milliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milliyetçilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2012 Pazar

Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, Sadri Maksudi Arsal

Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, Sadri Maksudi Arsal, Ötüken Yayınevi, 1975, İstanbul
Milliyetçiliğin milletlerin hayatında oynadığı rol
       Kitap, yazarın milliyetçiliğin  esaslarıyla ilgili  meseleler hakkındaki araştırmalar neticesinde elde ettiği fikir ve kanaatlerden oluşmaktadır. Milliyet meselesini hukuk tarihi ve sosyoloji alanlarında  kabul edilmiş, müsbet ilmi esaslardan ayrılmayarak, tamamen objektif bir şekilde incelenmiştir.
      Ord.Prof. Sadri Maksudi Arsal, Milliyetçiliğin milletlerin hayatında oynadığı rolün ehemmiyetine rağmen, ne dilimizde ne de Avrupa dillerinde, milliyet esasını sosyolojik bakımdan inceleyen objektif bir eserin olmaması ve mevcut eserlerin de milliyetçilik esasını saldırıcılığı temsil eden  eserler, yada milliyet duygusunun milletlerin tarihindeki rol ve ehemmiyetini inkar eden kozmopolitlik propaganda aracı olarak kullanılması nedeniyle milliyetçiliği sosyolojik açıdan ele alarak incelemiş ve değerlendirmeleri sonucunda zamanımızda milliyetçiliğin ne şekilde olması gerektiğini ortaya koymuştur.
     Yazara göre bugünkü milliyetçilik; rasyonel, mantığa ve akla uygun, sosyolojik ve psikolojik esaslara dayanan, kan tahliliyle uğraşmayan, kafatası ile ilgilenmeyen, milletine bağlılık hissi ile dolu, hürriyetçi, liberal, bütün milletlerin gelişme kabiliyeti bakımından eşit olduklarına inanan, üstün-aşağı millet görüşünü benimsemeyen, demokratik, imtiyazlı gurup anlayışından uzak, gurupların birbiri üzerinde baskı kurmasına karşı, barışçı, idealist ve iyimserdir.
    Irk ile ilgili ihtilaflı meselelerden biri de ırkların eşitliği meselesidir. Ondokuzuncu  asrın ikinci yarısında Avrupalı bazı yazarlar  üstün ırkın mevcut olduğuna dair bazı eserler vermişlerdir. Fransız yazar Comte de Gobineau’nun  ‘’Beşeri Irkların Eşitsizliği hakkında Deneme ‘’ isimli eserinde zeka ve fikri kabiliyetler bakımından en yüksek ırkın Avrupalıların mensup olduğu ‘’Aryen’’ ırkı olduğunu iddia etmektedir. 
    Antropolojik manada ırk zoolojik bir unsurdur. Millet ise sosyolojik ve psikolojik esaslara dayanan bir kavramdır. Bugün milletleri tasnif ve milliyeti tespit sahasında antropolojik manada ırk esası kıstas olmaktan çıkmıştır. Millet kavramı ise etnolojik manada ırk kavramından da farklıdır. Millet aynı dili konuşan, aynı milli seciyeye , müşterek tarihe, müşterek milli emellere sahip olan bir kütledir.
       Ord.Prof. Arsal’a göre Avrupa’daki bu siyasi ve medeni üstünlüğün ırki üstünlük neticesi olmayıp tabiat iklim gibi faktörlerin tarihi, coğrafi, iktisadi ve siyasi şartların medeniyetin inkişafına elverişli bir şekilde birleşmesi mahsulü olduğu belirtilmektedir. Yazara göre,  millattan birkaç bin sene önce Mısır’da, Irak’ta yüksek medeniyet ortaya çıktığında batı Avrupa kavimleri tam bir barbardı. Milattan önce Romalılar, bugünkü Britanyalılar ile Cermenlileri medenileşmek kudretinden mahrum kavimler sayarlardı. Medeniyet merkezlerinin daima değiştiği bu ortamda şu anda Avrupa medeniyeti denilen medeniyet bütün insanlığın müşterek malıdır. Bu milletin yaradılışında Asya ve Afrika milletlerinin de rolü ve hissesi vardır. Batılıların üstünlüğü efsanesine dayanan görüşler ilmi, sosyolojik gerçeklerden mahrumdur.
