kimlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kimlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2012 Perşembe

Simgeden Millete, Selim Deringil

Simgeden Millete, Selim Deringil,İletişim Yayınları, 2007,İstanbul
Osmanlı Devletinin 19. yy.ın son çeyreğinde simgesel bilinç oluşturmak suretiyle ayakta kalma çabaları, Mustafa Kemal ve milliyetçiliğin kökleri.
   Selim Deringil kitapta bir araya getirilen uzun yılların emeğini yansıtan makalelerinde, 19. yüzyıl imparatorluk tarihinin simgesel üretim ve yeniden-üretim alanlarını ele alıyor. Din, millet, devlet tanımlarını ve bunların siyasal alandaki kullanımlarını, II. Abdülhamit döneminden Mustafa Kemal’e uzanan süreçte, “devlet aklı” ve pratiklerine bakarak inceliyor.  Kitap dokuz makaleden oluşmaktadır. Bölümler arasında farklılıklar olmakla birlikte bazı bölümlerde tekrarların olduğu görülmektedir.
(1) Geleceğin İcadı Ve Muhayyel Cemaat Fikrinin Kısa Tanımı.
Her dönemde geleneğin ilk defa icat edildiği ve nedenlerinin dayandığı temeller toplumdaki algıyı etkileme amacı ile zaman içinde benimsenmesiyle oluşmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde Basra’dan Avrupa başkentlerine kadar geniş bir coğrafyada kendisine tehdit algılaması ve tebaasını belirli bir simge etrafında birlik ve beraberlik etrafında toplama gayretlerinin olduğu, bu tür argümanların özellikle 19. yy. “Türklük sembolü “ haline gelen ve Cumhuriyet Türkiye’sinde Osmanlılığı simgelediği için yasaklanan serpuş, geçmişi ancak 19. yy.ın ilk çeyreğine uzanan bir “gelenek” olduğu görülmektedir.
Özellikle II. Abdülhamit döneminde devletin “meşruiyet zemini”nin yeni bir temele oturtulması gerektiğinin altı çiziliyordu. Bunun gerçekleşebilmesi için hilafet geleneğinin icadı ve Osmanlı sultanının bütün Müslümanların halifesi olduğunun benimsenmesi ve bir taraftan da propaganda yoluyla muhayyel cemaati genişletme gayretinin varlığıdır. Pan-İslamizm, Osmanlı hilafetine dış dünyada nüfuz temin eden her türlü politikadan oluşan uygulamaların tümünü kapsaması ve savunmaya yönelik meşru varlığını tehlikede gören bir devlet politikasının adıdır. Pan-İslamizm çerçevesinde uygulama alanında, Singapur, Cava
ve Hindistan bölgelerinde bazı ileri gelen şahsiyetler tarafından gazeteler yoluyla Osmanlılık propagandası yaptığı, bazı çocukların eğitimlerini tamlayarak kendi memleketlerine döndüğü, özellikle Irak’ta hızla yaygınlaşan Şiiliğin önlenmesi amacıyla Şii çocukların Osmanlının seçkin eğitim kurumlarında Hanefi mezhebi doğrultusunda “Hanefileştirilmeleri”nden bahsedilmektedir.
Osmanlının 19. yy.da moda olan sergilere katıldığı, dahası Osmanlı hilafetinin olumlu imajını dünyaya yayma gayretlerinin en önemlisi basın olmuştur. Ahmet HAMDİ (Aksekili), Şerif Mardin gibi zatların işaret ettiği gibi 19.yy. sonlarında bir insanın gazete ve basın yoluyla ulaşabileceği bilgilerin, fizyolojiden beslenmeye, kimya sanayinden islamda ünlü kadınlar tarihine kadar geniş bir alanı kapsamaktadır. İstanbul ve Kahire’de basılan bir gazetenin Lahor’da okunması da Osmanlı hilafetinin “muhayyel cemaat” kurgusuna bir işarettir. Osmanlı nüfuzunun giderek artması karşısında İngiliz idaresi Osmanlı imparatorluğunda tebaa’ya zulüm yapıldığını yayma gayretleri başlatırlar. Ayrıca Osmanlı aleyhtarlığı yönünde Hintliler üzerinde baskı politikası uygularlar. Bu amaçla Osmanlı lehine konuşma yapan bir din adamı bir yıl hapse mahkum edilir. Bu durum Hintlileri oldukça etkilemiştir. Osmanlı İmparatorluğunca Yunanistan’dan Sason’a, Lahor’dan Batavya’ya kadar uzanan bir muhayyel cemaat kurgulanmaya çalışılmıştır. Söz konusu cemaat fikrinin Buhara, Lahor ve Batavya da yaşayan Müslümanların Osmanlının meşru İslam halifesi olarak kabul ettirilme çabalarıdır.
