerek gazeteci olmuştur.
Aydın kemsi temsil eden diğer iki karakterden bir tanesi Diyarbakır Lisesi’nde edebiyat ve felsefe hocası olan Ahmet Nazmi olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer aydın karakter ise İzmir Dış Ticaret Müdürü Cahit Halit’tir. Roman boyunca yazar bu iki aydın arasında geçen mektuplaşmalarla aydın kemsin inkılap için düşündüklerini anlatarak Kemalizm için bir tahlil yapmaya çalışmıştır.
Yazar Diyarbakır’daki Ahmet Nazmi’ni ağzından şu satırları yazmaktadır: “Yıllar yılıdır, geceli gündüzlü haykırıp durduğumuz “inkılap” kelimesini daha “i” harfi bile buraya aksetmemiştir. Kabahat kimde? Bu halkta mı? Hayır, bin kere hayır; kabahat bir inkılabın plansız, teşkilatsız ve tekniksiz yapılabileceği hayaline kapılanlardadır. İki üç maddelik bir kanun, valiye, polise, jandarmaya birer emir…Her şeyi olmuş bitmiş farz ediyoruz; bu kanunların, bu emirlerin –kafaların içi şöyle dursun- hatta dışını bile değiştiremediğini görmek istemiyoruz. Umumi müfettiş bey, -halkı Avrupai yaşayışa alıştırmak için- misafirlerini akşam yemeğine smokinle kabul ediyor; bizim lisenin müdürü ise, bütün gün mektebin içinde ökçesiz terliklerle dolaşıyor; biri, yeni sosyal nizam kurmak, öbürü, öbürü, kafaları işlemek gibi iki çetin vazifeyi üzerine almış bulunan bu adamların her ikisi de bence, başka başka bakımlardan inkılap metodumuzdaki aynı axiome hatasının kurbanıdır. Ne o, ne de bu bir şey yapmaya muvafık olacak; her ikisi de, ağır bir çarkı, boşlukta döndürüp duracak”.
Yine yazar inkılabın temelleri diye kurulan Halkevlerinin düştükleri feci hali Ahmet
Nazmi’nin ağzından şu satırlarla aktarmıştır: “Sana, bu satırları, içinde in cin top oynayan, Halkevi’nin çırılçıplak bir odasında yazıyorum. Bu çizgili kağıtla, içi hareli zarfı biraz evvel aşağıdaki bakkaldan satın aldım. Kusura bakma. Bu kültür ocağında kitap falan şöyle dursun, hatta kağıt kalem bulmak mümkün değil. Bahsettiğim geniş odanın ortasında bir büyük masa duruyor; bunun üstünde, İstanbul’dan, Ankara’dan gelmiş bir takım eski gazetelerle mecmualar hiç el değmeksizin kendi kendine yıpranıp solmaktadır. Tanrım, hepimize sabır ve selamet ihsan eyle!”
Ahmet Nazmi her ne kadar yadın kesimi temsil etse de içine düştüğü ümitsizlik girdabı onu bir hayli üzmektedir. Yazar Türk inkılabının korunup geliştirilmesinde aydın kesimin önemini Cahit Halid’in mektup satırlarından okuyucuya çarpıcı bir dille aktarmaktadır: “Nice çetin zorluklarla, tıpkı bir harp meydanında gibi, savaşacaksın. Dişinle, tırnağınla didişeceksin. Bazen ölesiye yaralanacaksın. Fakat bir an umutsuzluğa düşmeden, bir kere, “Uff!” demeden kavgana devam edeceksin. Yoksa, Türkiye’nin yüz elli yıldan beri dördüncü ve sonuncu olarak giriştiği bu kurtuluş ve kalkınış hamlesi de kendisiyle beraber tarihin uçurumuna yuvarlanıp gider. Dava senin ya da benim, Ali’nin, Veli’nin mutluluğu, rahatı, refahı değil; dava bir makus olaylar selinin durduruluşu , bir büyük eserin yaradılışı davasıdır. Sen ve ben bu dev işinin binlerce adsız ırgatları arasında yer alıp çalışmaya rıza gösterdiğimiz gün, bu memleketin selamet saati çalmış olacak.” Burada aydın diye geçinip toplumda söz sahibi olarak büyük servet sahibi olan Servet Bey gibi karakterlere de bir gönderme yapan yazar yeni kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesini seven, düşünen ve kendi menfaatlerini ikinci plana atarak sadece ülkesi için çalışabilecek aydınlara olan ihtiyacı gözler önüne sermiştir.
Panoramanın ikinci bölümünde ise yazar, birinci bölümde anlatılan insan karakterlerine geri dönüş yapar ve onların 1940’lı yıllardaki yaşamlarından kesitler sunmaya çalışılır. Bu bölümün başlangıcında özellikle Atatürk’ün hastalığı ve ölümü dramatik bir söylemle anlatılır. Romandaki karakterlerin Atatürk’ün ölümü ile ilgili bakış açıları, özellikle bu olaya sevinen ve üzülen taraflar olarak, ölümden sonra insanların beklentilerinin neler olabileceği anlatılmaktadır. Atatürk’ün ölümünden sonra, Atatürk İnkılaplarının geleceği, başarısı ve ülke üzerindeki etkilerinin neler olabileceği, halk arasında oluşan olumlu ve olumsuz beklentiler, fikir ayrılıkları üzerinde durulur.
Yazar ulu önder Atatürk’ün cenaze törenini sade ve çok dokunaklı bir dille gözler önüne sermiştir. “Bu tören her türlü tahayyül ve tasavvurun üstünde bir şeydi. Bizim basın karalamacıları ve acemi mikrofon çığırtkanları şöyle dursun – belki Flaubert çapında bir kalem ustası bile sanırım- o hali , o manzarayı bütün heybetiyle tasvire erip yetişemezdi.” Bu satırlarla yazar, toplumdaki her kesimden –Tahinci Zade Hacı Emin Efendi gibiler hariç- insanların Ata’nın son yolculuğundaki hissiyatını aktarmaya çalışmıştır.
Atatürk’ ün ölüm hadisesinin hemen ardından yazar irticanın sembolü Tahinci Zade Hacı Emin Efendi karakterinden yine bahseder. Toplum içindeki yerini ve nüfusunu muhafaza eden karakterimiz malına mal katmaya devam etmektedir. Kendi çapında Atatürk’ün bu vatan için hiçbir şey yapmadığını söyler. Yazar bir başka tehlikeye okuyucunun dikkatini şöyle çekmektedir. Tahinci Zade Hacı Emi Efendi’nin oğlu Tahir Bey Cumhuriyet Halk Partisi İl Başkanlığına tekrar seçilmiştir. Zira Tahinci Zade Hacı Emin -ki yazar ondan sık sık mübarek zat tamlamasıyla bahseder – oğluna büyük bir ısrarla parti il başkanlığına seçilmesi konusunda baskı yapmaktaydı.
İlerleyen bölümlerde Atatürk sonrası Dünya genelindeki değişimler ve II nci Dünya Savaşı nedeniyle yeni ittifak arayışları sonucu oluşan aydınların üzüntüleri anlatılmaktadır. Savaşa girilebileceği ihtimali üzerine ülkenin geriye doğru gideceği düşüncelerinin aydın kesim üzerinde nasıl şekillendiği, bu kesimin endişelerinin boyutları, ülkede yaşayan diğer insanların, savaşla ilgili nasıl gruplaştıkları fikirsel açıdan ortaya konmaktadır. Özellikle savaşta Almanya’nın yanında olmak isteyenlerin, savaş nedeniyle mal stoklayanların, hayat pahalanacak diye panik olanların durumları ile belirli bir grubun savaş karşıtı olarak, savaşa yönelik düşünce akımlarının dışında kalmamız gerektiğini savunduğu önemle üzerinde durularak anlatılır. Bütün bu düşünceler insan manzaraları ile ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Yazarın savaş psikolojisindeki halkın tasviri şöyledir:” Kimi savaşa girelim, kimi girmeyelim diyordu. Sokaktaki adam, pırasanın kilosu 70 kuruşa çıktığı için, homur homur homurdanıyordu; dükkandaki adam , kesatlıktan acı acı sızlanıyordu. Çiftçi, tütünün, pamuğun ya da buğdayın elinde kalmasına kızıyordu; tüccar, alıp satacak mal bulamadığına hırslanıyordu. Öbür yandan ise kesatlık, yoksulluk ve kıtlık ülkesinde bakımsız toprakları kaplayan yabani otlar gibi boyuna milyonerler türemekteydi. Lakin, hikmetinden sual olunmaz , bunlar arasında bir yüzü gülene rast gelinmiyordu. Hepsi bir acayip şaşkınlık, bir gizli endişe, bir korku içinde yaşıyordu ve bu şaşkınlık, bu endişe, bu korku milyonları çoğaldığı oranda artıyor gibiydi. Zira, hiçbiri bu paralarla ne yapacağını , bu paraları nereye koyacağını bilemiyordu. Bankalar emin değildi; çünkü bunlar hep devleti,n elindeydi ve banknot desteleri altın sikke kümeleri gibi yere gömülemezdi. Sonra, bakalım bu banknotlar bugünkü kıymetlerini ne zamana kadar muhafaza edebilecekti? Şimdiden ,Türk lirasının satın alma kudreti, tepesi aşağıya düşmeye başlamıştı. Buna göre milyonerlerin çoğu ehveni şerdir diye paralarını arsaya, emlake yatırmaktan başka çare bulamıyordu ve yangından mal kaçıran kimselerin telaşıyla eski, yeni, sağlam, çürük, ucuz, pahalı demeyip, birbirlerini ite kaka, köşklerin, konakların , yalıların, apartmanların üstüne üşüşüyorlardı.” Bu satırlarla yazar halkın içinde bulunduğu havayı okuyucuya net olarak sunmuştur.
Kendi devrinin olaylarını çok güzel gözlemleyip aktaran yazar aynı savaş psikolojisindeki Avrupa devletlerinden tıpkı Türkiye gibi ikinci dünya savaşına girmemiş İsviçre’de yürütülen “Harp Ekonomisi” politikasını Servet Beyin ailesini emanet edip yurt dışına gönderdiği ve Servet Beyin kızı Sevim’e aşık olan yardımcısı Ragıp Bey ağzından okuyucuya aktarıp ülkemizle İsviçre’yi kıyaslayıp Türkiye’de oynanan oyunlara dikkat çekmiştir. Yazar, adeta “biri, yer, biri , bakar, kıyamet ondan kopar” mesajını zenginin parasına para katıp fakirin daha da fakirleştiğini ibret verici satırlarla sunmuştur. “İsviçre’de “ harp ekonomisi” bürosu, bir iaşe diktatörlüğü demekti. Bu idare, memleketin bütün hububat ambarlarını, deri ve yün depolarını kendi kontrolü altında tuttuğu gibi, şunun bunun evindeki kilerlere ve kümeslere de karışırdı. Olmaya ki, bu kümes sahiplerinden biri, tavuklarının yumurtalarından istifadeye; olmaya ki bir köylü ona haber vermeden ineğini sağmaya ya da domuzu öldürmeğe kalkışısın; iaşe kontrolcüsünün pençesini derhal yakasında bulurdu. Buna rağmen, altı yıl, hiç kimse, ağzını açıp herhangi bir itirazda bulunmadı. “Benim malıma, benim işime gücüme ne hakla karışıyorsun?” demedi ve hileye, dalavereye, karapazar yollarına sapmaktan da çekindi.bu suretle, gerçi oburlar iştahlarına göre yiyip içemediler ama, aç ve çıplak kalan da olmadı. Zengini , fukarası aynı nispette yaşamak için gereken gıdayı , kaloriyi aldı.”
Yazarın politik alanda kaleme aldığı ve Halk Partisinin millet vekili olan Neşet Sabit karakteri ile kendi çıkarı için çalışan sözde politikacıların düşünce yapısını ortaya koymuştur. Nitekim Neşet Sabit bir zamanlar Cumhuriyet Halk Partisinin sözde en ateşli vekillerinden biri iken iyi bir bakanlık uğruna 1946 seçimlerine Demokrat partiden aday olarak katılmıştır.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, cumhuriyet rejiminin bu dönemde ne kadar büyük bir tehlikeye maruz kaldığını anlatırken yine irtica sembolü Hacı Emin Tahıncıoğlu’nun – soyadı kanunu ile Tahıncızade Hacı Emin Efendi’nin yeni ismi- dilinden şu satırları okuyucuya aktarmaktadır: “Hacı Emin Efendi, yolu düşüp de (Millet Bahçesi)’nin önünden geçerken gözü Atatürk’ün büstüne ilişir ilişmez mekruh bir şey görmüşçesine başını çeviren ve her defasında, can ve gönülden bir “Lanetullahı Aleyh” demeyi unutmayan bir adamdı”. Yazar bu bölümde etrafı saran sayıları gittikçe artan ve kendi değimiyle İstanbul sokaklarını yabani otlar gibi saran kara sakallı kimselerden bahsetmektedir ve bir Atatürk büstünün yıkılması olayını tüyler ürpertici bir şekilde okuyucuya aktarmaktadır.
Yazarın aydın kesimi temsil eden karakteri Fuat romanın bu bölümünde karşımıza ruh haliyle çıkmaktadır. Fuat karakteri çocukluğunda medreselerin kapatılmasından Şapka Kanununa kadar birçok inkılap yadırgayan ve hurafeleriyle geleneklerine bağlı nice kimseler görüp tanımıştır. Hatta, bunlar arasında pek yakın akrabaları, bunlar arasında kendi annesi ve ninesi bile vardır. Bu insanlar Fuat gözünde çoğu beş vakit namazını kılan ,Ramazan orucunu tutan ve sayılı günlerde ölülerine Yasin okumayı ihmal etmeyen kimselerdir. Yazar Fuat’ın gözünden bu insanların etrafta dolaşan yabani şekillere giren sözde dindar kara sakallılarla şöyle mukayese etmektedir:” Bu insanların ne hür fikirli bir insan olduğunu bildikleri babasını, ne de ailesinin yeni hayat şartlarına göre yetişen gençlerine karşı herhangi bir ters muamelede bulundukları görünmezdi. Olsa olsa, böylelerine acıyarak bakmakla kalırlardı ve hepsinin yüzü annesinin yüzü gibi tertemizdi, hepsi Atatürk öldüğü gün tıpkı annesi gibi yas tutup ağlamışlardı.”