         Ord.Prof. ARSAL, milleti teşkil eden unsurları şu şekilde belirtmiştir.
a. Hukuk ve devlet otoritesi: Milletlerin teşekkülü daima bir devlet içinde meydana gelmiştir. Birleşmiş kütleye mensup fertler uzun süre aynı hukuki nizama tabi olarak yaşamaları gerekir.
b.    Nüfus: Savaşabilecek fertlerin çok sayıda olması gerekir.
c.    Ülke birliği: oturulan sahanın birliği ve uzun zaman beraber yaşamaları gerekir.
d.    Bağımsızlık.
e.  Lisan birliği: nerede büyük kütleye sahip müşterek lisan varsa orada bir millet ve bu millete bağlılık duygusu besleyen insanlar buluruz. Her milli dilin arkasında bir milli ruh vardır.
f.  Örf adetler birliği: milletçe yapılan bayramlar ve önemli milli olaylar münasebetiyle yapılan törenlerin milletlerin hayatında çok önemli birleştirici rolü vardır.
g.    Dini inançlar: Ord.Prof. ARSAL’a göre milletin bir unsuru sayılmalıdır.
h.  Milli seciye (karakter): milletin bütün fertleri arasında meydana gelen müşterek ruhi eğilimlere ve bundan doğan hareket ve düşünce tarzlarına denir.
Irk: Her milletin teşekkülünde etnolojik anlamdaki ırkın rolü vardır.
     Burada sayılmış şartlar kavimlerin millet olarak şekillenmesi şartlarıdır. Teşekkülü tamamlanmış bir millet ise sonsuza dek varlığını sürdürebilir. Bu milletler devletin içindeki genelin ırkından sayılır. Fakat bazen askeri bakımdan kuvvetli olan küçük bir topluluk nüfusça daha kalabalık topluluğu itaat altına alarak baskın olabilir ve dilini de kabul ettirebilir. Bunun tersi de olabilmektedir. Mesela Bulgarlar Tuna bölgesinde Slavlarla devlet kurmuş ancak konuşulan hakim dil kendi dilleri olmayınca o millet içinde erimişlerdir.
      Bir milletlin şekillenerek meydana gelmesinin psikolojik sonuçlarından biri de fertlerde millete bağlılık hissinin, yani milliyet duygusunun doğması, kuvvetlenmesi, derinleşmesi ve bütün millet içinde yayılmasıdır. Milliyet duygusu bir millete mensup fertlerin, o milletin mazisine, istikbaline, lisanına kültürüne, ülke ve toprağına karşı besledikleri derin, benimsenmiş, bağlılıktan oluşan ruhi bir durumdur.
       Millet duygusu iki istikamette ortaya çıkmaktadır. Birincisi, bir millete mensup fertlerin, milli tarihlerine, milletlerinin geçmişteki başarı veya felaketlerine kutsal nazarı ile bakmaları şeklinde kendini gösterir. Buna göre milliyetçi insan milletinin tarihteki parlak devirlerini, başarılarını, hatırladığı zaman, gurur ve iftihar duyar, karanlık devirlerini, felaket ve ızdıraplarını hatırladığı zaman ise mahzunluk hisseder. Milletlerin tarihlerinde yaşadıkları bu felaket, ızdırap, zulüm ve haksızlıklar, istiklallerini korumak için yaptıkları mücadele ve fedakarlıklar onların milli hissini kuvvetlendiren ve derinleştiren en büyük unsurdur.
        Millet duygusunun ortaya çıktığı  İkinci bir saha ise; istikbale yönelmiş milli emel gaye ve düşüncedir. Burada siyasi bakımdan bağımsız olan milletlerde ebediyen bağımsız olarak yaşama arzusu, istiklalini kaybetmiş milletlerde ise, bu istiklali tekrar kazanma şeklinde kendini göstermektedir.