Pan-İslamizm, II. Abdülhamit’in 19. yy.ın son çeyreğinde hilafetin dünya Müslümanları üzerinde nüfuz aracı olarak kullanılması için getirdiği bir mitolojidir. Amaç, Osmanlı halifesin dünyada görünür kılmak, dini motifleri kullanarak seküler bir dünya politikası oluşturmak. Ancak bu politikanın lisan bilmeyen 4-5 şeyh ile 5-6 konsolostan oluşan ekip tarafından yürütülmesi sebebiyle başarılı olamamıştır.
(2) II. Abdülhamit Dönemi Osmanlı İmparatorluğu’nda Simgesel Ve Törensel Doku: “Görünmeden Görünmek”.
Bu bölümde dört tür simgesel ögeden bahsedilmektedir. Birincisi halifenin kutsallığını simgeleyen mimari ögelerdir. Osmanlı arma, tuğra veya devlet yapılarındaki dini motiflerdir. İkincisi padişahın ihsanı olarak kullanılan nişanlar, Kutsal eserler, özel sancaklar ve hil’atlerdir. Üçüncüsü İslami simgesel anlamı yüksek olan kutsal emanetlerdir. Son olarak ta sultan Abdülhamit döneminde tekerrür eden kelimeler, deyişler veya kalıp ifadelerdir.  Özellikle kamu alanında Avrupai hükümdarın portresinin duvarlara asılması yerine, devlet dairelerinin duvarların “Padişahım Çok Yaşa” vb. ibareleri taşıyan hat levhalarının asılmasına başlanmıştır. 19. yy.a damgasını vuran hatıra madalyalardır. Bu madalyonun bir yüzünde, Fransızca olarak “Bu devlet yaşayacak çünkü Allah öyle istiyor”, diğer yüzünde ise, “Herkese adalet”, “Zayıfların korunması” ve “devletin dirilişi” yazılıdır. Bu yazı, her an dalgaların dövdüğü, burçlarında Osmanlı bayrağının dalgalandığı bir kalenin üzerinde görülmektedir. Meşruiyet simgesi olarak Ayasofya, kutsal emanetler ve sultan türbeleri görülmektedir.
Hanedan, hilafet ve devletin kutsallığını pekiştirmek amacıyla kutsal değerleri olduğuna inandığı eserleri satın almaktadır.
(3) Osmanlı’dan Türk’e: Türkiye’de kimlik ve Sosyal Mühendislik.
İmparatorluğun küçülmeye başlamasıyla birlikte özellikle 19. yy.ın son çeyreğinde balkanlardaki toprak kayıplarının başlamasının ardından “Türklerin öz yurdu” vurgusuyla Anadolu önem kazanmıştır. Mümkün oldukça karakter ve amaçta birbirine benzeyen ve hilafet makamını vurgulayan Padişaha sadakatte birleşen Müslümanların meydana getirdiği homojen bir yapı oluşturmak için II. Abdülhamit büyük gayret sarf etmiştir. Osmanlı tebaası içersinde yaşayan ve devletin resmi diline ve dinine başlı unsurlar azınlıktayken, çoğunluk muhalif grupta yer almaktaydı. Bu durumda sistemli bir şekilde muhaliflerin itikatlarının düzeltilmesi gerekliydi. Bu sorun sadece Osmanlı misyonerler vasıtasıyla çözülmesi mümkündü. Osman Nuri Paşaya göre Türkler Osmanlı milletinin temelini oluştururken, Araplar, Kürtler ve Arnavutlar gibi Müslümanlar ise destekleyici tali unsurlardı.
Kürt meselesinin arkasında aslında 1915 yılında Ermeni tehciri sırasında binlerce Ermeni’nin hayatını kaybetmesine sebep olan, Osmanlı Subayları yönetimindeki hafif Kürt süvari gruplarından oluşan Hamidiye Alaylarının rolü büyüktür. Bugünkü Kürt liderlerinin belirttiğine göre, PKK’lılardan öldürülenlerin aslında Kürt olmayıp Ermeni (sünnetsiz) olduğudur. Bugünkü Kürt liderlerinin aslında 1915’deki Hamidiye Alaylarındaki Kürt liderlerin torunları olabilecekleri belirtilmektedir.