Romanın son kısmı acı ama ibret verici bir olayla son bulmaktadır. Felsefe öğretmeni Ahmet NAZMİ profesör olmuş ve Fuat ile arası biraz açılmıştır. Hele Şehzade başında eski bir ailenin dayalı döşeli konağına iç güveysi olarak girdikten sonra Fuat’ı iyice küçümser olmuştur. Fuat son akşam geç saatlerde Profesör Ahmet Nazmi’nin mektupla daveti üzerine evlerine bir ziyarette bulunmuştur. O gece Fuat, Ahmet Nazmi ve eşine ruh haletini aktarırken çevresindeki yobazların sayılarının gün geçtikçe arttığını, bir çığ gibi üzerlerine geldiklerini, pek yakında bütün heykelleri, anıtları sütun ya da kitapları talan ettikten sonra evlerin içine müdahele edeceklerini anlatmıştır. Hatta Fuat bu yobazların kendileri gibi olmayanlara katli vaciptir damgasını vurup onları öldüreceklerini bile söylemiştir.
Fuat’ın o gece söylediği sözler arasında göze en çarpan ifadeler yazar tarafından şöyle aktarılmaktaydı okuyucuya:” … ve etekleri altında ya bir kazma ya da bir satır gizleyip taşırlar. Bu vahşi aletlerle şimdilik sinsi sinsi Atatürk’ün heykellerine saldırıyorlar; yarın açıktan açığa O’nun yolunda yolunda yürüyenlerin kellelerini uçurmaya kalkışacaklardır. Bunu da hissediyoruz; Ahmet Nazmi Bey de bunu benimle birlikte, benim kadar hissetmekte, bundan benim kadar korkmaktadır.Fakat ne de olsa serde bir entelektüellik gururu var. Korkumuzu belli etmek istemiyoruz ve bunu örtmeye çalışıyoruz. Bizden ötede ise, ne tehlikeye karşı tedbir alma iradesi, ne tehlikeyi olduğu gibi görme istidadı… bizden ötede yalnız politika var.” Bu satırlarla aydınların çaresizliği hazin bir şekilde tasvir edilmiştir.
Nitekim o gece ateşli konuşmalar ardından Fuat rahatlamak için kendini gecenin karanlığına bırakmış ve sokağa fırlamıştır. Arkasından yetişen Ahmet Nazmi ile sessizlikte ilerlerken işittikleri bir uğultuya doğru yönelmişlerdir. Dönemin tekkelerinden birinde ayin yapan kişilere içinde bulunduğu ruh hali ile müdahale eden Fuat ve Ahmet Nazmi çıkan arbede sonucu öldürülmüşlerdir. Böylece Fuat gibi aydınların korktuğu hazin son başlarına gelmiştir. Bu olayın aktarıldığı satırlarda Atatürk Cumhuriyetinde bağnazlığın, nasıl öldürücü bir silah olabileceği ibretle anlatılmaktadır.
Romanın birinci bölümünde yer alan karakterlerden ön plana çıkanların tasvirleri, Cumhuriyet sonrası Türkiye’nin fikirsel oluşumunun birer örneği olarak verilmiştir. Söz konusu karakterlerden en önemlileri, sırasıyla Kurtuluş Savaşının bitimini müteakip kurulan hükümetin Millet Vekillerinden biri olan Neşet SABİT’dir. Neşet SABİT nüfuzunu (uyanık diye geçinen ve kara para aklayan bir zat) kullanarak mal mülk sahibi olmuş politikacı bir karakterdir.
Kişilik açısından farklılık yaratan bir başka zat ise Halil RAMİZ’dir. Kişilik olarak tamamen Neşet SABİT’in ters mizacındadır. Halil RAMİZ aydın bir kişiliğe sahiptir. Atatürk İnkılaplarını savunan, fakat bu inkılapların sağlam bir zemin üzerine oturmadığını inanan bir başka Milletvekili olarak anlatılmaktadır. Halil RAMİZ, Kemalizm inkılabının meydana koyduğu eserin azamet ve mehabetini taktirden vazgeçmeyen fakat bu eseri tepesi yerde, temelleri havada ve her an devrilmek tehlikesinde olduğunu düşünen bir kişiliği anlatmaktadır. Halil Ramiz “işte Yahuda bu; küçük ihtiraslar uğruna Mesih’i bir pula satacak olan bu” düşüncesiyle devrim için asıl tehlikenin kaynağını Neşet Sabit karakterine yükleyerek kendi menfaati için her türlü şeyi yapabilecek sözde devrimcileri işaret etmektedir.
Panorama, özellikle bu iki şahsiyetin bir belediye başkanlığı seçiminde, karşılıklı fikir çatışması ortamı yaratarak olayları nasıl saptırdıkları, bu olumsuz gelişmeler sonucunda, seçim sonuçlarının üzerinde şaibeler oluştuğu ve bu nedenle Ankara’nın olaya el koyması ve seçimleri yeniden yaptırması sürecindeki düşünce yapılarının nasıl birbirleriyle çatışma içerisinde olduğu anlatılmaya çalışılmıştır. Yazar bu olaylar çerçevesinde, kişilerin iki benlik taşıdığını vurgulamaya çalışır, kişilerin karakterlerindeki zaafların, yalnız kaldıklarında bir İnkılapçı, Mecliste ise uysal ve oynak birer politikacı yapısına döndüklerini karakter analizleri içerisinde anlatmaya çalışır.
Romanın ilerleyen bölümlerinde yazarımız halktan değişik karakterleri içeren kesitler sunmaya çalışmaktadır. Bu kahramanlardan en belirgini Tahinci Zade Hacı Efendidir. Bu karakter şapka inkılabından sonra tam on iki yıl evinden dışarı çıkmayan bir yobaz olarak irticayı temsil etmektedir.
Yazar, zor şartlar altında kalan halkın hırsızlık gibi istenmeyen davranış özellikleri gösterdiğini ifade etmek için sokak çocukları karakterlerini okuyucuya sunmuştur. Sokak çocukları, kimsesizliği, unutulmuşluğu ve yarınlarımızın sahipsizliğini gözler önüne sermektedir. Karakola düşen sokak çocuklarının karşılaştıkları davranışlar, Komiser Hamdi Bey karakteri ve düşünce yapısı ile, dönemin özellikleri içerisinde anlatılmaktadır. Komiser Hamdi Beyin sıra dışı aile yaşantısı yalın bir dille kaleme alınmıştır. Yazar Komiser HAmdi Bey gibi toplumda itibar sahibi bir karakterin özel yaşantısındaki çarpıklıkların onda çift kişilik oluşturduğunu, onun yaşantısındaki olumsuz olaylar ve olumsuz davranış özelliklerine karşı, çevresinde farklı tanınan birsi olarak yaşadığı kişilik çatışmaları anlatılmaktadır. Başında üç evlilik geçen Komiser Hamdi Bey üç karısını da evliliğinin daha ilk aylarında kaybetmiştir. Dördüncü karısı da yine yatağında ölü bulununca Komiser Hamdi Bey bu dört kadının da gıdıklayarak katılmasına sebebiyet verdiği gerekçesiyle hapse mahkum edilmiştir.
Yine dönemin ileri gelen karakterlerinden biri olan Bankacı Servet Bey, nüfusunu kullanarak iyi bir mevkiye ve servete sahip olmuştur. Panoramada bu şahsiyetin aile yapısı üzerinde durulmaktadır. Sadece parayı düşünen baba karakteri Servet Bey çok vurdumduymaz bir insan olarak ne eşinin ne oğlunun ne de kızının hayat tarzına önem vermeyen biri olarak anlatılmaktadır. Yemesi ,içmesi ve yaşantısıyla Amerikan artistlerinin kopyası Bankacı Servet Beyin kızı Sevim vatanı ve milletini düşünmeden sadece günü birlik yaşayan bir karakteri canlandırarak Türk İnkılabıyla gerçekleştirilmek istenen değişimi sadece görüntüde yakalamaya çalışan düşünmeden yaşayan vurdumduymaz özenti gençliği temsil etmektedir. Tıpkı Sevim gibi abisi Nedim de sorumsuz ve uçarı yaşam tarzıyla dikkati çekmektedir.Romanda özellikle Servet Beyin ailesinin geçirdiği olumsuz olaylar neticesinde (kızının tecavüze uğraması gibi), ailesinin Avrupa’ya gidişleri ve oradaki yaşantıları, aile dostlarının kanalıyla yurt dışına kaçırdığı paraların yönetimini nasıl gerçekleştirildiği ibret verici bir anlatımla dile getirilmektedir. Sorumsuz bir babanın yetiştirdiği iki genç ve yaşantıları ile yazar gençliğin karşılaşabileceği sorunları yalın ve etkileyici bir dille anlatmıştır.
Sevim ve Nedim karakterlerinin zıddı diğer önemli bir karakter ise, aydın kesimi temsil edenlerin başında gelen Fuat’dır. Fuat, önemli şahsiyetlerden biri olan Osman Nuri Beyin oğludur. Osman Nuri Bey, İnkılap sonrası işlerinin kötü gitmesi nedeniyle tüm servetini kaybetmiş ve sonrasında gelen olumsuz olaylar sonucu intihar etmiş gururlu, dürüst ve ailesini önemseyip çocuklarına tüm zorluklara rağmen iyi bir tahsil imkanı vermeye çalışan bir baba karakteriyle karşımıza çıkmaktadır. Babasının intiharından sonra ailenin yükü istemeyerek Fuat’ın omuzlarına binmiştir. Her şeye rağmen yaşamın zorlukları ile mücadele etmesini öğrenen Fuat, üniversiteyi bitirerek gazeteci olmuştur.
Aydın kemsi temsil eden diğer iki karakterden bir tanesi Diyarbakır Lisesi’nde edebiyat ve felsefe hocası olan Ahmet Nazmi olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer aydın karakter ise İzmir Dış Ticaret Müdürü Cahit Halit’tir. Roman boyunca yazar bu iki aydın arasında geçen mektuplaşmalarla aydın kemsin inkılap için düşündüklerini anlatarak Kemalizm için bir tahlil yapmaya çalışmıştır.
Yazar Diyarbakır’daki Ahmet Nazmi’ni ağzından şu satırları yazmaktadır: “Yıllar yılıdır, geceli gündüzlü haykırıp durduğumuz “inkılap” kelimesini daha “i” harfi bile buraya aksetmemiştir. Kabahat kimde? Bu halkta mı? Hayır, bin kere hayır; kabahat bir inkılabın plansız, teşkilatsız ve tekniksiz yapılabileceği hayaline kapılanlardadır. İki üç maddelik bir kanun, valiye, polise, jandarmaya birer emir…Her şeyi olmuş bitmiş farz ediyoruz; bu kanunların, bu emirlerin –kafaların içi şöyle dursun- hatta dışını bile değiştiremediğini görmek istemiyoruz. Umumi müfettiş bey, -halkı Avrupai yaşayışa alıştırmak için- misafirlerini akşam yemeğine smokinle kabul ediyor; bizim lisenin müdürü ise, bütün gün mektebin içinde ökçesiz terliklerle dolaşıyor; biri, yeni sosyal nizam kurmak, öbürü, öbürü, kafaları işlemek gibi iki çetin vazifeyi üzerine almış bulunan bu adamların her ikisi de bence, başka başka bakımlardan inkılap metodumuzdaki aynı axiome hatasının kurbanıdır. Ne o, ne de bu bir şey yapmaya muvafık olacak; her ikisi de, ağır bir çarkı, boşlukta döndürüp duracak”.
Yine yazar inkılabın temelleri diye kurulan Halkevlerinin düştükleri feci hali Ahmet
Nazmi’nin ağzından şu satırlarla aktarmıştır: “Sana, bu satırları, içinde in cin top oynayan, Halkevi’nin çırılçıplak bir odasında yazıyorum. Bu çizgili kağıtla, içi hareli zarfı biraz evvel aşağıdaki bakkaldan satın aldım. Kusura bakma. Bu kültür ocağında kitap falan şöyle dursun, hatta kağıt kalem bulmak mümkün değil. Bahsettiğim geniş odanın ortasında bir büyük masa duruyor; bunun üstünde, İstanbul’dan, Ankara’dan gelmiş bir takım eski gazetelerle mecmualar hiç el değmeksizin kendi kendine yıpranıp solmaktadır. Tanrım, hepimize sabır ve selamet ihsan eyle!”
Ahmet Nazmi her ne kadar yadın kesimi temsil etse de içine düştüğü ümitsizlik girdabı onu bir hayli üzmektedir. Yazar Türk inkılabının korunup geliştirilmesinde aydın kesimin önemini Cahit Halid’in mektup satırlarından okuyucuya çarpıcı bir dille aktarmaktadır: “Nice çetin zorluklarla, tıpkı bir harp meydanında gibi, savaşacaksın. Dişinle, tırnağınla didişeceksin. Bazen ölesiye yaralanacaksın. Fakat bir an umutsuzluğa düşmeden, bir kere, “Uff!” demeden kavgana devam edeceksin. Yoksa, Türkiye’nin yüz elli yıldan beri dördüncü ve sonuncu olarak giriştiği bu kurtuluş ve kalkınış hamlesi de kendisiyle beraber tarihin uçurumuna yuvarlanıp gider. Dava senin ya da benim, Ali’nin, Veli’nin mutluluğu, rahatı, refahı değil; dava bir makus olaylar selinin durduruluşu , bir büyük eserin yaradılışı davasıdır. Sen ve ben bu dev işinin binlerce adsız ırgatları arasında yer alıp çalışmaya rıza gösterdiğimiz gün, bu memleketin selamet saati çalmış olacak.” Burada aydın diye geçinip toplumda söz sahibi olarak büyük servet sahibi olan Servet Bey gibi karakterlere de bir gönderme yapan yazar yeni kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesini seven, düşünen ve kendi menfaatlerini ikinci plana atarak sadece ülkesi için çalışabilecek aydınlara olan ihtiyacı gözler önüne sermiştir.
Panoramanın ikinci bölümünde ise yazar, birinci bölümde anlatılan insan karakterlerine geri dönüş yapar ve onların 1940’lı yıllardaki yaşamlarından kesitler sunmaya çalışılır. Bu bölümün başlangıcında özellikle Atatürk’ün hastalığı ve ölümü dramatik bir söylemle anlatılır. Romandaki karakterlerin Atatürk’ün ölümü ile ilgili bakış açıları, özellikle bu olaya sevinen ve üzülen taraflar olarak, ölümden sonra insanların beklentilerinin neler olabileceği anlatılmaktadır. Atatürk’ün ölümünden sonra, Atatürk İnkılaplarının geleceği, başarısı ve ülke üzerindeki etkilerinin neler olabileceği, halk arasında oluşan olumlu ve olumsuz beklentiler, fikir ayrılıkları üzerinde durulur.