       Bir millette millet duygusunun kuvveti ve derinliği o milletin kendi tarihi ve kültürü hakkındaki bilgisine bağlıdır. Milli duygu ve bilinci kuvvetli olan bazı milletler, milli ve siyasi istiklallerini kaybettikten sonra da, bazen asırlarca yabancı milletlerin boyunduruğu altında yaşadıkları halde milliyetlerini unutmamışlar, milli şuurlarını kaybetmemişlerdir. Hatta bazıları lisanlarını bile unuttukları halde milli ruh ve seciyelerini korumuşlar ve bu sayede milli istiklallerini yeniden elde etmişlerdir. Buna 1620 de Almanlar tarafından istilaya uğrayarak asimilasyonla Almanlaştırıldığı zannedilen Çeklerin kültürlerini yeniden canlandırması yoluyla II. Dünya savaşı sonrası Almanya’dan ayrılarak bağımsızlığına kavuşması ile medeniyetten mahrum cahil köylüler olarak görülen ve kendi ülkelerindeki azınlık bir topluluk olan İsveçliler tarafından yönetilen Finlerin kendi dillerinde alfabe icat ederek kültürel gelişimlerini tamamlamaları, siyasi bakımdan bağımsızlıklarını kazanmaları ve çağdaş uygarlığı yakalamaları da bir örnektir.
       Bütün bu değerlendirmelerin sonunda Ord.Prof. Arsal bugünkü kültürlü milletlerde görmek istenen milliyetçiliğin özelliklerini şöyle özetlemiştir.
a.    Bugünkü milliyetçilik rasyoneldir, mantığa ve akla uygundur.
b.    Bugünkü  milliyetçilik  sosyolojik  ve  psikolojik  esaslara  dayanır,  kan  tahliliyle uğraşmaz, kafatası ile ilgilenmez. Belirli bir millete bağlılık hissi bugünkü milliyetçiliğin esasıdır.
c.    Bu günkü milliyetçilik hürriyetçidir, liberaldir.
d.    Bu günkü milliyetçilik, bütün milletlerin gelişme kabiliyeti bakımından eşit olduklarına inanır. Üstün – aşağı millet görüşünü reddeder.
e.    Bu günkü milliyetçilik demokratiktir. Ülkede imtiyazlı bir gurup tanımaz, gurupların birbiri üzerinde baskısını kabul etmez.
f.    Bu günkü milliyetçilik barışçıdır, saldırıcı harplerin aleyhinedir.
g.    Bu günkü milliyetçilik harpleri ortadan kaldırmanın tek yolunun federalizm olduğu sonucuna varırsa federalizmi kabul edebilir.
h.    Bu günkü milliyetçilik idealist ve iyimserdir.

23 Şubat 2012 Perşembe

Simgeden Millete, Selim Deringil

Simgeden Millete, Selim Deringil,İletişim Yayınları, 2007,İstanbul
Osmanlı Devletinin 19. yy.ın son çeyreğinde simgesel bilinç oluşturmak suretiyle ayakta kalma çabaları, Mustafa Kemal ve milliyetçiliğin kökleri.
   Selim Deringil kitapta bir araya getirilen uzun yılların emeğini yansıtan makalelerinde, 19. yüzyıl imparatorluk tarihinin simgesel üretim ve yeniden-üretim alanlarını ele alıyor. Din, millet, devlet tanımlarını ve bunların siyasal alandaki kullanımlarını, II. Abdülhamit döneminden Mustafa Kemal’e uzanan süreçte, “devlet aklı” ve pratiklerine bakarak inceliyor.  Kitap dokuz makaleden oluşmaktadır. Bölümler arasında farklılıklar olmakla birlikte bazı bölümlerde tekrarların olduğu görülmektedir.
(1) Geleceğin İcadı Ve Muhayyel Cemaat Fikrinin Kısa Tanımı.
Her dönemde geleneğin ilk defa icat edildiği ve nedenlerinin dayandığı temeller toplumdaki algıyı etkileme amacı ile zaman içinde benimsenmesiyle oluşmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde Basra’dan Avrupa başkentlerine kadar geniş bir coğrafyada kendisine tehdit algılaması ve tebaasını belirli bir simge etrafında birlik ve beraberlik etrafında toplama gayretlerinin olduğu, bu tür argümanların özellikle 19. yy. “Türklük sembolü “ haline gelen ve Cumhuriyet Türkiye’sinde Osmanlılığı simgelediği için yasaklanan serpuş, geçmişi ancak 19. yy.ın ilk çeyreğine uzanan bir “gelenek” olduğu görülmektedir.