(4) II. Abdülhamit döneminde devletin kamusal imajının dönüşümü: İdeolojik meseleler ve tepkiler. ( 1876-1908 )
Osmanlı devleti tehdidin arttığı dönemde, yabancı devletlere karşı kaybettiği imajını yeniden kazanmak için hem içerde hem de dışarıda düzeltmeye uğraşıyordu. Devlete karşı tehditlerin en önemlisi misyonerlik faaliyetleriydi. Bu faaliyetler, 1880-1890 yıllarında İngiliz, Fransız, Rus ve Amerikan misyonerlerin Osmanlı topraklarını kendi faaliyet alanlarına göre parsellemeleriyle devinim kazanmıştır. Osmanlı devleti oluşan bu tehlike karşısında ideolojik bir savunma hattı olarak, aktif olarak Halifeliğe geçmeyi teşvik etmek suretiyle ilk defa misyonerliğe karşı misyonerlikle karşılık vermiştir. Değişik vilayetlerdeki Osmanlı yöneticilerinin gönderdiği raporlardaki ana unsur misyonerlik faaliyetleridir. Bu bölgelerdeki özellikle Şii, Nusayri ve Yezidi Kürtler gibi marjinal grupları Sünni Hanefi mezhebe döndürmek için bir program vardır. Aynı zamanda misyonerlik faaliyetlerinden Müslüman ahalinin de etkilenmemesi için özel olarak tayin edilecek ulemanın söz konusu bölgeye gönderilmesi talep ediliyor. Aynı zamanda devlet eliyle “Kitab-ül Akaid’in ( Dinler Tarihi ) yazılmasıdır. Yapılan faaliyetlerin özünde Osmanlı toplumu nezdinde devletin yekvücutluğu için yeni bir temel tesis etme amacıyla, geleneğin icadı ile yürürken, Osmanlı devletinin bir “Büyük Güç” olarak kamusal varlığını sürdürme çabasıdır.
(5) Irak’ta Şiiliğe Karşı Mücadele: II. Abdülhamit Döneminde Bir Osmanlı Karşı Propaganda Örneği.
 İran’daki imamiyenin güçlenmesi Bağdat, Necef ve Kerbela gibi yerlerin Osmanlının kontrolüne girmesiyle birlikte Osmanlı-İran siyasi mücadelesi başlamıştır. Genel olarak Şiiliğe karşı alınacak önlem olarak Sünni İslamın topluma tanıtılması için devlet, özel olarak eğitilmiş alim ve muallim tayin etmiştir. 1905 yılındaki bir rapora göre bölgeye gönderilen muallimler maaşlarını düzenli olarak alamadıkları gibi vazifelerini de yerine getirmemişlerdir. Dolayısıyla beklenen fayda sağlanamamıştır.
(6) “Hali Vahşet Ve Bedeviyette Yaşarlar”: Geç Dönem Osmanlı İmparatorluğu Ve Post-Kolonyalizm Tartışması.
 Osmanlı hiçbir zaman İngiltere ve Fransa statüsüne bürünmedi. Ancak bazı yönleriyle yakınlaşması gerekiyordu. İşte arada kaldığı bu durum Osmanlının “ödünç alınmış kolonyalizmi” olarak adlandırılmaktadır. Osmanlı için batının agresif sanayi imparatorluğundan farklı olarak, bir hayatta kalma taktiğiydi. 19.yy.ın son döneminde kızışan kolonyalizm açısından, Osmanlının halen egemenliğini sürdürmekte olduğu ve “Büyük Güçler” kulübünün bir üyesi olarak kabul edilmesi Osmanlı örneğini orijinal kılmaktadır.
Afrika kıtasındaki topraklar yavaş yavaş kaybedilirken kalan vilayetin haklarının korunması için bir layiha hazırlanmıştır. Bu layihada, halkın yaşam tarzından ticaret hayatının düzenlenmesine, sosyal haklardan basın ilkelerine kadar bütün alanlar düzenlenmiştir. Ayrıca böyle bir durumda bedevilerin kendi hallerine bırakılamayacağının dikkati çekiliyor olması, kolonyal bir siyasete doğru bariz bir yönelim olduğunu açıkça göstermektedir. Beyrut’ta hayat sürdüren Tevfik Bey’in eşi Naciye hanımın hatıralarının Osmanlı kolonyalizm’i açısından ikircikli doğasına ışık tutan belgeler olarak okunmalıdır.
(7) Geç Dönem Osmanlı İmparatorluğunda Ermeni Sorununa Çalışmak Ya da “Belgenin Gırtlağını Sıkmak”.