Yazar ulu önder Atatürk’ün cenaze törenini sade ve çok dokunaklı bir dille gözler önüne sermiştir. “Bu tören her türlü tahayyül ve tasavvurun üstünde bir şeydi. Bizim basın karalamacıları ve acemi mikrofon çığırtkanları şöyle dursun – belki Flaubert çapında bir kalem ustası bile sanırım- o hali , o manzarayı bütün heybetiyle tasvire erip yetişemezdi.” Bu satırlarla yazar, toplumdaki her kesimden –Tahinci Zade Hacı Emin Efendi gibiler hariç- insanların Ata’nın son yolculuğundaki hissiyatını aktarmaya çalışmıştır.
Atatürk’ ün ölüm hadisesinin hemen ardından yazar irticanın sembolü Tahinci Zade Hacı Emin Efendi karakterinden yine bahseder. Toplum içindeki yerini ve nüfusunu muhafaza eden karakterimiz malına mal katmaya devam etmektedir. Kendi çapında Atatürk’ün bu vatan için hiçbir şey yapmadığını söyler. Yazar bir başka tehlikeye okuyucunun dikkatini şöyle çekmektedir. Tahinci Zade Hacı Emi Efendi’nin oğlu Tahir Bey Cumhuriyet Halk Partisi İl Başkanlığına tekrar seçilmiştir. Zira Tahinci Zade Hacı Emin -ki yazar ondan sık sık mübarek zat tamlamasıyla bahseder – oğluna büyük bir ısrarla parti il başkanlığına seçilmesi konusunda baskı yapmaktaydı.
İlerleyen bölümlerde Atatürk sonrası Dünya genelindeki değişimler ve II nci Dünya Savaşı nedeniyle yeni ittifak arayışları sonucu oluşan aydınların üzüntüleri anlatılmaktadır. Savaşa girilebileceği ihtimali üzerine ülkenin geriye doğru gideceği düşüncelerinin aydın kesim üzerinde nasıl şekillendiği, bu kesimin endişelerinin boyutları, ülkede yaşayan diğer insanların, savaşla ilgili nasıl gruplaştıkları fikirsel açıdan ortaya konmaktadır. Özellikle savaşta Almanya’nın yanında olmak isteyenlerin, savaş nedeniyle mal stoklayanların, hayat pahalanacak diye panik olanların durumları ile belirli bir grubun savaş karşıtı olarak, savaşa yönelik düşünce akımlarının dışında kalmamız gerektiğini savunduğu önemle üzerinde durularak anlatılır. Bütün bu düşünceler insan manzaraları ile ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Yazarın savaş psikolojisindeki halkın tasviri şöyledir:” Kimi savaşa girelim, kimi girmeyelim diyordu. Sokaktaki adam, pırasanın kilosu 70 kuruşa çıktığı için, homur homur homurdanıyordu; dükkandaki adam , kesatlıktan acı acı sızlanıyordu. Çiftçi, tütünün, pamuğun ya da buğdayın elinde kalmasına kızıyordu; tüccar, alıp satacak mal bulamadığına hırslanıyordu. Öbür yandan ise kesatlık, yoksulluk ve kıtlık ülkesinde bakımsız toprakları kaplayan yabani otlar gibi boyuna milyonerler türemekteydi. Lakin, hikmetinden sual olunmaz , bunlar arasında bir yüzü gülene rast gelinmiyordu. Hepsi bir acayip şaşkınlık, bir gizli endişe, bir korku içinde yaşıyordu ve bu şaşkınlık, bu endişe, bu korku milyonları çoğaldığı oranda artıyor gibiydi. Zira, hiçbiri bu paralarla ne yapacağını , bu paraları nereye koyacağını bilemiyordu. Bankalar emin değildi; çünkü bunlar hep devleti,n elindeydi ve banknot desteleri altın sikke kümeleri gibi yere gömülemezdi. Sonra, bakalım bu banknotlar bugünkü kıymetlerini ne zamana kadar muhafaza edebilecekti? Şimdiden ,Türk lirasının satın alma kudreti, tepesi aşağıya düşmeye başlamıştı. Buna göre milyonerlerin çoğu ehveni şerdir diye paralarını arsaya, emlake yatırmaktan başka çare bulamıyordu ve yangından mal kaçıran kimselerin telaşıyla eski, yeni, sağlam, çürük, ucuz, pahalı demeyip, birbirlerini ite kaka, köşklerin, konakların , yalıların, apartmanların üstüne üşüşüyorlardı.” Bu satırlarla yazar halkın içinde bulunduğu havayı okuyucuya net olarak sunmuştur.
Kendi devrinin olaylarını çok güzel gözlemleyip aktaran yazar aynı savaş psikolojisindeki Avrupa devletlerinden tıpkı Türkiye gibi ikinci dünya savaşına girmemiş İsviçre’de yürütülen “Harp Ekonomisi” politikasını Servet Beyin ailesini emanet edip yurt dışına gönderdiği ve Servet Beyin kızı Sevim’e aşık olan yardımcısı Ragıp Bey ağzından okuyucuya aktarıp ülkemizle İsviçre’yi kıyaslayıp Türkiye’de oynanan oyunlara dikkat çekmiştir. Yazar, adeta “biri, yer, biri , bakar, kıyamet ondan kopar” mesajını zenginin parasına para katıp fakirin daha da fakirleştiğini ibret verici satırlarla sunmuştur. “İsviçre’de “ harp ekonomisi” bürosu, bir iaşe diktatörlüğü demekti. Bu idare, memleketin bütün hububat ambarlarını, deri ve yün depolarını kendi kontrolü altında tuttuğu gibi, şunun bunun evindeki kilerlere ve kümeslere de karışırdı. Olmaya ki, bu kümes sahiplerinden biri, tavuklarının yumurtalarından istifadeye; olmaya ki bir köylü ona haber vermeden ineğini sağmaya ya da domuzu öldürmeğe kalkışısın; iaşe kontrolcüsünün pençesini derhal yakasında bulurdu. Buna rağmen, altı yıl, hiç kimse, ağzını açıp herhangi bir itirazda bulunmadı. “Benim malıma, benim işime gücüme ne hakla karışıyorsun?” demedi ve hileye, dalavereye, karapazar yollarına sapmaktan da çekindi.bu suretle, gerçi oburlar iştahlarına göre yiyip içemediler ama, aç ve çıplak kalan da olmadı. Zengini , fukarası aynı nispette yaşamak için gereken gıdayı , kaloriyi aldı.”
Yazarın politik alanda kaleme aldığı ve Halk Partisinin millet vekili olan Neşet Sabit karakteri ile kendi çıkarı için çalışan sözde politikacıların düşünce yapısını ortaya koymuştur. Nitekim Neşet Sabit bir zamanlar Cumhuriyet Halk Partisinin sözde en ateşli vekillerinden biri iken iyi bir bakanlık uğruna 1946 seçimlerine Demokrat partiden aday olarak katılmıştır.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, cumhuriyet rejiminin bu dönemde ne kadar büyük bir tehlikeye maruz kaldığını anlatırken yine irtica sembolü Hacı Emin Tahıncıoğlu’nun – soyadı kanunu ile Tahıncızade Hacı Emin Efendi’nin yeni ismi- dilinden şu satırları okuyucuya aktarmaktadır: “Hacı Emin Efendi, yolu düşüp de (Millet Bahçesi)’nin önünden geçerken gözü Atatürk’ün büstüne ilişir ilişmez mekruh bir şey görmüşçesine başını çeviren ve her defasında, can ve gönülden bir “Lanetullahı Aleyh” demeyi unutmayan bir adamdı”. Yazar bu bölümde etrafı saran sayıları gittikçe artan ve kendi değimiyle İstanbul sokaklarını yabani otlar gibi saran kara sakallı kimselerden bahsetmektedir ve bir Atatürk büstünün yıkılması olayını tüyler ürpertici bir şekilde okuyucuya aktarmaktadır.
Yazarın aydın kesimi temsil eden karakteri Fuat romanın bu bölümünde karşımıza ruh haliyle çıkmaktadır. Fuat karakteri çocukluğunda medreselerin kapatılmasından Şapka Kanununa kadar birçok inkılap yadırgayan ve hurafeleriyle geleneklerine bağlı nice kimseler görüp tanımıştır. Hatta, bunlar arasında pek yakın akrabaları, bunlar arasında kendi annesi ve ninesi bile vardır. Bu insanlar Fuat gözünde çoğu beş vakit namazını kılan ,Ramazan orucunu tutan ve sayılı günlerde ölülerine Yasin okumayı ihmal etmeyen kimselerdir. Yazar Fuat’ın gözünden bu insanların etrafta dolaşan yabani şekillere giren sözde dindar kara sakallılarla şöyle mukayese etmektedir:” Bu insanların ne hür fikirli bir insan olduğunu bildikleri babasını, ne de ailesinin yeni hayat şartlarına göre yetişen gençlerine karşı herhangi bir ters muamelede bulundukları görünmezdi. Olsa olsa, böylelerine acıyarak bakmakla kalırlardı ve hepsinin yüzü annesinin yüzü gibi tertemizdi, hepsi Atatürk öldüğü gün tıpkı annesi gibi yas tutup ağlamışlardı.”
Romanın son kısmı acı ama ibret verici bir olayla son bulmaktadır. Felsefe öğretmeni Ahmet NAZMİ profesör olmuş ve Fuat ile arası biraz açılmıştır. Hele Şehzade başında eski bir ailenin dayalı döşeli konağına iç güveysi olarak girdikten sonra Fuat’ı iyice küçümser olmuştur. Fuat son akşam geç saatlerde Profesör Ahmet Nazmi’nin mektupla daveti üzerine evlerine bir ziyarette bulunmuştur. O gece Fuat, Ahmet Nazmi ve eşine ruh haletini aktarırken çevresindeki yobazların sayılarının gün geçtikçe arttığını, bir çığ gibi üzerlerine geldiklerini, pek yakında bütün heykelleri, anıtları sütun ya da kitapları talan ettikten sonra evlerin içine müdahele edeceklerini anlatmıştır. Hatta Fuat bu yobazların kendileri gibi olmayanlara katli vaciptir damgasını vurup onları öldüreceklerini bile söylemiştir.
Fuat’ın o gece söylediği sözler arasında göze en çarpan ifadeler yazar tarafından şöyle aktarılmaktaydı okuyucuya:” … ve etekleri altında ya bir kazma ya da bir satır gizleyip taşırlar. Bu vahşi aletlerle şimdilik sinsi sinsi Atatürk’ün heykellerine saldırıyorlar; yarın açıktan açığa O’nun yolunda yolunda yürüyenlerin kellelerini uçurmaya kalkışacaklardır. Bunu da hissediyoruz; Ahmet Nazmi Bey de bunu benimle birlikte, benim kadar hissetmekte, bundan benim kadar korkmaktadır.Fakat ne de olsa serde bir entelektüellik gururu var. Korkumuzu belli etmek istemiyoruz ve bunu örtmeye çalışıyoruz. Bizden ötede ise, ne tehlikeye karşı tedbir alma iradesi, ne tehlikeyi olduğu gibi görme istidadı… bizden ötede yalnız politika var.” Bu satırlarla aydınların çaresizliği hazin bir şekilde tasvir edilmiştir.
Nitekim o gece ateşli konuşmalar ardından Fuat rahatlamak için kendini gecenin karanlığına bırakmış ve sokağa fırlamıştır. Arkasından yetişen Ahmet Nazmi ile sessizlikte ilerlerken işittikleri bir uğultuya doğru yönelmişlerdir. Dönemin tekkelerinden birinde ayin yapan kişilere içinde bulunduğu ruh hali ile müdahale eden Fuat ve Ahmet Nazmi çıkan arbede sonucu öldürülmüşlerdir. Böylece Fuat gibi aydınların korktuğu hazin son başlarına gelmiştir. Bu olayın aktarıldığı satırlarda Atatürk Cumhuriyetinde bağnazlığın, nasıl öldürücü bir silah olabileceği ibretle anlatılmaktadır.
Ömer Hayyam, Dörtlükler
Ömer Hayyam, Dörtlükler, Rubailer, Sabahattin Eyüpoğlu
Asıl adı Gıyaseddin Ebu'l Feth Bin İbrahim El Hayyam olan Ömer Hayyam 18 Mayıs 1048'de İran’ın Nişabur kentinde doğmuştur. Çadırcı anlamına gelen soyadını babasının mesleğinden almıştır. Fakat o soyadının çok ötesinde işlere imza atmıştır. Yaşadığı dönemde dahi İbn-i Sina'dan sonra Doğu'nun yetiştirdiği en büyük bilgin olarak kabul edilmiştir. Tıp, fizik, astronomi, cebir, geometri ve yüksek matematik alanlarında önemli çalışmaları olan Ömer Hayyam için zamanın bütün bilgilerini bildiği söylenirdi. Elde bulunan ender kayıtlara dayanılarak Ömer Hayyam'ın çalışmaları şöyle sıralanabilir:
Yazdığı bilimsel içerikli kitaplar arasında Cebir ve Geometri Üzerine, Fiziksel Bilimler Alanında Bir Özet, Varlıkla İlgili Bilgi Özeti, Oluş ve Görüşler, Bilgelikler Ölçüsü, Akıllar Bahçesi yer alır. En büyük eseri Cebir Risalesi'dir. On bölümden oluşan bu kitabın dört bölümünde kübik denklemleri incelemiş ve bu denklemleri sınıflandırmıştır. Matematik tarihinde ilk kez bu sınıflandırmayı yapan kişidir. O cebiri, sayısal ve geometrik bilinmeyenlerin belirlenmesini amaçlayan bilim olarak tanımlamıştır. Matematik bilgisi ve yeteneği zamanın çok ötesinde olan Ömer Hayyam denklemlerle ilgili başarılı çalışmalar yapmıştır. Nitekim, Hayyam 13 farklı 3. dereceden denklem tanımlamıştır. Denklemleri çoğunlukla geometrik metot kullanarak çözmüştür ve bu çözümler zekice seçilmiş konikler üzerine dayandırılmıştır. Bu kitabında iki koniğin ara kesitini kullanarak 3. dereceden her denklem tipi için köklerin bir geometrik çizimi bulunduğunu belirtir ve bu köklerin varlık koşullarını tartışır. Bunun yanı sıra Hayyam, binom açılımını da bulmuştur. Binom teoremini ve bu açılımdaki katsayıları bulan ilk kişi olduğu düşünülmektedir. (Pascal üçgeni diye bildiğimiz şey aslında bir Hayyam üçgenidir). Öğrenimi tamamlayan Ömer Hayyam kendisine bugünlere kadar uzanacak bir ün kazandıran Cebir Risaliyesi'ni ve Rubaiyat'ı Semerkant'ta kaleme almıştır. Dönemin üç ünlü ismi Nizamülmülk, Hasan Sabbah ve Ömer Hayyam bu şehirde bir araya gelmiştir .