Özellikle II. Abdülhamit döneminde devletin “meşruiyet zemini”nin yeni bir temele oturtulması gerektiğinin altı çiziliyordu. Bunun gerçekleşebilmesi için hilafet geleneğinin icadı ve Osmanlı sultanının bütün Müslümanların halifesi olduğunun benimsenmesi ve bir taraftan da propaganda yoluyla muhayyel cemaati genişletme gayretinin varlığıdır. Pan-İslamizm, Osmanlı hilafetine dış dünyada nüfuz temin eden her türlü politikadan oluşan uygulamaların tümünü kapsaması ve savunmaya yönelik meşru varlığını tehlikede gören bir devlet politikasının adıdır. Pan-İslamizm çerçevesinde uygulama alanında, Singapur, Cava
ve Hindistan bölgelerinde bazı ileri gelen şahsiyetler tarafından gazeteler yoluyla Osmanlılık propagandası yaptığı, bazı çocukların eğitimlerini tamlayarak kendi memleketlerine döndüğü, özellikle Irak’ta hızla yaygınlaşan Şiiliğin önlenmesi amacıyla Şii çocukların Osmanlının seçkin eğitim kurumlarında Hanefi mezhebi doğrultusunda “Hanefileştirilmeleri”nden bahsedilmektedir.
Osmanlının 19. yy.da moda olan sergilere katıldığı, dahası Osmanlı hilafetinin olumlu imajını dünyaya yayma gayretlerinin en önemlisi basın olmuştur. Ahmet HAMDİ (Aksekili), Şerif Mardin gibi zatların işaret ettiği gibi 19.yy. sonlarında bir insanın gazete ve basın yoluyla ulaşabileceği bilgilerin, fizyolojiden beslenmeye, kimya sanayinden islamda ünlü kadınlar tarihine kadar geniş bir alanı kapsamaktadır. İstanbul ve Kahire’de basılan bir gazetenin Lahor’da okunması da Osmanlı hilafetinin “muhayyel cemaat” kurgusuna bir işarettir. Osmanlı nüfuzunun giderek artması karşısında İngiliz idaresi Osmanlı imparatorluğunda tebaa’ya zulüm yapıldığını yayma gayretleri başlatırlar. Ayrıca Osmanlı aleyhtarlığı yönünde Hintliler üzerinde baskı politikası uygularlar. Bu amaçla Osmanlı lehine konuşma yapan bir din adamı bir yıl hapse mahkum edilir. Bu durum Hintlileri oldukça etkilemiştir. Osmanlı İmparatorluğunca Yunanistan’dan Sason’a, Lahor’dan Batavya’ya kadar uzanan bir muhayyel cemaat kurgulanmaya çalışılmıştır. Söz konusu cemaat fikrinin Buhara, Lahor ve Batavya da yaşayan Müslümanların Osmanlının meşru İslam halifesi olarak kabul ettirilme çabalarıdır.
Pan-İslamizm, II. Abdülhamit’in 19. yy.ın son çeyreğinde hilafetin dünya Müslümanları üzerinde nüfuz aracı olarak kullanılması için getirdiği bir mitolojidir. Amaç, Osmanlı halifesin dünyada görünür kılmak, dini motifleri kullanarak seküler bir dünya politikası oluşturmak. Ancak bu politikanın lisan bilmeyen 4-5 şeyh ile 5-6 konsolostan oluşan ekip tarafından yürütülmesi sebebiyle başarılı olamamıştır.
(2) II. Abdülhamit Dönemi Osmanlı İmparatorluğu’nda Simgesel Ve Törensel Doku: “Görünmeden Görünmek”.
Bu bölümde dört tür simgesel ögeden bahsedilmektedir. Birincisi halifenin kutsallığını simgeleyen mimari ögelerdir. Osmanlı arma, tuğra veya devlet yapılarındaki dini motiflerdir. İkincisi padişahın ihsanı olarak kullanılan nişanlar, Kutsal eserler, özel sancaklar ve hil’atlerdir. Üçüncüsü İslami simgesel anlamı yüksek olan kutsal emanetlerdir. Son olarak ta sultan Abdülhamit döneminde tekerrür eden kelimeler, deyişler veya kalıp ifadelerdir.  Özellikle kamu alanında Avrupai hükümdarın portresinin duvarlara asılması yerine, devlet dairelerinin duvarların “Padişahım Çok Yaşa” vb. ibareleri taşıyan hat levhalarının asılmasına başlanmıştır. 19. yy.a damgasını vuran hatıra madalyalardır. Bu madalyonun bir yüzünde, Fransızca olarak “Bu devlet yaşayacak çünkü Allah öyle istiyor”, diğer yüzünde ise, “Herkese adalet”, “Zayıfların korunması” ve “devletin dirilişi” yazılıdır. Bu yazı, her an dalgaların dövdüğü, burçlarında Osmanlı bayrağının dalgalandığı bir kalenin üzerinde görülmektedir. Meşruiyet simgesi olarak Ayasofya, kutsal emanetler ve sultan türbeleri görülmektedir.