Ermeni-Türk polemiğinin temelini tarafların bir araya gelerek birbirlerine hitap etmemeleridir. Türk tarihçilerinin çoğunluğu ve Türkiye’nin resmi tezlerini savunmayı iş edinmiş olan bazı yabancı tarihçiler, Birleşmiş Milletlerin II. Dünya savaşından sonra Yahudi soykırımına benzer bir tanıma uymadığını gösterme çabasındaydı. Bu bölümde arşivlerin yorumlanmasında az çok önceden kabul edilen ya da önyargıları savunmak için nasıl kullanıldıklarını veya nasıl alet edildiklerini anlatılmaktadır. Bölüm içersinde 14 ayrı vaka incelenmektedir.
(8) Osmanlı İmparatorluğu ve 19. yy. Rus İmparatorluğunda Pan-İslamizm.
Rus İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğundaki Hıristiyan halkın korunması için çalışırken, Osmanlı İmparatorluğu ise ilişkilerini gizliden gizliye Pan-Slavizmi dengeleyecek şekilde bir silah olarak kullanıyordu. Rus hükümeti eşrafın gönlünü kazanmak için hiçbir değeri olmayan nişan ve hediyeler dağıtarak çocuklarını da kendi okullarına göndermelerini sağlamak suretiyle sistemli bir şekilde Ruslaştırma politikası izlemektedirler. Zamanla Rusya, Kırım, Orta Asya ve Kafkasya’ya yerleştikçe Osmanlı bölgedeki nüfuzunu kaybetmektedir. Sonuçta da Rus Müslümanlara azınlık muamelesi yapmaktadır.
(9) Namık Kemal’den Mustafa Kemal’e Kemalist Milliyetçiliğin Osmanlı Kökleri.
Osmanlı devleti “devletten ulusa” modeliyken, dağıldıktan sonra yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise, “ulustan devlete” modeliyle devam etmiştir. Katı sansürün olduğu II. Abdülhamit döneminde bile bu süreç devam etmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin kaderini tayin edecek olan liderler neslinin tümü bu saltanat zamanında genişleyen eğitim kurumlarında yetişmiştir. Kemalizm bir orta sınıf olgusudur ve Kemalizm önderlerinin tamamı 19. yy. sonunun ürettiği Müslüman kesiminden gelmektedir.
Namık Kemal ve Ziya Gökalp, Türk milliyetçiliğinin dolaysız atalarıdır. Ziya Gökalp’ın Türk milliyetçiliği temel düsturlarıyla doğrudan bağlantısı vardır. Namık Kemal ise daha “Osmanlı” bir bakış açısıyla Pan-İslamcılık ve Türk Milliyetçiliği arasında bir yerde durur. Aynı zamanda Kemalistlerle ittihat ve Terakki arasında bağlantı vardır. Mustafa Kemal’inde aralarında bulunduğu bütün Kemalistler İttihat ve Terakki üyesidirler. İttihat ve Terakki Osmanlı bünyesinde ilk çağdaş kitle hareketi olmuş ve 1919 yılında Mustafa Kemal’in örgütlenmesine zemin oluşturmuştur. Namık Kemal vatan şairi olarak anılırken, “anavatan” mefhumu ise TBMM’deki tartışmalarda bir nevi ana motifi oluşturmaktadır. Nihayet 23 Nisan 1920’de milliyetçi direniş kendisini Ankara’da TBMM olarak kurumlaştırmıştır.
TBMM kurulduktan sonra elde edilen kazanımlar ile 1922’de Yunanlılara karşı elde edilen zafer sonucundan bir süre sonra Mustafa Kemal harekete geçerek sırasıyla önce saltanatı, sonra da halifeliği kaldırmak suretiyle Osmanlının “devletten ulusa” modeliyle başlayan ve Kemalistlerin “ulustan devlete” uzanan çizgisinde ulus-devlet kurulmuştur.

22 Şubat 2012 Çarşamba

Biz Kimiz? Samuel Huntington


Biz Kimiz?, Samuel Huntington, Global Yayın Ajansı, İstanbul 2004
Amerikan ulusal kimliğine yönelik çeşitli toplumsal ve kültürel tehditlerin değerlendirilmesi.
(1) Giriş
     Yazar Samuel Huntington’ın, çocuklarının ve karısının “Amerikalı Geleceklerine” ithaf ettiği kitap, “Amerika’nın Ulusal Kimlik Arayışı” alt başlığını taşıyor. Kimlik Sorunları, Amerikan Kimliği, Amerikan Kimliğinin Karşı Karşıya Kaldığı Meydan Okumalar, Amerikan Kimliğini Canlandırmak adlı dört ana bölümden oluşan kitapta, Amerikan kimliğinin bileşenleri sorgulanıyor. Kitap, her ana bölüm altında, ulusal kimlik krizinden Amerikan kimliğinin bileşenlerine, din ve Hıristiyanlıktan alt kimliklerin yükselişine, asimilasyon ve yurttaşlık erozyonundan Meksikalı göçüne, 'Amerika'yı dünyayla kaynaştırmak' meselesinden (buna, Amerikan yurttaşlığının, toplumla bütünleşilmesini, tüm kimliklerin tek bir yurttaşlık bilinci lehine bir kapta birleştirilmesini ifade eden 'bir potada eritme' ilkesinin uluslararası versiyonu da denilebilir) Amerikan kimliğinin oluşum sürecindeki eski ve yeni hatlarına pek çok alt bölümden oluşuyor.