Gerek Hayyam'ın zamanında, gerek sonraki zamanlarda yazılan kaynaklarda çağının bütün bilgilerini edindiği, o alanlarda derin tartışmalara girdiği, fıkıh, ilahiyat, kıraat, edebiyat, tarih, fizik ve astronomi okuttuğu yazılıdır. Ebu'l Hasan Ali El-Beyhaki onun çok bilgili bir kimse olduğunu, fakat müderrislik hayatının pek başarılı olmadığını bildirir. Ayrıca Zemahseri ile uzun boylu tartışmalara giriştiğini, onun derslerine bile devam ettiğini, Zemahşeri'yi, bilgi bakımından beğendiğini yazar.
Hayyam'ın fizik, metafizik, matematik, astronomi ve şiir konularında değişik eserleri vardır. Bunlar arasında İbni Sina'nın Temcit (Yücelme) adli eserinin yorum ve tercümesi de yer alır. Zamanında, bir bilgin olarak ün kazanan Ömer Hayyam'ın edebiyat tarihindeki yerini sağlayan, sonraki yüzyıllarda da doğu dünyasının en büyük şairlerinden biri olarak anılmasına yol açan Rubaiyat'ıdır (Dörtlükler). Ömer Hayyam, İran ve doğu edebiyatında rubai türünün kurucusu sayılır. Sonraları aralarına başkalarının eserleri de karışan bu rubailer iki yüz kadardır. Hayyam, oldukça kolay anlaşılan, yumuşak, akıcı, açık ve seçik bir dil kullanır. şiirlerinde gerçekçidir. Yaşadıkları, gördüklerini, çevresinden, zamanın gidişinden aldığı izlenimleri yapmacığa kapılmaksızın, olduğu gibi dile getirir. Ona göre, gerçek olan yaşanandır, dünyanın ötesinde ikinci bir dünya yoktur. İnsan, yaşadıkça gerçektir, gerçek ise yaşanandır. En şaşmaz ölçü akıl ve sağduyudur. İnsan bir akıl varlığıdır. Gerçeğe ancak akıl yolu ile ulaşılabilir.
Ömer Hayyam pervasız olarak söyleyebilen bir kişiliğe sahiptir. Şiirlerinde halkın anlamadığı kelimeler kullanmamıştır. Düşüncede yaptığını dilde de yapmış bütün büyük adamlar gibi o da halkın anlayabileceği kelimeler kullanmıştır. Hayyam doğulu bir düşünce ve şiir adamı olmasına rağmen gerçek değerini daha ziyade batıda bulmuştur.
Ömer Hayyam’ın hangi şiirlerinin kendisine ait hangilerinin ait olmadığı hakkında kesin bir hüküm bulunmamaktadır. Zamanındaki bir çok şairin kendilerinin söyleyemediği şeyleri yahut kendi adları ile inandırıcı olmaz sandıkları şeyleri Hayyam’a söylettikleri ve kendi içlerini döktükleri değerlendirilmektedir.
Hayyam’ın şiirleri incelendiğinde genellikle varlık, yokluk, tanrı, aşk ve şarap konularına eğildiğini görmekteyiz. Şiirlerinin yapısı genellikle dörtlükler biçimindedir. Şiirlerinden örnekler verilecek olursa;
Ey özünün sırlarına akıl ermeyen;
Suçumuza, duamıza önem vermeyen;
Günahtan sarhoştum, ama dilekten ayık;
Umudumu rahmetine bağlamışım ben.
Yukarıdaki şiirinde görüldüğü gibi tanrının bilinmezliğine değinmekte ve ona dilekte bulunmaktadır. Fakat isteklerine ve dualarına cevap bulamadığı anlaşılmaktadır. Kendisini şaraba verdiğini fakat istek ve dualarının bitmediğini yinede umutlarını tanrıya bağladığını belirtmektedir.
Tanrım bir geçim kapısı açıver bana;
Kimseye minnetsiz yaşamak yeter bana;
Şarap içir, öyle kendimden geçir ki beni
Haberim olmasın gelen dertten başıma.
Bu şiirinde de Hayyam kimseye muhtaç olmadan yaşamak istemekte ve bunun için tanrıya dua etmektedir. Hayatın dert ve sıkıntıları ile yaşamak kendisine zor gelmekte ve bu dert ve tasalardan uzak kalmak maksadıyla kendisini şaraba vermektedir. Böylece kendinden geçerek hayatın meşgalelerinden uzak kalacağını düşünmektedir.
İçin temiz olmadıktan sonra
Hacı hoca olmuşsun, kaç para!
Hırka, tespih, post, seccade güzel;
Ama Tanrı kanar mı bunlara?
Hayyam burada insanların iç güzelliğe sahip olmaları gerektiğine inanmaktadır. Görünüş ve üzerine giyilen kıyafetlerin iç kirliliklerini örtemeyeceğini düşünmektedir. Yaşadığı dönemlerde insanların dini kisve ile hareket ettiklerini ve görünüşte dindar gözüküp aslında olmadıklarını değerlendirmektedir. Fakat bu insanların kendilerini ve diğer insanları kandırdıklarını tanrıyı kandıramayacaklarını belirtmektedir.
Beni özene bezene yaratan kim? Sen!
Ne yapacağımı da yazmışın önceden.
Demek günah işleten de sensin bana:
Öyleyse nedir o cennet cehennem?
Şiirde Hayyam Allah’ın insanları özene bezene yarattığından ve kader inancından bahsetmektedir. Fakat Allah’ın her şeyi, öncesini ve sonrasını bildiğinden kendi işlediği günahlardan dolayı da Allah’ı sorumlu tutmakta ve kader inancını sorgulamaktadır. Dolayısıyla insanın hayatta işlediği hatalardan yargılanmaması gerektiğine inanmaktadır. Aslında Hayyam günah işlediğini bilmekte ve korku duymaktadır.
Cennette huriler varmış, kara gözlü;
İçkinin de ordaymış en güzeli.
Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz:
Bak, bir yanda şarap, bir yanda sevgili.
Şiirde Hayyam’ın aslında iyi bir dini bilgiye sahip olduğu görülmektedir. Fakat uygulama bakımından pek dini kurallara uymadığı gününü gün ettiği ve şarap ve kadınlardan uzak durmadığı anlaşılmaktadır. Cennetle dünyada yaşadıklarını kıyaslayan Hayyam kendisinin zaten cennette yaşadığını düşünmektedir.
Kim görmüş o cenneti, cehennemi?
Kim gitmiş de getirmiş haberini?
Kimselerin bilmediği bir dünya
Özlenmeye, korkulmaya değer mi?
Hayyam bu şiirinde cennet ve cehennemi sorgulamaktadır. Her ikisi de bilinmezliğe ait olan unsurlardır. Dolayısıyla insanların cennet sevdası ve cehennem korkusu ile yaşamalarına bir anlam verememektedir. Çünkü bu yerlerin olup olmadığına dair insanların kesin bir bilgiye sahip olmadıklarını düşünmektedir. İnsanların bu kavramlara karşı neden bu kadar duyarlı olduklarına anlam verememektedir.
Etiketler:
Dörtlükler,
edebiyat,
indir,
Ömer Hayyam,
pdf,
Rubailer,
Sabahattin Eyüpoğlu,
şiir
27 Şubat 2013 Çarşamba
Tarihimiz ve Biz, İlber Ortaylı
Osmanlının klasik dönemini, XVIII. ve XIX.asırlardaki toplumsal ve siyasal panoramayı, bugünkü Avrupa’yı var eden koşulları, Türk, Rus ve Japon modernleşme yolculuklarını, kısacası dünya medeniyetinin kökenlerini anlatıyor.
Tarih yapan milletlerden biri olarak biz Türkler tarih bilincine ne derece sahibiz? Geçmiş belgelerimize ne kadar yakın, ne ölçüde uzağız? Prof. Dr. İlber ORTAYLI derin vukûfiyeti, benzersiz üslubuyla bizi tarihimizle tanıştırıyor, yüzleştiriyor ve tarih yapan bir milleti geçmişiyle buluşturuyor.
“Tarihimizi okudukça kendimizi daha çok sevecek ve geçmişimize daha çok ısınacağız!”
Toplumsal bilinci şekillendiren en önemli unsur, geçmiştir. Bu sebepten kimliğin en önemli parçası, en vazgeçilmez unsuru olan tarihi iyi bilmemiz gerekiyor. Uygar milletler, özellikle XVIII. Asırdan itibaren tarih eğitimine son derece önem vermişlerdir. Oysa Türkiye’de tarih bilincinin henüz inşa halinde olduğunu kabul etmeliyiz. “Bizim tarihimiz Cumhuriyet’in kuruluşuyla başlar.” yorumu, bizim tarihsel ve toplumsal kimliğimizin oluşumunu izah edemez. 700 yıllık Osmanlı tarihini görmezlikten gelemeyiz. Fatih’in imparatorluğu, Bosna’dan Doğu Anadolu’ya kadar uzanmakta, Deşt-i Kıpçak ve Ukrayna ovalarına kadar Kırım’ı içermekte; güneye, Suriye sınırına dayanmaktadır. Ondan sonraki 50 yılın içerisinde bu sınır, ikiye katlanır.
Türkler, arasında üç büyük dine mensup insan vardır. Karaylar Yahudi, Gagavuz Türkleri Ortodoks Hıristiyanlardır. Bizim Çanakkalemiz vardır. Her ülkenin tarihinde böyle zaferler yoktur. Bize Rumeli’yi kaybettiren Balkan Harbi sonrasında gelen muhacirler bugün Türkiye’deki nüfusun en az dörtte birini oluşturuyorlar.
Türkiye tarihî bir ülkedir, maalesef tarihçi bir ülke değildir. Türkler tarihi yapan uluslardan biridir ama Türkiye tarih bilimine gerekli özeni göstermiş bir ülke değildir. Bunun yanında bu bölgedeki hiçbir kavmin tarihini Türklersiz incelemek mümkün değildir. Türkçe bilmekse, Osmanlıca belgeleri okuyabilmek demektir. Bilim âleminin gözünde Türkçe biliyor sayılmanız için belgeleri okuyabilmeniz gerekir. Eskiden tarih, antropoloji, uluslararası ilişkiler gibi dallarda doçent olmak için Osmanlıca imtihanından geçirilirdi. Ne yazık ki Türkiye’deki sosyal bilimcilerin 70-80 sene önceki metinleri okumamak, bunlarla ilgilenmemek konusunda büyük bir ısrarı var. Aynı şey diğer coğrafyalar için de geçerlidir. Latince bilmeden Macar tarihi çalışılmaz mesela. Ya da orta Yunancayı bilmeden Bizans tarihçisi olunamaz. Bu anlamda ülkemizde ciddi bir filoloji uzmanı eksikliği var. Oysa tarih bilimi, filolojiyle yapılır. Türkiye’de filolojik yanı şiddetle tamamlamak lazımdır, hiç kaçarı yok, yüklü bir filolojik malumatınız olacak ve okuyacaksınız.
Filoloji bakımından kuvvetli olmayan bir kavim, Batı medeniyetine girmiş değildir. Batı medeniyetini diğer medeniyet çevrelerinden tefrik eden iki vasıf vardır: Bunlardan bir tanesi filoloji, diğeri musikidir. İslam Orta Çağı’nda büyük İslam âlimlerinin çoğu İbranca ve Aramca bilirdi. Mesela ünlü hadis âlimi Buhari, İbranca bilirdi ki İsrailiyat’ı bu sayede tefrik edebilirdi. Yine de tam manasıyla filoloji yapanlar, Batılılardır. Örneğin, XVII. asırda 14 yaşında iki Fransız çocuk, hayatta Türkiye’ye gelmemelerine rağmen Türkçe öğreniyorlar. Gene XIV. Louis devrinin bilim adamlarından biri, Çin metinlerini okuyup içinden Türklerle ilgili bölümleri çıkarıyor. Bir Fransız, Sinoloji[1]çalışıyor, Türklerle ilgili bölümleri ayırıyor; bizse onun yaptığı neşriyatı Hüseyin Cahit tercümesi sayesinde öğreniyoruz. Tarihi komşumuzun bizim hakkımızda yazdıklarını tetkik etmek çabamız yok. Gene mesela Arabica, Persica diye Hafız’ı, Sadi’yi tercüme ediyorlar. Hatta Friedrich Ruckert, İran şairlerini çevirmekle de kalmıyor, çevirisini Almancada aruz vezni kullanarak yapıyor. Oysa Doğu’da hiç kimsenin oturup Titus Livius’u, Vergilius’u, Homeros’u vs. çevirdiği yok. Ta ki Tanzimat dönemi geliyor, Fransızca üzerinden tercüme ediliyor bu metinler. Bir devir ve bir medeniyet düşününüz ki, bir yan da Scubert’ler, Beethoven’ler, bir yanda Ruckert’ler… ve bütün bunlara eşlik eden felsefi birikim. İlginçtir, Engels diyor ki: “Hammer denen Alaman –tabir bu- çıkıp da Osmanlı tarihini yazana kadar bizim diplomatların haberi bile yoktu o medeniyetten, bize bir şey vermediler.”
Musul konusu ileri sürülüyor ve deniyor ki, “Bizim Musul’da çok yüksek haklarımız var.” Ama ne tür hakları olduğunun farkında bile değiller. Mesela “havass-ı hümayun” dediğimiz imparatorluk hasları vardır. Padişahın özel mülkü görünen şeylerdir bunlar. Onların statüsünü etüt etmeden, ne olduğunu bilmeden kulaktan dolma sözlerle konuşuyoruz.
Türkiye’de, İnönü Ansiklopedisi ve İslam Ansiklopedisi dışında gerçek anlamda ansiklopedi de yoktur. Çoğu çok hızlı çevrilmiştir, telif edilirken vahim hatalar yapılmıştır. Dolayısıyla ansiklopedilere bakarak tez ileri süremezsiniz.