Hanedan, hilafet ve devletin kutsallığını pekiştirmek amacıyla kutsal değerleri olduğuna inandığı eserleri satın almaktadır.
(3) Osmanlı’dan Türk’e: Türkiye’de kimlik ve Sosyal Mühendislik.
İmparatorluğun küçülmeye başlamasıyla birlikte özellikle 19. yy.ın son çeyreğinde balkanlardaki toprak kayıplarının başlamasının ardından “Türklerin öz yurdu” vurgusuyla Anadolu önem kazanmıştır. Mümkün oldukça karakter ve amaçta birbirine benzeyen ve hilafet makamını vurgulayan Padişaha sadakatte birleşen Müslümanların meydana getirdiği homojen bir yapı oluşturmak için II. Abdülhamit büyük gayret sarf etmiştir. Osmanlı tebaası içersinde yaşayan ve devletin resmi diline ve dinine başlı unsurlar azınlıktayken, çoğunluk muhalif grupta yer almaktaydı. Bu durumda sistemli bir şekilde muhaliflerin itikatlarının düzeltilmesi gerekliydi. Bu sorun sadece Osmanlı misyonerler vasıtasıyla çözülmesi mümkündü. Osman Nuri Paşaya göre Türkler Osmanlı milletinin temelini oluştururken, Araplar, Kürtler ve Arnavutlar gibi Müslümanlar ise destekleyici tali unsurlardı.
Kürt meselesinin arkasında aslında 1915 yılında Ermeni tehciri sırasında binlerce Ermeni’nin hayatını kaybetmesine sebep olan, Osmanlı Subayları yönetimindeki hafif Kürt süvari gruplarından oluşan Hamidiye Alaylarının rolü büyüktür. Bugünkü Kürt liderlerinin belirttiğine göre, PKK’lılardan öldürülenlerin aslında Kürt olmayıp Ermeni (sünnetsiz) olduğudur. Bugünkü Kürt liderlerinin aslında 1915’deki Hamidiye Alaylarındaki Kürt liderlerin torunları olabilecekleri belirtilmektedir.
(4) II. Abdülhamit döneminde devletin kamusal imajının dönüşümü: İdeolojik meseleler ve tepkiler. ( 1876-1908 )
Osmanlı devleti tehdidin arttığı dönemde, yabancı devletlere karşı kaybettiği imajını yeniden kazanmak için hem içerde hem de dışarıda düzeltmeye uğraşıyordu. Devlete karşı tehditlerin en önemlisi misyonerlik faaliyetleriydi. Bu faaliyetler, 1880-1890 yıllarında İngiliz, Fransız, Rus ve Amerikan misyonerlerin Osmanlı topraklarını kendi faaliyet alanlarına göre parsellemeleriyle devinim kazanmıştır. Osmanlı devleti oluşan bu tehlike karşısında ideolojik bir savunma hattı olarak, aktif olarak Halifeliğe geçmeyi teşvik etmek suretiyle ilk defa misyonerliğe karşı misyonerlikle karşılık vermiştir. Değişik vilayetlerdeki Osmanlı yöneticilerinin gönderdiği raporlardaki ana unsur misyonerlik faaliyetleridir. Bu bölgelerdeki özellikle Şii, Nusayri ve Yezidi Kürtler gibi marjinal grupları Sünni Hanefi mezhebe döndürmek için bir program vardır. Aynı zamanda misyonerlik faaliyetlerinden Müslüman ahalinin de etkilenmemesi için özel olarak tayin edilecek ulemanın söz konusu bölgeye gönderilmesi talep ediliyor. Aynı zamanda devlet eliyle “Kitab-ül Akaid’in ( Dinler Tarihi ) yazılmasıdır. Yapılan faaliyetlerin özünde Osmanlı toplumu nezdinde devletin yekvücutluğu için yeni bir temel tesis etme amacıyla, geleneğin icadı ile yürürken, Osmanlı devletinin bir “Büyük Güç” olarak kamusal varlığını sürdürme çabasıdır.