Kitapta esas olarak Amerikan ulusal kimliğinin önem ve içeriğinde ortaya çıkan değişimler ele alınıyor. Huntington, “önem” sözcüğünü, Amerikalıların ulusal kimliklerini, taşıdıkları diğer başka kimliklere göre ne kadar önemsediklerini ifade etmek, “içerik” sözcüğünü ise kendilerini diğer halklardan ayıran ortak değerler olarak benimsedikleri öğelere işaret etmek anlamında kullanıyor.
(2) Anglo-Protestan Kültürü ve Amerika
Kitabın en önemli savlarından biri, Anglo-Protestan kültürün
yaklaşık 300 yıldır Amerikan kimliğinin merkezinde yer almış olması ve bu kültürün, çıkış kaynağı olan İngiltere’den de daha ileri derecede olmak üzere, Amerikalıların ortak varlığı haline geldiği iddiasıdır. ABD'yi Anglo-Protestan kültür ve inancının bir parçası olarak tanımlayan Huntington, Amerikalıların yeniden bu değerlere sahip çıkması gerektiğini ve Amerika'nın başarısı için eski tarz asimilasyon politikalarının uygulanmasını savunuyor.
Amerika’ya 17. ve 18. yüzyılda İngiliz Protestanlar yerine Fransız, İspanyol ya da Portekiz Katolikleri yerleşmiş olsaydı, Amerika’nın bugünkü Amerika olmayacağını, Meksika ya da Brezilya olacağını öne süren yazar, Anglo-Protestan halkın değil, Anglo-Protestan kültürün önemine dikkat çektiğini vurguluyor. Bu kültürün Amerika’nın mayası olduğunu, ülkenin ilk göçmenlerce bu ruhla kurulduğunu,  bu mayaya bağlılık sürerse yıllar sonra, ABD’nin Beyaz, Anglo-Sakson, Protestan (WASP) kurucularının torunlarının, küçük ve etkisiz bir azınlık durumuna düşmekten kurtulacaklarını; düşseler bile, Amerika’nın hala Amerika olmayı sürdüreceğini öne sürüyor.
Yazara göre, “Amerikan Ruhu” denilen şey, Protestanlığın tanrısız biçimidir, kilise ruhuna sahip bir ulusun laik doktrinidir ve iki temel anlayışı esas alır: Bunlar, bireycilik ve iş ahlakı ile moralizm ve reform ahlakıdır. “Amerikan Ruhu” belli bir Anglo-Protestan kültüre sahip bir halkın ürünüdür. Diğer halklar bu ruhun öğelerini kucaklamış olsalar da, yazara göre “Amerikan Ruhu” öz olarak İngiliz geleneklerinin, muhalif Protestanlığın ve 18’inci yüzyıl yerleşimcilerine özgü Aydınlanmacı görüşlerin sonucudur. Kitapta, bahsi geçen Protestan değerler, "insanların yeryüzünde bir cennet yaratacak yetenek ve haklara sahip oldukları inancını içermeleri" anlamında öne çıkarılmaktadır.
ABD halkının dindarlığına dikkat çeken yazar, Amerika’nın gelişmiş Batı toplumları içinde en dindar ülke olduğunu belirterek, dünya genelinde dindarlık anketi olarak ortaya konulan bir istatistiki veriye yer vermektedir: Buna göre, en dindar ülke sıralamasında ilk dört sırada yer alan Nijerya, Polonya, Hindistan ve Türkiye’den sonra, ABD beşinci sırada yer bulmaktadır.
 Öte yandan, bahse konu kültürün 20. yüzyılın sonlarından itibaren çeşitli meydan okumalarla karşı karşıya geldiğini belirten Huntington, bu meydan okumaları Latin Amerika ve Asya’dan gelen göç dalgaları, çokkültürlülük ve çeşitlilik doktrinleriyle ilintili politik ve entelektüel çevrelerin popülerlik kazanması, İspanyolcanın Amerika’nın ikinci dili olarak yaygınlaşması ve Hispanik eğilimlerin artması, ırk, etnik, köken ve cinsiyete dayalı grup kimliklerinin öne çıkması, elit çevrelerin ve aydınların kozmopolit ve uluslararası kimliklere giderek daha fazla bağımlılık göstermesi olarak sıralıyor.