“Tarih nasıl yazılır?” dediğinizde genelde söylenen şudur: Osmanlı’daki “vakayiname”ler vardır, bu kronikleri okursunuz. İkincisi, vergi defterlerine bakarsınız. Mahkeme kayıtlarına bakarsınız, toprak kayıtlarına bakarsınız, bu böyle gider. Nihayet denir ki: “mektuplara bakarsınız.” Bizde böyle bir şey maalesef tam anlamıyla söz konusu değildir. Constantin, İstanbul Şehrini bir Seramoni ile kurdu. 13 Mayıs 332 gününe “Uğurlu gün” dendi. Ama Osmanlı Beyliği böyle bir tarih düşünülerek kurulmuş değil. Yalnız kuruluşu betimleyen bazı vakalar var: Bir tanesi, süzeren statüsünde tabi olunan hükümet tarafından gönderilen sancak. 1440’lara kadar bu devletin kroniği, yani olayları günü gününe yazan vakayinamesi yok. Bu devri anlatan kroniklerin hepsi II. Murat ve Fatih Sultan Mehmet devrine ait. “Yahşi fakih”diye, o devirleri görüp sözlü olarak nakleden, bize meçhul bir tarihçi var. Bizans kronikleri epeyce etüt edilmiş vaziyette. Ve tabii Cenova, Venezia gibi İtalyan devletlerinin kayıtları. Osmanlı tarihi bakımından bunların hiçbiri doğru dürüst araştırılmış değil. Vatikan devlet arşivleri (papalığın arşivleri), dünyanın en eski düzenli arşivleridir ve 1135’ten itibaren düzenli ve zengin raporları vardır. Bütün bu kaynakların hepsini incelemek, bir arada değerlendirmek, maalesef Türk tarihçiliğinin iktidarı dâhilinde olmamıştır. Hiç unutmayalım ki, bu kaynakların bundan sonra tarihçiliğimize dâhil olmaması için bir sebep yoktur. Türkiye bunu yapamıyorsa, bunun sebebi nesillerimizin tarih şuurunun eksik olmasıdır.
Hiçbir Türk tarihçisi o devrin Latincesini öğrenip de gidip o arşivleri okuyup araştırmış değil. Türklerin Dede Korkut Destanı’nın en iyi yazımı bile İtalya’da Vatikan kütüphanelerinde bulundu. Bu, memleketimizin tarih yazımının hazin görüntüsüdür. Osmanlı İmparatorluğu’nu aşağı yukarı 150’nci yahut 140’ıncı kuruluş yıldönümüne kadarki vesikalardan etüt etmekten aciziz. En eski tahrir defterimiz ve en eski kadı sicillerimiz de gene 15’inci asrın 2’nci yarısına aittir. Daha da tuhaf olanı, en eski tahrir defterimiz, bugünkü Türkiye’ye değil, Arnavutluk’a aittir, yani Fatih Sultan Mehmet devrine. Bunu Halil İnalcık neşretmiştir, Halil Hoca’nın böylece Arnavutluk’un milli tarihine yaptığı katkı eşsizdir.
Zamanımızın Avrupa münevveri de maalesef iyi yetişmiyor. Eski kuşağı, İkinci Cihan Harbi’nden evvelkileri hatırlıyorum. Mesela bizim hocalarımızdan biri daha liseyi bitirdiği zaman, Almanca ve Fransızcanın yanında Yunanca ve Latinceyi de tam biliyordu. Hatta daha dinî ağırlıklı liselerde yetişen bazıları İbranca da öğreniyordu. Arabistanlı Lawrence, Hitit dönemi kazıları, Arab edebiyatı bilgisi dallar yanında İngilizcedeki en iyi Iliada ve Odiseus çevirisini yapmıştır. Neticede bugün Osmanlı tarihçiliği maalesef Şark’ın diğer dallarına göre büyük talihsizlik içindedir.
Zaman içinde Diyar-ı Rum’a ‘Anadolu’[2] dedik. Balkanlar’a geçtikten sonra, bu sefer Balkanlar’a ‘Rumeli’[3] dedik. Balkan ismi de Türklerin bıraktığı bir coğrafi tabirdir. Bugün bu ismi kaldırmaya çalışıp Balkanlar’a ‘Güneydoğu Avrupa’[4] diyorlar. XII. Asırda insanlar bizim yurdumuza artık Türkiye demektedirler. İtalyan kaynaklarında bunu görüyoruz. XIV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bugünkü Trakya bölgemiz, kuzey Yunanistan, güney Bulgaristan, doğu Sırbistan, Türk devlet idaresi olan Osmanlı’ya katılacaktır. İşte buradan itibaren Avrupa’daki Türkiye diye bir tarihî mesele ortaya çıkmıştır ve bugün de devam etmektedir.
En son Todor JİVKOV döneminde, Bulgaristan Halk Cumhuriyeti 300 bin Türk’ü bir anda sınırlarının dışına atmış; Edirne’de sınır kapısının önüne yığarak, ‘Gelin, halkınızı alın’ demiştir. Şüphesiz ki bu tür göç dalgaları devletler için büyük sıkıntı yaratır. Ancak bugün tarihçi gözüyle baktığımızda, Türkiye’nin bu gibi göçleri birçok ülkeye göre daha ustalıkla karşıladığını söyleyebiliriz. XIX. Yüzyılın sonlarında Avrupa’daki Türkiye’nin oluşumu bitmiş, sınırlar artık tespit edilmiştir. Bu tarihten itibaren Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’daki topraklarını geri vermiştir.
Balkanların her köşesinde Osmanlı izleriyle karşılaşmamız mümkündür. Mesela Bulgaristan’da Mithat Paşa gibi büyük bir valinin varlığını ve icraatını anlarsınız. Osmanlı, askerî bir imparatorluktur. Ama askerî amaçlarla kurduğu tesisler, iktisadî anlamda da önemli olmuştur. Çünkü imparatorluk askerî gelişmeleri ve yeni teknikleri anında uyarlamak zorundaydı, zira yaşamı buna bağlıydı. Devletin temel unsuru Türklerdir, dili Türkçedir, ordusu Türk dilini kullanmayı ve bu karakteri benimsemeyi sürdürmüştür.
Devşirme dediğimiz sistemle ordunun sadece çekirdek kısmına asker temin edilmiştir. Bürokrasi için de aynı durum geçerlidir. Türk tarihçiler, insanların devşirme usulüyle Türkleştirilmesindeki sürat ve yoğunluğu incelemiş değildir. Bunu daha çok yabancı tarihçiler ve Balkanlılar incelemiştir. Türk evlerine verilerek kendilerine din ve dil öğretilmiş, acemi oğlan olarak yetiştirilmişlerdir. Yönetici olup üst sınıfı teşkil etmek üzere alınanlar ise, Enderun mektebinde, imparatorluğun kültürüne ve ideolojisine göre yetiştirilmişlerdir. Devşirme 2-3 yılda bir yapılır. Sayısı birkaç bin kişi ile sınırlıdır. Bunun da kuralları vardır. Devşirme eminleri, son derece ciddi memurlardır. Seçilecek kişileri, simalarından tanırlar, karakter okurlar. Şehir çocukları devşirilmez. Devşirilenlerin en iyileri Enderun’a kaydırılıp büyük devlet adamları olarak yetiştirilirler. Türk çocukları da bu devşirme kurumunun muhatapları olmuştur. Mesela, Kuzey Afrika’daki dominyonlara gidenler, kul sınıfından Anadolulu çocuklardır, Türklerdir. Bunu götürdükleri kültürel öğelerden biliyoruz.[5]Devşirmeler, alındıkları ordu içinde tamamen merkezî dile, dine ananeye göre yetiştirilirler. Kimse burada Sırplı, Moralı, Bulgar veya Gürcü olarak kalmaz. Ayrıca belirli sınıfların ve bölgelerin insanları devşirilir. Kapadokya yöresi ahalisi inşaat işçiliğinden iyi anladıklarından İstihkâm sınıfı diyebileceğimiz mimarî sınıfı bunlardan devşirilir. Eğer devşirilen çocuk etnik grubunu hatırlıyor, biliyor ve devam ettiriyorsa da bu mesele edilmez.[6]Vezirlerimizden Hıristiyan bir Arnavut olan Ayas paşa çevresini tanımıştır. Devşirme müessesesi için şu husus bilinmelidir: Bu bir dönemdir ve XVII. asrın ortalarında biter.
Osmanlı ilerleyişi nasıl bir süreçtir? Bu, çağdaş tarihçiler için büyük bir meseledir. Bu konuyu, batı tarihçiliği de halletmiş değildir. Bunun elbette bir sebebi de, yakın ve yaşayan bir tarih olmasıdır. Tarih kesintiye uğramaz; bir sonraki kuşağın hayatında devam eder.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı’daki ilerlemesi üç safhada olmuştur. Birinci safhada anavatanımız kurulmuştur. Sultan II. Murat’ın II. Kosova Savaşı’ndan ve Kosova’daki başarısından sonra Osmanlı Devleti artık yıkılmaz bir imparatorluktur. Türklerin Avrupa’daki hâkimiyetinin çözülüşü açısından, hiç şüphesiz ki II. Viyana Kuşatması sonrası dönem, önemli bir başlangıç noktasıdır. Nihayet XIX. yüzyılın sonundan itibaren, bilhassa Rumeli’deki vatan topraklarının kaybıyla, Türk İmparatorluğu’nun parçalanması süreci başlamış, bu durum gittikçe belirginleştirmiştir.
Haçlı seferlerinin arkasındaki en hırslı amacı, Akdeniz’in en parlak ve zengin kenti olan İstanbul’dur. Yani Haçlılar Hıristiyan kardeşlerinin başkentine göz diker. En trajik ve utanç vericisi dördüncü Haçlı seferidir. 1204 yılının 12 Nisan’ından itibaren 50 yılı aşan bir süre karanlık bir dönemdir. Şehirde yağmalanmadık eski eser kalmadı, insanların ırzı çiğnendi, kadınlar ve çocuklar öldürülüp sokaklara yığıldı. O gün Doğu medeniyetinin en önemli parçası olan Ayasofya gibi bir mabet bile yağmadan nasibini aldı. İstanbul’dan Batı’ya mukaddes emanetler ve heykeller taşındı. Venedik San Marco Meydanı’ndaki dörtlü tunç heykeller, o günkü yağmada çalınan sanat eserlerindendir. Bu seferle Ortodoks elit şehirden atıldı. İmparator ailesinden Komnenoslar[7], Trabzon’a sığındılar. Bu seferlerde Haçlıların Müslümanlarla ilişkileri kötü olduğu gibi, Hıristiyanlarla da iyi geçinmemişlerdir. Haçlıların geçinebildikleri tek Hıristiyan grup, Lübnan’da yaşayan ve o tarihte Katolik inancına bağlı olmayan Marunîlerdir. Bu yüzden Marunîler Doğu Hıristiyanlarının nefretini kazanmışlardır. Bilindiği üzere bir müddet sonra Lübnan Marunîleri Bat kilisesine tabi olmuştur. Ortodoks dünyasında, Rusya’da ve bu yıkıma maruz kalan Helen dünyasında Haçlılık ve Katolisizm, cahil halka kadar inen bir batı nefreti yaratmıştır. Mesela Yunanlılar, hâlen bu dünyaya soğuk bakarlar. Yunanlı vatandaş ve din adamı, Batı kilisesine karşı şüpheler besler. Bu durum Rusya’da ve Slavlar arasında daha da yaygındır.
Haçlıların Bizans’a saldırmasından sonra Doğu Ortodoks dünyası artık Batı dünyasına iyi bakmaz. Neticede 1430’ların sonunda toplanan Floransa Konsili’nde Ortodoks âlemini temsil eden Bessarion, birleşmeyi savunur. Fakat Doğulular burada alınan kararı tanımazlar. Çünkü onlar için Katolik; “gaddar, kan içici, barbar” insan demektir. İstanbul’daki ruhbanların ve aristokratların büyük çoğunluğu “Bunlarla mı birleşeceğiz? Biz burada Kardinal mitrası görmektense Türk sarığını tercih ederiz. Bu Batılılar mı bize ekmek vereceklermiş? Onların vereceği ekmektense Türk kılıcı evladır” diyerek karşı çıkarlar. İşte Türkler bu durumdan istifade etmeyi bilmişlerdir. Osmanlı, Katoliklere karşı Ortodoksları himayesine almış, Ermenilerden yana tavır izlemiştir. Fatih’in ilk yaptığı iş, İstanbul’da bir Ermeni Patrikliği ihdas etmek olmuştur. Bundan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilerin ruhanî lideri, ama bilhassa milletbaşı (etnark) İstanbul Ermeni Patriği olmuştur. Avrupa tarihinin en bilge hükümdarı Fatih, Ghennadius’u çağırıp, büyük bir tören ve iltifatla kendisini Roma-Ortodoks Patriği olarak tayin eder. Bütün Ortodoks milletler ve topluluklar kendisine tabi olacaktır. Bu döneme biz hukuk tarihinde Türk idaresi dönemi (Turkokratia) diyoruz. Kısacası, Türk İmparatorluğu’nun varlığı sebebiyle, İtalya merkezli Roma-Katolik kilisesi ile Ortodoks kilisesinin birleşme ihtimali ortadan kalkmıştır. Bab-ı Âli, din adamlarının ve kilisenin başını tayin ederken, mahallî çevrelerin ve grupların taleplerini dikkate alırdı; aziller konusunda da itirazları göz ardı etmezdi.
Haçlılık, Müslümanlığın yediği son darbedir ve buradan sonra, Ortadoğu’da yeni bir kuvvet olan Türkler, Haçlı Seferleri’nin yarattığı dağıtıcı ve bozguncu havayı düzeltmek için yeni bir fütuhata ve direnişe geçeceklerdir. XIII. asırdan sonra bütün Ortadoğu’da bir Türk ağırlığı hissedilmeye başlanmıştır. Daha sonra, XV. asırda Granada düşer ve Kurtuba elden çıkar. Bu, Endülüs’teki Müslüman hâkimiyetinin sona ermesi anlamına gelir ki üç dine de mensup insanın birlikte yaşayıp üretebildiği Endülüs’ün elden çıkması, beşeriyetin ortak tarihi bakımından büyük bir kayıptır.
Osmanlı İmparatorluğunun doğuya doğru ilerlemesinde çok önemli bir rol oynayan iki savaştan biri olan Otlukbeli savaşında, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ı yenen Fatih Sultan Mehmed, Doğu Anadolu bölgesinin bugüne kadar uzanan kaderini çizmiştir. Otlukbeli, iki Türkmen devleti arasında geçmiş bir kavgadır. Ancak hiçbiri Osmanlı’nın karşısında duramamıştır ki bu önemlidir. Memluklular karşısındaki zaferler de aynı şekilde açıklanır.
Memluk devleti ve askerî yapısı yabana atılmamalıdır. Çünkü Hulagu’nun kan içici fakat ok gibi ordularını, Moğolları durduranlar memluklulardır. Böyle savaşçı bir geleneği olan, Çerkez ve Türk asıllı idarenin hükmettiği bir Mısır devletini, Yavuz Sultan Selim Ridaniye’de ve Mercidabık’ta nasıl ortadan kaldırıyor? Doğrudan doğruya üstün askerî bir teknoloji ile… Unutmayalım ki, Birinci Cihan Harbi’nin çetin günlerinde romantik Kanal Seferi’ne çıkan Cemal Paşa, Sina Çölü’nü, Yavuz Sultan Selim kadar kolay ve kayıpsız geçemedi, çok kayıp verdi. Mevsimi ayarlayamadı; kum fırtınası zamanıydı ve kum gözlükleri olmadığı için askerlerimizin bir kısmı kör oldu, susuzluk çekti. Mısır Seferi, Osmanlı askerî teknolojisinin ama bunun yanında çevre bilgisinin de gelişmişliğini göstermektedir. İran-Osmanlı çatışması, bizim bugünkü İran-Türk gerilimine benzemez. Zira iki tarafta da Türkler yer almaktadır. İran’ı idare edenler, Türkmen Oğuzlardır. Anadolu’ya ve Suriye’ye hükmeden kuvvet, İran’la çatışmak zorundadır. Şah İsmail Türk edebiyatının hürmet edilecek büyüklerinden biridir. Aruz vezniyle tertemiz şiirler yazmıştır. Yavuz Sultan Selim’in şairliğindeyse böyle bir kaygı yoktur. O, İran kültürüyle yetişmiş bir Türk hükümdarı olarak Farsçayı çok sevmektedir. Divanı da öyledir.
Osmanlı Suriyesi; Filistin’i, Lübnan’ı, Antakya’yı ve Şam’ı içerir. Roma devrinde Antakya, bundan kopuk bir parçadır. Bugün olduğu gibi, Araplar diğer kısımlara “Bilad’uş Şam” derler. Şam demek, sadece Şam vilayeti değildir; Halep dışarıda olmak şartıyla bütün Suriye’dir. Antep ve Urfa, Halep’in ayrılmaz parçalarıdırlar. Nitekim Osmanlı döneminde de, daha önceki imparatorluklar zamanında da Halep ile bu kısım bitişiktir. Bu bölgelerin etnik yapısı çok farklıdır. Tipik Suriye’yi Lübnan ile ve Ürdün’ün bir kısmıyla düşünmek gerekir, bu ayrı bir bölgedir. Bu bölgeler, Türkmenlerin yönetiminin hâkim olduğu bir bölge olup Araplaşma faaliyeti tamamlanamamıştır. Bugünkü Arap siyasî coğrafyası, bu tarihin kültürel realitelerine pek uymaz. Bu sınırlar cetvelle çizilmiş bir yapı söz konusudur. Birinci Cihan Harbi’ne girmeseydik, bu bölgeler daha bir süre bizde kalacaktı. Çünkü Balkanlar’ın aksine, buradaki ulusçuluk o derece örgütlü ve silahlı değildi. Çok ilginçtir, bu bölgeler, merkezi hükümetin politikalarıyla, iktisadî, siyasî, içtimaî sistemleriyle Balkanlar kadar iç içe olmamıştır. Ancak kanuni Sultan Süleyman devrinde ve sonraki asırlarda, burada bir Osmanlı mimarisi görülmeye başlar. Bunu bilmekte fayda vardır.
Kanuni devrinden niye İmparatorluk diye bahsediyoruz? Çünkü onun devrinde imparatorluğun vasıfları görülür. Kanuni devrinde bütün bir mimari tek elden çıkmış gibidir. Sadece askerleriyle ve kanunlarıyla değil, mimarisi ve sanatıyla da karşımızda bir Osmanlılık vardır. Bu Karlofça’ya kadar devam eder. Tarihi, antlaşmalarla ve harplerle belirleyip bölümlemek, her zaman isabetli değildir. Ama tarihçimiz için bir dönüm noktasıdır diyebiliriz. Osmanlı, hukukî açıdan, uluslararası ilişkiler açısından kendini değiştirir, romanist bir sistem içine girer. Uluslararası alanda devletler sistemine ve Grotius hukuku’na geçmektedir artık. Bu ne Hıristiyan hukuk anlayışıdır ne de Müslüman… Klasik Roma hukuk anlayışının ürünüdür.
Osmanlı Devleti, Balkanlar’da fethettiği yerlerde köylülerin ve şehirli esnafın vergilerini azalttı. Öncelerde Balkanlar’da bu anlamda bir gelişme yoktu. Osmanlı’nın geçişinden sonra nehirlerin üzerine köprüler[8] yapıldı. Yollara önem verildi. Bu yollar sebebiyle Balkanlar’da ticarette, ziraat ve hayvancılık ürünlerinde gelişme meydana geldi. Bu çok önemli bir şeydir.[9]Anadolu’nun geri kalmasına sebep olsa da, geçen asırlar içerisinde Rumeli’ye daha fazla yatırım yapılmıştır. Bu, XIX. Asırda Balkanlar’daki toprak kaybına kadar böyle devam etmiştir ki bu devir Sultan II. Abdülhamit dönemine rastlar.
Roma döneminde, Balkanlar’da en önemli alt yapı, Arnavutluk kıyısındaki şehirlerden Selanik’e uzanan kara yoludur. Bu, Romalıların bulduğu esaslı bir çözümdür. Bu sayede, Balkanlar’da, deniz yolunun kuzeyinde kalan kara yolundan ulaşım ve asayiş birlikte sağlanmaktadır. Osmanlı işte bu yolu Edirne üzerinden, Tekirdağ yolundan İstanbul’a kadar getirmiştir. İkinci bir kol ise Balkanlar’dan geçmekte, Makedonya’yı içermektedir. Bu sağ ve sol kollar askerî yollardır.
Balkanlar’dan Orta Avrupa’ya kadar iktisadî ve idarî bir sistemin kurulması işte bu sayede sağlanabilmiştir. Aynı şey Anadolu için de söz konusudur. Orta Anadolu’dan geçen yollar, bir yandan Doğu Anadolu’dan Tebriz’e, öbür taraftan Haleb, Şam ve Arabistan’a doğru uzanmaktadır.
Balkan tarihi mevzuu epey sorunludur. Taraflar objektif değildir, kaynaklar kıttır ve bilimsel verilerin incelenmesinden çok, büyük ölçüde spekülâsyonlara dayanır. Başta, yanlış çizilmiş haritalar tarihçileri yanlış yorumlara götürebilmektedir.
Osmanlılık, Katolisizm karşısında gerileyen Ortodoksluğun desteklenmesidir; Sırplar karşısında eriyip dağlara çekilen Arnavut’ların desteklenmesi ve tekrar Kosova’ya yerleştirilmesi demektir.
Osmanlılık, vergi ve angaryayla ezilen köylülerin bir dönem için rahat bırakılması demektir.
Osmanlılık, büyük feodallerin Balkanlar’da ortadan kaldırılıp, küçük feodallerin toplumla bütünleşmesine fırsat tanınması demektir.
Osmanlılık, İtalyan şehirlerinin kendi aralarındaki Doğu Akdeniz rekabetinden istifade etmektir.
Osmanlılık, değişik dinlere ve dillere fırsat verilip, bunların birbirine karşı kullanılması demektir.
İşte bunlar Osmanlı’nın ilerlemesinde çok önemli unsurlar olmuştur.
Osmanlıların Balkanlar’daki hâkimiyeti yaklaşık beş asra tekabül eder. Osmanlı ve Türklük, 1354’te Edirne’nin alınmasıyla, Rumeli’ye adım atmıştır. Rumeli bundan sonra bir vatan olarak inkişaf etmeye başlamıştır. Selanik iki kere fethedilmiştir. 1912 kışının tatsız bir gününde de bütünüyle Yunan ordularına terk edilmiştir. Şimdi Selanik, Yunanistan’ın bir parçasıdır. Oysa Selanik Yunanlı değildi. Orada Helen unsur, en az olanıydı; hâkim unsur Yahudilerdi.[10] 1912’de Selaniğe giren Yunanlılar önce Yahudi mahallesinde etnik temizliğe başlamışlardır. Rumeli’den çekilme de bize ağır bir bedel ödetmiştir. Bu bakımdan Osmanlı inkişafının tarihini çok iyi bilmek zorundayız. “Nasıl bir coğrafyaya adım attık ve o coğrafyadan nasıl çekildik?” sorusunun cevabı önemli. Çünkü Rumeli hâkimiyeti, Türk tarihinin en çok çarpıtılan kısmıdır. Bunun için Türkler Balkan dillerini, Bizans ve Slav tarihini, bu kültürlerin ve Ortodoks Kilisesi’nin tarihini çok iyi bilmek durumundadırlar. Zira ilk kez, Balkanlarda iki ayrı medeniyet, Doğu ile Batı bir araya gelmiştir. Tarihte belki de bu ilktir.
Toparlarsak; Balkanlar’daki hâkimiyetimiz, Ortadoğu’daki hâkimiyetimizden daha uzun ömürlü olmuştur. İkincisi, Osmanlı hâkimiyetinin yapısı ve bünyesi Balkanlar’da daha kuvvetlidir. Mesela Osmanlı, Arap ülkelerinin birçoğunda, merkezî idarenin unsurlarını o kadar kuvvetle yerleştirememiştir. Buna karşılık Bulgaristan’da, Makedonya’da, Trakya’da, hatta Orta Yunanistan’da Osmanlı hâkimiyeti çok tipiktir; idarî yapının bütün unsurlarını içermektedir. Bu yüzdendir ki Balkanlar’da Osmanlılığın izleri silinemiyor. Bunun için, çok daha uzun bir zaman vandalca gayretler gerekiyor. Gerçi bu kısmen yapılmaktadır.
Türk Devleti, XII. asırdan beri sistem dışı dinî hareketler e son derece kuşkuyla bakmaktadır. Çünkü burada devlet hayatı ön plandadır. Mesela Hurufîler… Ne zaman ki devletin içine sızmaya başlamışlardır, işte o zaman Sadrazam Mahmut Paşa buna dayanamamış, Hurufîleri toplayıp yakmıştır. Bu ceza da İslam’dan hareketle verilmemiş, büyücü olarak değerlendirilip cezalandırılmışlardır. Aslında Sadrazam, eski bir Hıristiyan ve ruhban ailesinden gelmektedir. Hurufîlere karşı uyguladığı sert ceza, herhalde buradan ileri gelmektedir. Din bilginleri, Dürzîleri şiddetle İslam’ın dışında bir inanç grubu olarak değerlendiriyorlar. Ancak, aynı şey Yezidîler ve Nusayrîler için söylenemez, zira devletin şiddetine maruz kalmamışlar. Demek ki devlet, reel siyasî duruma karşı gizli bir yapılanma içine girenlere sert davranmıştır. XIX. Yüzyılda ise, devletle problem yaşamış gruplar görmezlikten gelinir. Mesela Ahmet Cevdet Paşa, Anadolu Alevîliği’nden söz etmez. Bu, daha çok, geçmişte yaşanmış bir yarayı, aile içi bir bölünmeyi örtme çabası olarak okunabilir.
Hilafete ısrarla sahip çıkanlar, XVII. ve XIX. Yüzyıllar arasındaki padişahlardır. Hilafetten maksat, İslam dünyasında bir öncü olarak algılanmaktır ve Hicaz’ın hâkimi olmak gibi bir niyet, hilafeti önemli kılmış ve XVI. asırda yavuz Selim’in seferleriyle bu gerçekleşmiştir. Doğrusu hac işleri, o günün şartları içinde bugünkü Suudilerden çok daha başarılı bir şekilde yürütülmüştür.
Şark ve Türk tarihinde evlilik yoluyla toprak genişletme bir istisna dışında pek görülmez. Sultan Murad-ı Hüdavendigâr…[11]Diyebiliriz ki Şark devletleri, Avrupa’nın aksine bilhassa Türk-Osmanlı Devleti fütuhatla büyür, evliliklerle değil. Evliliklerle genişlemenin tipik örneği Avusturya’dır. İspanya’dır. Macaristan’dır.
XVII. yüzyılda Girit’in alınmasıyla ancak Akdeniz’in doğusu bir Türk gölü haline gelmiştir ki bu hâkimiyet, aşağı yukarı XIX. yüzyılın sonuna (son çeyrek) kadar devam etmiştir. Akdeniz adaları korsan deniz üsleriydi; Osmanlı donanmasının yayılmasını ve deniz ticaretini engelliyorlardı. Bunun için, Akdeniz’in Türk gölü haline gelmesi gibi bir hüküm üzerinde ihtiyatla durmalıyız. Bu Akdeniz gölü, bütün Akdeniz anlamına gelmiyor: Malta, Sicilya, Korsika gibi üsler hiçbir zaman elimizde olmadı.
XVI. yüzyıl boyunca Avrupa, muntazam daimî ordulara sahip değildir. Avrupa’nın son muntazam daimî ordusu Macar Krallığı’nındır.[12] Ağustos 1526’da Mohaç Meydan Muharebesi’nde, bu devlet ve ordu ortadan kalkmıştır. Mukaddes Roma Germen tacını giyen o büyük Macaristan bir anda yok olmuş yerini Türkler almıştır. Macar tacının üzerinde hak iddia eden Avusturya Büyük Dukalığı ve arkasındaki Alman İmparatorluğu bu konuda Türklerle uzun bir çatışmaya girecektir.
XVI. yüzyıl boyunca, Orta Avrupa’da hâkim bir kuvvet durumundadır. XVI. yüzyıla geçerken Osmanlı’nın askerî gücü ve teknolojisi henüz üstün durumundadır. Bu hâkimiyeti, ateşli silahları çok iyi kullanan teknolojisiyle gerçekleştirmiştir. Afrika devletleri, o dönemde Osmanlı tarafından yönetildiklerini bile ileri sürmektedirler. Niçin? Çok açıktır. Demek ki İslam dünyası, Türklerin hanedanı ile aynileşmiştir. Bu dönemde Hilafetin Türklere ait olamayacağı Kureyşlilere ait olduğu görüş Arap kaynaklı bir görüştür. Pratikte fazla taraftar bulmamıştır. Çünkü kılıç ve kuvvet Osmanlı’nın elindedir.
Kanuni sonrası Osmanlı hâlâ üç kıtadadır ve Avrupa devletleri ile ilişkilerde taviz vermeye yanaşmayan bir diplomasiye sahiptir. Osmanlı, Fransa ile Bourbon ve Habsburglu arasındaki kavgayı ustalıkla körüklemektedir. Ayrıca, XVI. yüzyıl Avrupası’nı saran Protestan-Katolik çatışmasında Osmanlı, Protestanlar lehine bir kışkırtıcılık yapmaktadır. Macaristan’ın geniş kısmı olan Erdel’de Lutherci mezhebe hamilik siyaseti izlemektedir. Bu dönemde bloklar arasındaki çatışmayı körüklemek, Osmanlı politikasının şiddetle kullandığı bir tekniktir.