Kitabın, kendisinin vatansever ve akademik kimliklerinin ortak bir ürünü olduğunu belirten yazar, bir yurtsever olarak baktığında, özgürlük, eşitlik, hukuk ve bireysel haklara dayalı bir toplum olan ülkesinin bu özelliklerinin yanı sıra, devletinin bütünlüğü ve gücünün kendisini çok ilgilendirdiğini belirtiyor.
Kitabın “ulusal kimlik krizi” başlıklı birinci bölümünde yazar, bir bakıma bir milat olarak gördüğü 11 Eylül 2001 tarihindeki terorist eylemden sonra ABD’deki bayrak satışları artışına duyduğu memnuniyeti ifade ettikten sonra, vak’anın üzerinden birkaç ay geçmeden bu ulusal heyecanın gerilemesinden, sokaklara asılan bayrak sayısının tekrar azalmasından duyduğu hayal kırıklığını ifade ediyor.
(3) Elitler ve Küreselcilik
Huntington, 90’lı yıllarda, iş dünyasında, finans sektöründe, entelektüeller ve akademisyenler arasında ve hatta hükümet düzeyinde kimi insanların, “Nerelisiniz?” sorusuna “”Amerikalıyım” cevabı vermekten çekindiklerini ve bunun yerine, alt milliyet, ırk, etnik köken ya da cinsiyet gibi özelliklerle ilintili diğer kimliklerini öne çıkardıklarını, böylece milliyetçilikten uzaklaşmak ve çokuluslu/kozmopolit kimlikleri kendi ulusal kimliklerinin üzerine çıkarmak konusunda ne denli ileri gittiklerini de ortaya koymuş olduklarını belirtiyor.
Oysa yazara göre bu tavır halk düzeyinde geçerli değildir ve neticede, Amerika’nın sıradan halkının üstün tuttuğu milli kimlik ile Amerikan toplumunda para, güç ve bilgiyi elinde tutan üst sınıfların öne çıkardığı kozmopolit/küreselci kimlikler arasında bir uçurum oluşmuştur. İşte bu noktada 11 Eylül’ü neredeyse “imdada yetişen bir yardım” olarak gören yazar, bu tarihin, diğer kimliklere verilen önemi bastırmış olduğunu ve unutulmuş onuru yeniden ulusal bayrak direğinin doruğuna yükselttiğini belirttikten sonra şu soruyu soruyor: “Orada kalır mı dersiniz?”
Birinci bölümde yazar ayrıca, Amerika’nın “köksüzlük  ve bir belli tarihten yoksun olmak”la suçlanmasına yol açabilecek olan, ABD’nin “göçmenlerden kurulmuş bir ülke olduğu, dolayısıyla bir ulusallıktan söz edilemeyeceği” iddiasına bir ön almak için olsa gerek,  ABD’yi kuranların “göçmenler” değil, “ilk yerleşimciler” olduğu gibi bir söz oyununa başvuruyor ve devam ediyor: “Bir Anglo-Sakson yerleşimci toplumu olan ataları, Amerika’nın kültürünü, kurumlarını, tarihini ve kimliğini, her şeyden daha etkili biçimde, derinden ve sürekli olarak biçimlendirmişti.”
(4) Kızılderililer, Siyahlar ve Amerikalılar
Kitabın “Amerikan Kimliği” adını taşıyan bölümde yazar, ABD’deki siyahlardan söz ederken, bu insanlara tanınan eşit hakların ve verilen insani değerin lüzumundan fazla abartıldığını ve artık neredeyse sırf “siyahlara eşit davranıyoruz” görüntüsü verilmek için beyazlara yönelik negatif ayrımcılık yapılır hale geldiğini öne sürüyor. Yazar, Kızılderililer yok edilirken Afrikalı siyahilerin ülkeye köle olarak getirilmesi konusunda, dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın şu ilginç açıklamasına yer veriyor: “Kızılderili bireyler kabilelerine bağlıdırlar, bu nedenle de bu kabilelerinden kesin olarak ayrılıp Amerikan toplumuna uyum sağlamadıkça Amerikan yurttaşı sayılamazlar.”
(5) Göç Sorunu
Huntington, artan Meksikalı ve Hispanik göçü ve Amerikan toplumu içinde bunların asimilasyonunun her geçen gün azalmasının Amerikan toplumunu ve kültürünü değiştirerek, ABD'yi iki dilli, iki kültürlü ve iki halklı bir toplum haline getireceğini ileri sürüyor.
Yazar, başta Meksika olmak üzere Latin Amerika'dan gelen göç dalgalarını kaygı verici olarak değerlendirmekte, ABD'nin gerçek milli kimliği olarak kabul ettiği, Avrupalı ilk göçmenlerin Anglo-Sakson-Protestan değerlerine dönüşü önermektedir. Yazara göre Amerika için sorun olan göç değil, göçe asimilasyonun eşlik edip etmediğidir. Bütün bu göçmenler, onların ardından gelenler ve daha sonraki kuşaklar, eski göçmenler gibi Amerikan toplumu ve kültürüyle başarıyla kaynaşabilecekler mi, diğer ulusal kimlikleri reddedip ülkesine bağlı Amerikalılar olabilecekler mi, inançları ve eylemleriyle Amerikan Ruhu ilkelerine bağlanabilecekler mi? Sorun bunlardır. Huntington, yasadışı göç hareketlerinin Amerika'nın sosyal güvenliğini tehdit ettiğini savunarak, ''Meksikalı Amerikalılar Amerikan Rüyası'nı, ancak rüyalarını İngilizce görürlerse paylaşabilirler'' demektedir. Göçmenlerin bugün Amerikan kültürünü, değerlerini cazip buldukları için değil, uygulanan sosyal güvenlik programlarından dolayı ABD vatandaşı oldukları görüşünü dile getiren yazar, bu göçmenlerin geçmişteki göçmenlerin yaşadıkları sıkıntıları yaşamadıklarını, dolayısıyla onların sahip olmaya ihtiyaç duydukları değerlere sahip olmadan ülkenin imkanlarından faydalandıklarını ileri sürmektedir.
Göçe çözüm olarak, kabul edilecek sayıyı sınırlı tutarak göçün kısıtlanmasını, bunun için vasıflar, eğitim ya da, ABD’nin 1924 yılında uyguladığı gibi, giriş iznine yönelik ölçütlerin belirlenmesini öneren Huntington, göçmenlerin ulusal güvenliğe yönelik en büyük tehdidi oluşturduğunu belirtiyor. Göçün ilk yıllarındaki başarısının arkasında göçmenlerle Amerikalılar arasında yapılan “gizli” bir anlaşma olduğunu ifade eden yazar, bu anlaşma çerçevesinde  göçmenlerin İngilizce’yi ulusal dil olarak kucakladıkları, Amerikan kimliklerinden gurur duydukları, Amerikan Ruhu’nun ilkelerine uydukları ve Protestan etikle yaşadıkları sürece Amerikan toplumuna kabul edildiklerini belirtiyor. Yazara göre bu gizli anlaşma, 1960’lı yıllarda milyonlarca göçmeni Amerikalılaştıran özü yaratmıştı.
Kitapta, eğitim profilleri Amerikalılara daha yakın olan Hintli, Koreli, Japon ve Filipinli göçmenlerin toplumda kültür, yapısal bütünleşme ve  gruplar arası evlilik açısından genellikle hızlı bir aşama yaşadıkları belirtiliyor. Hintli ve Filipinliler İngilizce bilmenin yararını gördüler. Latin Amerikalı göçmenler, özelikle Meksikalılar ve onların soyundan gelenlerse, Amerikan normlarını yakalamakta daha yavaştı. Meksikalı göçmenler ve sonraki kuşakları, eğitim düzeyi açısından sadece Hispanik kökenli olmayan Amerikalılardan değil, neredeyse tüm diğer göçmen gruplarından daha geriydi. Müslümanlarsa, özellikle Arap olanlar, asimilasyonda daha yavaş görünüyor. Yazara göre bunun bir nedeni, Hristiyanlarla Musevilerin Müslümanlar hakkındaki önyargısı olabilir. Müslümanlarca gerçekleştirilen ya da gerçekleştirildiğine inanılan terorist eylemler bu önyargıyı pekiştirmiş durumdadır. Bir diğer nedeninse Müslüman kültüründen ve bu kültürle Amerikan kültürü arasındaki farktan kaynaklanıyor olabileceğini düşünen yazar, dünyanın diğer yerlerinde de Müslüman azınlıkların Müslüman olmayan toplumlar için, “özümsenmesi güç” olduğunun kanıtlandığını belirterek bu kanıtla ilgili olarak, kendisinin Medeniyetler Çatışması adlı kitabını kaynak gösteriyor.