Osmanlı İmparatorluğu’nu XVI. ve XVII. asır boyunca meşgul eden iki olaydan birisi, Avusturya savaşları; ikincisi de meşhur İran harpleridir. Osmanlı, Sultan III. Mehmet devrinde Tuna’yı aşmış, bugünkü Çekya’nın sınırlarına dayanmıştır. İran harpleri; Osmanlı ordusu için son derece yıpratıcı olmuştur. Çünkü bu savaşlar, çok sorunlu bir coğrafyada cereyan etmiştir. Tarihimizde Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, bilhassa IV. Murat hakikaten zor şartlarda, uzun harpleri, seferleri yürütebilen önemli mareşallerdir. Maalesef bizim tarihimizde, bu hükümdar portreleri yeterince ciddiyetle çizilmiyor. Daha da kötüsü şu: Büyük edebiyatçılar, romancılar bu anlamda tarih çalışmıyorlar. Oysa bu çok önemli tarihî şahsiyetler, edebiyatın o incelmiş diliyle, romanın o derinlikli dünyası içinde verilebilir, tarihî bir şahsiyet olarak portreleri çıkartılabilir. Tarih, tiyatromuz ve sinemamıza yeterince konu olamıyor, istenen derinlikte ve sahihlikte işlenmiyor. Bunun büyük bir eksiklik olduğunu bilmemiz gerekiyor.
Otuz Yıl Savaşları’ndaki orduların yağmacılığının yaşandığı ortamda, Avrupa’da Türk ilerleyişi daha anlaşılır hale gelir. Çünkü Türk ordusu menzillerinden bir disiplin içinde geçmektedir. Geçtikleri yerleri yağmalamak gibi bir huyları yoktur. Köylüler, Osmanlı ordularının ihtiyaçları için, bir vergi şekli olarak “sürsat” dediğimiz sorumlulukla mal pazarlar. Bunu bölgenin kadınları düzenler. Ayrıca ordunun yanında, bir ordu esnafı takımı yürür; bunlar kayıtlı, defterli, disiplinli ve sorumlu insanlardır. Ordunun disiplini ve konaklayacağı yer bellidir. Güzergâhtaki köprüler ve suyolları tamir edilir. Bizim bugün bilmediğimiz askerî bir teknoloji kullanılır.
Osmanlı savaş düzeni, padişahın da muharebeye gitmesini öngörüyordu. Padişahın olmadığı yerlerde mutlaka aksaklıklar çıkmıştır. Başkomutanın yetkileri sonsuzdur. Para basma yetkisine bile sahiptirler. Viyana’da taktik ve stratejik hatalar sebebiyle yenilgi kaçınılmaz olmuştur. Başta Osmanlı ordusu geri çekilmeyi (ricat) bilmiyordu. Bunu yani düzenli geri çekilmeyi ancak İstiklal Savaşı yıllarında yapabilmiştir.
Viyana Kuşatması yıllarında Avusturya, Alman İmparatorluğu’nun bir parçasıdır ve söylendiği gibi bu yüzden tarih boyunca Almanya ile bir dostluğumuz da yoktur. Türk ilerleyişine karşı Avrupa’da propagandist bir edebiyat geliştirilmiştir. Avrupa tarihinde ilk kez el ilanları ve küçük risaleler basılıp dağıtılmıştır. Matbaa, ilk kez Türk ilerlemesine karşı yaygın bir şekilde kullanılmış, adeta kitle iletişim aracına dönüştürülmüştür. “Türkler nasıl çocuk keserler, kadınları nasıl öldürürler, adamları nasıl kesip kızartırlar” gibi uyduruk gravürler kullanılmıştır.
Anti-Türk edebiyat, Protestanlarda Lutherci bir görüşle başlamıştır. Protestanlar anti-Türklük ve anti-Müslümanlık söylemiyle Katolikleri bastırmışlar; bu üslubun başını da Luther çekmiştir. Unutulmasın ki, Luther anti-semitizmin babasıdır. Luther kadın karşıtı bir din görevlisidir. Almanca konuşulan bölgelerde, müthiş bir anti-Türk edebiyatı yerleşmiş, bir Türk tipi çizilmiştir. XVIII. yüzyıl Avusturya halk resimlerinde görülür. Türk; çok kurnaz, çok zeki, şeytan gibi biridir. İspanyol aslana, İngiliz ve Alman ata, Rus Moskof’u eşeğe, Türk ise tilkiye benzetilir. Daha da ilginci, böyle bir tabloda Türk ile Yunan aynı kişilikte görünürler. Halk kitleleri, Yunan ile Türk’ü ayırt edememektedir. Ortodoks kilisesine atfedilen birtakım unsurlar ve karalamalar Müslümanlık için de söz konusu olmuştur. Müslümanlık Türklük ile bir görülmüştür.
Viyana Kuşatması, Doğu-Batı arasında onulmaz ayrımlar oluşturmuştur. İşte bu yüzden Batılılaşma konusu son derece zor bir meseledir. Türkiye, Batı karşısında nasıl bir vaziyet alacak, hangi safhalardan geçecek, kültürel değişimini nasıl tamamlayacak? Politik bakımdan bunu nasıl tamamladı? Bu soruların cevaplarını aramalıyız. Batı hukuk sistemine geçiş, aynı dünyada yaşıyor olmanın gerektirdiği uyumluluk şartlarından biridir. Batılı da doğulu da bunu yapmak zorundadır. Özellikle de ticaret bunu gerektirmektedir. Dolayısıyla Osmanlı Batılılaşması kaçınılmaz olmuştur. Bu konuda İslam dünyasının Türkiye’ye karşı geliştirdiği tenkitler asılsızdır, hiçbir geçerliliği yoktur. Türk batılılaşmasını “sömürgeleşme” ve “hainlik” ile yorumlamak ucuz bir yorumdur. Bu şekilde ne yazık ki kitleler, tutarlı bir toplum ve tarih analizinden uzaklaşıyor.
Bizim topraklarımız, tarih boyunca mültecilerin sığındığı bir yer olmuştur. Macar bağımsızlık hareketinin önderi Ferenc Rakoçi’nin kuvvetleri de bize sığınmıştır, Büyük Petro’dan kaçanlar da. Kars ve Balıkesir civarında Rus köyleri olduğu biliniyor. Batı’dan gelen kadrolar Türkiye’de neler yaptı? Mesela 18 asırdan beri, hasetsen XIX. yüzyılda Macarlar ve 1848 ihtilali esnasında Osmanlı’ya sığınan Polonyalı mülteci kalabalıkların tarihi ayrıntılarıyla incelenmelidir. Mısır Valisi Mehmet Ali paşa’nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki kuvvetlerin Kütahya’ya kadar ilerledikleri zaman Osmanlı kendisine sığınanları geri vermiyor. Sığınmacılar bu fedakârlığı görüyorlar. Bundan olsa gerek, derin bir bağlılık hissi içinde kendilerini bu topraklara adıyorlar ki bunlar, koyu Macar ve Polonya milliyetçileridirler, bunun için Avusturya’ya başkaldırmışlardır. Adeta kendileri için yapılmış fedakârlığı karşılıksız bırakmamak babında Türklük için Müslümanlığı kabul ediyorlar. İşte Osmanlı bu sayede, sayısını bilmediğimiz nitelikli insanlar, modernleşmesinde vazife alacak kalifiye elemanlar bulmuş oluyor. Tesis edilen Macar ve Polonya köyleri modern ziraatı geliştirmiştir. Mesela Mithat Paşa gittiği vilayetlerdeki başarısını bu adamlar borçludur. Bu insanlardan teknisyen olanları, kanalların inşasını idare ediyor, yolları yapıyorlar. Rumeli’den gelen çalışkan ve bilgili muhacir kitleler, demiryolu hattına yerleştirilmekte, Anadolu tahıl ambarı haline gelmektedir. Bu sayede Yunan muharebesinde Türkiye ilk kez kendi ürettiği Anadolu buğdayıyla askerini besleyecektir. Bu sığınmacılar sayesinde Osmanlı birden bir teknotrat sınıfı bulmuştur. Macar ve Polonyalı olan bu insanlar, haritacılıktan topçuluğa, kimyagerlikten ressamlığa kadar Osmanlı cemiyetinin ihtiyacı olan kadroları meydana getirmişlerdir. Bu, Osmanlı için bir talih olmuştur.
Mültecilerden bir kısmı Müslüman olmuş ama hepsi Osmanlı toplumuna intibak etmişlerdir. Mesela Polonya’dan iltica eden General Jozef Bem, Müslüman olmuş ve Murat Paşa adını almıştır. Generallerden Kosiyevskyi Sefer Paşa adını almıştır. Çok önemli albaylardan biri olan Konstantin Borzecky, Mustafa Celaleddin ismini almıştır ki Nazım Hikmet’in dedesi olan bu zat, sonradan general, yani paşa rütbesiyle Karadağ muharebesinde şehit düşmüştür. İltica etmiş bu insanlar, Osmanlı cemiyetinde yeni bir sınıfın ve yaşam tarzının gelişmesine de ön ayak olmuşlardır. Şair Nigar hanım, Macar Süleyman Paşa’nın kızıdır. Kadınlı-erkekli salon geleneğini geliştirmiştir. Ignacz Kunoş gibi bir Macar Türkolog bile, Nigar Hanım’ın bu yöndeki rolünü ortaya koymaktadır. Medreseden gelme Ahmet Cevdet Paşa’nın kızları –en başta Fatma Aliye Hanım- tıpkı Nigar hanım gibi edebî ve ilmî faaliyetlerin içinde olmuşlardır.
Türk Batılılaşmasının özelliği, ordunun ve sivil bürokrasinin etrafında gelişmiş olmasıdır. Batılılaşmaya gönüllü girişmiş sivil ve askerî bürokrasi bu süreci temellendirmiştir. Bu mevzuda bize benzeyen iki ülke daha vardır: Uzakdoğu’daki Japonya ve yanı başımızdaki Rusya.
XVIII. asırdasınız, ordularınız Avusturyalılarla ve Ruslarla kavga ediyor, karşınızdaki ordular modern dönemin kışlalarına, bitişik harp nizamına, topçuluğuna ve mühendisliğine sahip. Bunlarla baş etmeniz ancak bir şekilde mümkün: O ordulardaki mühendisliği, tıp ve cerrahlığı, veterinerliği benimsemeniz yoluyla. O dönemde Osmanlı’da tıp okulu olmasa da tıp ekolü vardır. Mühendislik ise zaten okullaşmıştır. Okullaşan mühendislikle birlikte matematik, trigonometri, sonra fizik kuralları, kimya ve yabancı dil, yabancı dilde okunan eserler ve arkasından aileye yabancı eğitmenler gelmiştir.
Görülüyor ki XIX. yüzyıl Türk batılılaşması, dışardan, sonradan kendini Türkleştiren bir unsurdan yardım görüyor. Bu önemli bir unsurdur. İkinci unsur; memleket içindeki gayrimüslim cemaatlerin ve milletlerin durumudur. Osmanlı ülkesinde milliyetçilik, çok yönlü, çok düşmanlı, çok çatışmalı olarak devam edecek ve yüz yıl geçmeden bütün ülke bir yangın yerine dönecektir. Yangının, bugün bile söndüğünü iddia etmek kolay değildir. Bu yüzyılda medreseleri iyi değerlendiremedik. Bu kurum gerilemiş ve yerinde sayıyor olsa da orta çağlardan kalma bir geleneğe sahipti. Mesela iyi bir filoloji ve mantık eğitimi veriyordu ki bunun temeli Eski Yunan felsefesine, mantığına dayanıyordu. Ortaçağların Doğusu’nda filolojik metotlar, gramer ve metin tetkikleri son derece gelişmişti. Batılılaşma ile birlikte bu damar epey hasar gördü. Batılılığımızın ve Batı eğitimimizin en büyük zaaf noktası buradadır. Ne Batılılaşmayı savunanlar medreselerin bu tarafını gördüler, ne de medreseler Batı’daki gelişmelerden haberdar oldular. Batıcılar ve medreseliler birbirlerini gırtlaklayarak yollarına devam ettiler. Bu konuda başka türlü duranlar da vardır. Mesela Elmalılı Hamdi (YAZIR) gibi bir ilahiyatçımız bu şekilde Batı dilini öğrenir, Batı tipi bir felsefî yöntemi takip etmeye kalkar ve Kur’an tefsirinde[13] dirayet tefsiri dediğimiz çok etkili yöntemi geliştirir.
Osmanlı modernleşmesi, sadece Türklerin tarihi açısından değil, bütün dünya tarihi için özgün bir olaydır. Çağdaş Türk aydını, Tanzimat aydınıyla aynı gruptandır. Bugünün Türkçesi, esas itibariyle Tanzimat döneminde oturmuştur. Bürokrat ve edipler sade Türkçe ile yazmaya başlamışlardır. Zira onlar da bugünkü aydınların tartıştığı meseleleri tartışıyorlar; geleneği veya modernleşmeyi savunuyorlardı. Dolayısıyla onları okumak ve bilmek zorundayız.
Osmanlı’nın klasik yönetim şeması askerî bir hiyerarşiye sahiptir. Beylerbeyi, vilayetlerin başıdır. Merkezde ve sarayda birtakım görevler yine böyle askerî bir hiyerarşi içindedir. Fakat aynı zamanda sadaretin, defterdarlığın, hatta askerî kurumların içinde medreseden gelme insanlar bulunmaktadır. Bu çok enteresan bir yapıdır. 12–13 yaşlarında mahalle mektebinde okuma ve yazmayı söken bir çocuk, doğrudan kaleme çırak olabilmektedir. Böylelikle zeki çocukların, çok genç yaşta devlet memuru olarak yetiştirilmesine başlanmaktadır. Çoğu zaman bu çocuklar fakir bir ailenin içinden gelirler ve tahsillerine ancak bu sayede devam edebilmektedir. Nitekim 1860’ta Tanzimat’ın zeki ve akil adamları Mekteb-i Sultani’yi, bugünkü Galatasaray Lisesi’ni kurdular. Böylelikle Fransızca eğitimin en iyisine, Türkçe de ihmal edilmeden devam edildi.
XIX. yüzyılda mühendislik okulları, ziraat mektepleri, kız çocukları için mektepler açılmıştır, bugünkü düzeyimizi onlara borçluyuz. O günlerde Türk toplumu kendini yeniliyor ve geliştiriyor, Avrupa ile ticaretini artırıyor. Şark ile de ticaret yapılıyor. Mesela Osmanlı-İran ticaretine bakıldığında, Osmanlı payının daha yüksek olduğu görülecektir. Ordudaki merkeziyetçilik, bir nevi sanayi merkantilizmini meydana getiriyor. Ordunun ihtiyacına yönelik dallarda sanayi inkişaf ediyor. Türkiye sanayinin ve teknolojik bilgisinin esasını teşkil eden askerî fabrikalar; cam, porselen ve kumaş fabrikaları; mesela Safranbolu’da dericilik, birtakım yerlerdeki baruthaneler bu sayede inkişaf ediyor.