Müslümanların bu konumuna rağmen yazarı en çok endişelendiren göçmen kitlesi yine de Müslümanlar değil, Hispanikler. Çünkü 1970-2000 yılları arasında, göçmenlerin yaklaşık yarısını bunlar oluşturmaktadır. Hispanikler 2000 yılında ABD nüfusunun %12’sini oluşturmaktayken, 2040 yılında bu oranın %25’e ulaşacağı öngörüsünde bulunan yazar, yasadışı göçmenlerin %70’inin de Hispanikler olduğunu belirtiyor. (Sayıca fazla olmaları durumunda Müslüman göçmenlerin nasıl bir değerlendirmeye tabi tutulacaklarını tahmin etmekse zor değil.)
(6) ABD ve “Öteki”
Yazar “ABD’nin Karşı Karşıya Kaldığı Meydan Okumalar” başlıklı üçüncü bölümde, ABD’nin düşman arayışından söz ederek, Gorbaçov’un danışmanlarından Arbatov’un Amerikalılara yönelik olarak 1987’de yaptığı “Sizin için gerçekten korkunç bir şey yapıyoruz; sizi bir düşmandan yoksun bırakıyoruz.” uyarısına yer vererek, “ve gerçekten yaptılar” demektedir.
Huntington bu meyanda, ABD’nin terörizmi destekleyenler listesindeki yedi ülkeden beşinin Müslüman olduğuna dikkat çekiyor. Müslüman devlet ve örgütler ABD’yi ve yakın dostu İsrail’i tehdit etmektedir. Yazara göre İran ve -2003’e kadar- Irak, Amerika’ya ve dünyadaki petrol kaynaklarına yönelik potansiyel tehlikelerdir. İslam’la Anglo-Protestanlık arasındaki uçurumun, İslam’ın düşman olarak konumlandırılabileceği nitelikleri öne çıkardığını iddia eden yazar, 2001’deki eylemin Amerikan’ın düşman arayışına son vermiş olduğunu belirtiyor.
(7) Küresel Sermaye
Yine üçüncü bölümde Huntington, Ulusların Zenginliği yazarı Adam Smith’in “Bir toprak parçasının sahibi, mülkünün bulunduğu ülkenin yurttaşı olmak durumundayken, sermaye sahibi, dünya vatandaşıdır ve belli bir ülkeye bağlı olmak zorunda değildir” gözlemine ve General Motors’un başkanının “General Motors için iyi olan Amerika için de iyidir” sözüne yer vererek, nüfusun %4’ünü bile oluşturmayan çokuluslu şirket sahip ve üst düzey yöneticilerinin, ulusal sınırları bir engel olarak gördüğünü ve onlara göre artık ulus-devleti önemseyecek tek grubun politikacılar olduğunu, bunların ulusal bağımlılığa çok az gereksiniminin olduğunu ve bunun yerine küresel yatırım ve finans ağlarıyla ilişki içinde olduklarını belirtiyor.
“Amerikan Kimliğini Canlandırmak” başlığını taşıyan dördüncü bölümde, Amerika’nın mevcut ve gelecekte karşı karşıya olduğu dört temel tehdit alanı olarak şunlar sayılıyor: Etnik kökenin beyaz Amerikalılar için kimliği belirleyen kaynaklardan biri olmaktan çıkmaya başlaması, ırksal ayrılıkların yavaş yavaş bulanıklaşması ve ırksal kimliklerin önemini  yitirmesi, Hispanik topluluğun sayıca ve etki açısından güçlenmesi ve iki dilli, iki kültürlü bir Amerika eğilimi ve son olarak da ulusal kimliğin önemi konusunda elitlerle halk arasında oluşan boşluk.
Yazara göre, Hispanik göçü savunan bu kozmopolitlerin  bir hedefi, Amerika’yı bütün olarak iki dilli, iki kültürlü bir topluma dönüştürmek. Bu hedefe göre, Amerika’nın 300 yıldır öz-kültür olarak sahiplendiği Anglo-Protestan kültüründen ve bu kültüre ek olarak kucakladığı etnik alt kimliklerden vazgeçmesi gerekiyor. Hispanik ve Anglo olmak üzere iki kültürü en açık biçimde dile getirmek gerekirse, iki dili, İspanyolca ve İngilizce’yi sahiplenmesi gerekiyor.
Yazar kitabını şu cümlelerle bitiriyor: “Amerika dünyaya dönüşüyor. Dünya Amerika’ya dönüşüyor. Ve Amerika, Amerika olarak kalıyor. Kozmopolit mi? Emperyalist mi? Ulusal mı? Amerikalıların tercihleri, bir ulus olarak onların geleceğini biçimlendirecek ve bir de dünyanın geleceğini…”