XIX. yüzyıl sanayi ve ekonomisinin en önemli zaaf noktalarından biri, tarıma dayalı olmamasıdır. Arazilerin mülkiyetinin düzenlenmesi ancak 1858 tarihli Arazi Kanunnamesi ile sağlanıyor. Ziraî üretimle sınaî üretim ve planlama at başı gitmemektedir. Ziraata dönük sadece alkol üreticiliği gibi bazı imalathaneler vardır.
XIX. yüzyılda Sultan Abdülhamit dönemine kadar Osmanlı Devleti’nin henüz merkezî bütçesi yoktur. Bu yüzdendir ki reformlar sürekli yavaşlamış, idareye bile yansımıştır. İflas eden maliye ve kurulan Düyun-ı Umumiye[14]neticesinde, maliye teşkilatı yeniden düzenlenmiştir. Bütün bunlar, modern maliyemizi teşkilatlandıracak bilgileri Düyun-ı Umumiye’de edinen Mehmet Cavid Bey gibi bir seçkin maliyeciyi ortaya çıkarmıştır. İşte bakın: II. Mahmut memurların derecelerini tespit ediyor; orduda, mülkiyede, yani sivil idarede ve ilmiyede bunları birbirine eşitliyor. Fakat maliye henüz bunlara standart maaşlar vermeyi bilmiyor, çünkü maaş verecek durumda değil. Bu iş 100 sene sonrasına, yani II. Meşrutiyet’e kalıyor, Mehmed Cavid Bey Maliye Nazırı oluyor ve bu işi düzenliyor.
Türkiye’nin XIX. yüzyıldaki Batılılaşması; Rusya’da olduğu gibi, kavgası yapılmamış, teorisi ve ideolojisi kurulmamış bir harekettir. İş ne zaman ki gündelik yaşamımızı düzenlemeye gelmiştir, işte o vakit dananın kuyruğu kopmuştur. Batıcısı, İslamcısı ve milliyetçisi, bir kör dövüşün içinde birbirlerine girmiştir. Bu da Türk Batılılaşmasının kendine has tarafıdır.
Bu yüzyılda edebiyat başlamış, romanlar yazılmıştır. İlginçtir, ilk romanı ve ilk oyunu bir Arnavut milliyetçisi (aynı zamanda Türk milliyetçisi) olan Şemsettin Sami (Fraşeri) yazmıştır. Şemsettin Sami Bey, hem de Arnavutçaya hizmet etmiştir. Neticede bir Osmanlı kültürü, Osmanlı kültür adamı ortaya çıkmıştır. Çok dilli bir matbuat dünyası, okuyucu kitlesi doğmuştur. Ahmet Mithat Efendi; “İstanbul insanı sokakta üç dil öğrenir.” diyor.
Osmanlı’da siyasi muhalefet; kahve ve hamam dedikodularından, yeniçeri ve ulema sohbetlerinden çıkmıştır. Muhalefet ve particilik, bir tür komitacılık faaliyeti olarak başlamıştır. Maalesef particilik, dayatmacı bir zihniyete “Ben olmazsam olmaz. Tek doğru benim” anlayışına dayanmaktadır. Bunun için Türk demokrasisi, XIX. yüzyılda ve XX. yüzyıl başlarında iyi bir başlangıç yapmamış, o dönemden beri hırçın bir gelenek teşekkül etmiştir.
İmparatorluk, reformlarını, kendi klasik imparatorluk anlayışına göre yapmaktadır. Bugünün tarihçisi bunu anlamıyor. Avrupa tarihçisi ise hiç anlamıyor. Onların Türkiye tasviri herhangi bir Avrupa ülkesine benzemektedir. Oysa bu yanlıştır, oradaki Katolik Alman, Hırvat, Çek ve Macar aralarında çatışırdı. Buna karşı Osmanlı memalikinde Müslüman etnik unsurlar arasında böyle çekişme görülmezdi. İşte bu nedenle yorumlarda metodik bir yanlışlık yapılmaktadır.
XIV, XV, XVI. asır boyunca kilise, Türklere aleyhinde yoğun bir propaganda yapmıştır. Türkler için korkunç hikâyeler anlatılmıştır. Bunlar matbaa ve tiyatro kanalıyla yayılmıştır. Bugün de benzer önyargılar belli kalıntılarla devam etmektedir. Bu yüzden, Batılı kaynakları da ustalıkla kullanarak Türk tarihini yeniden yorumlamak gerekmektedir.
Topraklarımızı, Osmanlı Devleti’ni ve onun selefi Selçuki İmparatorluğu’nu, daha çok yabancı seyyahların yazdıklarından öğreniyoruz. Bu seyahat notları önemli kaynaklardandır. Seyyahların 1135’ten itibaren sistematik olarak devam eden, Türkiye’ye dair raporlarını bugün Vatikan arşivlerinde bulmak mümkündür. Venedik ve Cenova arşivleri de, bu gibi bilgileri içermektedir. Sadece XIX. yüzyılda, Osmanlı coğrafyasına yapılan gezilerle ilgili seyahatnamelerin adedi 5000’i geçmektedir. Türkiye üzerine en eski Fransızca-Almanca seyahatnameler, Osmanlı öncesine kadar uzanmaktadır.[15] Şark’ın seyyahlarına gelirsek, Evliya çelebi Seyahatnamesi önemli bir Türkoloji kaynağıdır. Çelebi’nin yazdıkları, incelemekle bitmeyecek bir coğrafya ve kültür kaynağıdır. Evliye Çelebi gibisi daha evvel ve daha sonra ne bizde çıkmıştır ne de Avrupa’da…
O günün hayatı içinde konuşulan dilleri, lehçeleri kaydetmiş gibidir. Çoktan kaybolup gitmiş Kafkas dillerinin bazı izleriyle onun seyahatnamelerinde karşılaşılabilir. Bu yüzden Kafkasyalılar için vazgeçilmez bir kaynak haline gelmiştir. XX. yüzyılın Türk seyyahı ki başlarında Falih Rıfkı Atay gelir, dış dünyaya nasıl bakmıştır? Balkanlar’a, komünist Rusya’ya, faşist İtalya’ya ve o zamanki Britanya Hindistan’ına…
O günün hayatı içinde konuşulan dilleri, lehçeleri kaydetmiş gibidir. Çoktan kaybolup gitmiş Kafkas dillerinin bazı izleriyle onun seyahatnamelerinde karşılaşılabilir. Bu yüzden Kafkasyalılar için vazgeçilmez bir kaynak haline gelmiştir. XX. yüzyılın Türk seyyahı ki başlarında Falih Rıfkı Atay gelir, dış dünyaya nasıl bakmıştır? Balkanlar’a, komünist Rusya’ya, faşist İtalya’ya ve o zamanki Britanya Hindistan’ına…
Bu bakımdan seyahatnamelerin derhal Türkçeye çevrilmesi, çeviri yoluyla kazanılması gerekmektedir. Oysa bizler bunu yapmak bir yana seyahatname yazan, hem de iyisini yazan kendi ecdadımızınkini eski harflerden yenisine aktaramadık. Osmanlı Türklerinin muhteşem tarihi, Avrupa Tarihi’nin oluşumunda vazgeçilmez bir parçadır. Avrupa milletlerinin %80’i bugün Osmanlı tarihini ciddi bir şekilde etüt etmektedir. Bütün Balkanlar ve Orta Avrupa ülkeleri için böyle olduğu gibi, doğrudan Osmanlı hâkimiyetine girmemiş komşu ülkeler için de böyledir. Mesela Avusturya, İtalya ve Polonya da bu tarihin bir parçasıdır. Çünkü tarihleri boyunca, bütün askerî ve dış politikaları ve medeniyetleri bununla temas edip şekillenmiştir. Durum böyleyken, başkaları Osmanlı tarihini sağlıklı bir şekilde okurken, biz bunu yapmamakta, kendi tarihimizi çalışmamaktayız. Bizde iyi bir Osmanlı tarihi yazılmamış, büyük sentezler ortaya konulmamıştır. Bunun yanında, halka indirgenmiş, vülgarize edilmiş bir tarih yazımı da yoktur. Mesela okul kitaplarındaki tarih, ihtiyacı karşılamaktan uzaktır. Oysa keyfiyet bütün uluslar için geçerlidir; tarih ancak okullarda öğrenilebilir. İtiraf etmeliyim, 12 ciltlik Tarih-i Cevdet[16] bugünkü Türkçe Latin harflerine doğru dürüst çevrilememiştir. Yüz sene evvel hayatımızın içinde olan bir dil ile yazılmış bu eseri bugün anlayamıyoruz. Bu çeviriyi yapacak bir yazarımız yok. Fuat KÖPRÜLÜ’yü bile okuyamıyor, dolayısıyla tanımıyoruz. Tamamen yeni harflerle yazmış Ömer Lütfi BARKAN’ı bile tam anlamıyla bilmiyoruz. Halbuki bunlar, üslupları ve metotları itibarıyla modern Türk tarihçiliğinin öncüleridir.
Türkiye’de ihtisas müzeleri teşkil ettirilmesi son derece önemlidir. Artık elimize geçmiş bulunan, ama aşırı yük sebebiyle Topkapı Sarayı gibi bir yerde teşhir edemeyeceğimiz, Ayvazovskiler’i ve Picassolar’ı koyabileceğimiz bir millî müzeye ihtiyaç vardır. Louvre ve British Museum gibi veya Hermitage Müzesi gibi bir müzemiz yoktur henüz. Bu bir eksikliktir. Bu eksiklik derhal giderilmeli, ihtiyacımız olan müzeler kurulmalıdır.
Türkler tarih yapan uluslardan biridir. Yerkürede Türklerin adının geçmediği hemen hemen hiçbir kompartıman yoktur. Almanya, Fransa, İspanya, özellikle Orta Avrupa, Rusya ve Ortadoğu tarihini Türksüz okumak mümkün değildir. Türkler hakkında; Çince, Hintçe ve Pahlavi denen eski İran kaynaklarında bilgi vardır. Filoloji ve tarih alanında ortaya konulan düşük icraat ise, Türk milletinin büyük noksanlarından biridir. Tarih yapımında bu kadar aktif olan bir ulus, tarihçilik alanında emeklemektedir. Biz bazılarının telkin ettiği gibi bir mutluluk ve ilerleme safhasından geçmiyoruz. Mücadelenin en derin, yaralı ve sıkıntılı safhasından geçiyoruz. Bunun üstesinden nasıl geleceğimiz konusu beşer tarihinin en önemli meselesidir. Bütün ahlakî sorunlarımız ve toplumsal tahlillerimiz bu eksenin etrafında toplanmaktadır.
[1] Sinoloji; yaklaşık 300 yıllık, bir geçmişe sahip ÇİN Uygarlığını, dili, kültürü, dünü ve bugünüyle araştıran bilim dalıdır. Dünyada Sinoloji araştır-malarının tarihi 16. yüzyıla kadar uzanır. Ülkemizde ise Çin kültürü üzerine araştırmalar Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren başlar. 1935’te kurulan DTCF’nin ilk kürsülerinden biri de Sinoloji’dir. Ardlarında pek fazla yazılı metin bırakmamış İç Asya Türklerinin Tarihi, onların komşuları olan Çin-lilerin tuttuğu kayıtlarda bulunmaktadır. Hunlar, Uygurlar, Göktürkler gibi Türk kavimlerinden bahseden kısımlar bu kaynaklarda bolca bulunur.
[2]Anatolia, bilindiği gibi Yunancada “doğu” demektir.
[3]Rumeli, Roma ülkesi anlamına gelen bir isimlemeydi.
[4]Bize göre niye Güneydoğu Avrupa olsun ki?
[5] Mesela bugün Tunus’ta Milli Kütüphane olan eski kışladaki odaların üstüne “odabaşı” olan zabitlerin lakapları kazınmıştır. Gelenlerin nereli olduğunu ve köklerini buradan öğreniyoruz.
[6]Mesela Vezir-i Azam Sokullu Mehmet Paşa, ailesiyle irtibat kurmuş, kardeşini bir ara Sırp Patriği yaptırmıştır.
[7] Uzun Hasan, bilindiği gibi Trabzon Komnenos hanedanının torunudur. Bizans İmparatorluğu ailesinin, dolayısıyla Gürcü hükümdarlarının kanını taşır. Bu soy, ilerde Şah İsmail’in şahsında etkisini gösterecektir. Şah İsmail, Uzun Hasan ile Erdebilli Şeyhlerin çocuğudur.
[8]Ivo Andriç, “Drina Köprüsü” [Na Drina Cuprija] adlı romanında bunu veciz bir şekilde anlatır.
[9]Ünlü Bulgar tarihçisi Nikolai Todorov, “Balkan Şehri” [Balkanski Gorod] isimli eserinde bunu çok iyi ifade etmektedir.
[10]Bilindiği gibi Osmanlı, İspanya’dan ve Avrupa’nın muhtelif yerlerinden göç eden Yahudi nüfusu Selanik’e yerleştirmiştir.
[11] Sultan Murad, çok akıllı bir politika güder ve Germiyan hükümdarının kızı Devlet Şah Hatun’u oğlu I.Beyazid’e nikâhlatır. Böylece Germiyan Beyliği Osmanlı’ya çeyiz olarak gelir. Bu; Kütahya’nın merkez olduğu, Simav, Emet, tavşanlı gibi civar kazaları içeren geniş ve verimli bir toprak parçasıdır. Fatih Sultan Mehmet, iki kuşak sonrası itibariyle, bu evlilikten dünyaya geliyor ki Osmanlı tarihi açısından bu çok önemlidir. Diyebiliriz ki Osmanlı hanedanına, devlet Şah Hatun ile Yıldırım Beyazid Han, annelik yapmaktadır.
[12]Bunlara “karakartallar” denirdi ki Macar varidatını, hazinesinin kökünü kurutan bir ordudur.
[13]Bu tefsir Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından yaptırılmıştır.
[14]Osmanlı Borçlar İdaresi
[15] Hatta Hans Schiltberger, eserinde Tatarca, yani Kırım Kazan Çağatay Türkçesiyle dualar kaydetmiştir. Bu çok enteresan bir olgudur. Demek ki misyonerler daha o zamandan Türk halklarına yönelik propaganda metinlerini bu halkların kendi dillerinde hazırlamaktadırlar. Bu Vatikan’ın tarihi ve dünyevi konumunun gücünü gösterir.
[16]Ahmet Cevdet Paşa; XIX. asır Türk iyesi’nin, Türk edebiyatı ve hukukçuluğunun dehası ve bizim ilk büyük tarihçimizdir.
Etiketler:
dil,
Felsefe,
hukuk,
ilber ortaylı,
kültür,
osmanlı tarihi,
pdf,
siyaset,
tarih
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)