(5) Irak’ta Şiiliğe Karşı Mücadele: II. Abdülhamit Döneminde Bir Osmanlı Karşı Propaganda Örneği.
 İran’daki imamiyenin güçlenmesi Bağdat, Necef ve Kerbela gibi yerlerin Osmanlının kontrolüne girmesiyle birlikte Osmanlı-İran siyasi mücadelesi başlamıştır. Genel olarak Şiiliğe karşı alınacak önlem olarak Sünni İslamın topluma tanıtılması için devlet, özel olarak eğitilmiş alim ve muallim tayin etmiştir. 1905 yılındaki bir rapora göre bölgeye gönderilen muallimler maaşlarını düzenli olarak alamadıkları gibi vazifelerini de yerine getirmemişlerdir. Dolayısıyla beklenen fayda sağlanamamıştır.
(6) “Hali Vahşet Ve Bedeviyette Yaşarlar”: Geç Dönem Osmanlı İmparatorluğu Ve Post-Kolonyalizm Tartışması.
 Osmanlı hiçbir zaman İngiltere ve Fransa statüsüne bürünmedi. Ancak bazı yönleriyle yakınlaşması gerekiyordu. İşte arada kaldığı bu durum Osmanlının “ödünç alınmış kolonyalizmi” olarak adlandırılmaktadır. Osmanlı için batının agresif sanayi imparatorluğundan farklı olarak, bir hayatta kalma taktiğiydi. 19.yy.ın son döneminde kızışan kolonyalizm açısından, Osmanlının halen egemenliğini sürdürmekte olduğu ve “Büyük Güçler” kulübünün bir üyesi olarak kabul edilmesi Osmanlı örneğini orijinal kılmaktadır.
Afrika kıtasındaki topraklar yavaş yavaş kaybedilirken kalan vilayetin haklarının korunması için bir layiha hazırlanmıştır. Bu layihada, halkın yaşam tarzından ticaret hayatının düzenlenmesine, sosyal haklardan basın ilkelerine kadar bütün alanlar düzenlenmiştir. Ayrıca böyle bir durumda bedevilerin kendi hallerine bırakılamayacağının dikkati çekiliyor olması, kolonyal bir siyasete doğru bariz bir yönelim olduğunu açıkça göstermektedir. Beyrut’ta hayat sürdüren Tevfik Bey’in eşi Naciye hanımın hatıralarının Osmanlı kolonyalizm’i açısından ikircikli doğasına ışık tutan belgeler olarak okunmalıdır.
(7) Geç Dönem Osmanlı İmparatorluğunda Ermeni Sorununa Çalışmak Ya da “Belgenin Gırtlağını Sıkmak”.
Ermeni-Türk polemiğinin temelini tarafların bir araya gelerek birbirlerine hitap etmemeleridir. Türk tarihçilerinin çoğunluğu ve Türkiye’nin resmi tezlerini savunmayı iş edinmiş olan bazı yabancı tarihçiler, Birleşmiş Milletlerin II. Dünya savaşından sonra Yahudi soykırımına benzer bir tanıma uymadığını gösterme çabasındaydı. Bu bölümde arşivlerin yorumlanmasında az çok önceden kabul edilen ya da önyargıları savunmak için nasıl kullanıldıklarını veya nasıl alet edildiklerini anlatılmaktadır. Bölüm içersinde 14 ayrı vaka incelenmektedir.
(8) Osmanlı İmparatorluğu ve 19. yy. Rus İmparatorluğunda Pan-İslamizm.
Rus İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğundaki Hıristiyan halkın korunması için çalışırken, Osmanlı İmparatorluğu ise ilişkilerini gizliden gizliye Pan-Slavizmi dengeleyecek şekilde bir silah olarak kullanıyordu. Rus hükümeti eşrafın gönlünü kazanmak için hiçbir değeri olmayan nişan ve hediyeler dağıtarak çocuklarını da kendi okullarına göndermelerini sağlamak suretiyle sistemli bir şekilde Ruslaştırma politikası izlemektedirler. Zamanla Rusya, Kırım, Orta Asya ve Kafkasya’ya yerleştikçe Osmanlı bölgedeki nüfuzunu kaybetmektedir. Sonuçta da Rus Müslümanlara azınlık muamelesi yapmaktadır.
(9) Namık Kemal’den Mustafa Kemal’e Kemalist Milliyetçiliğin Osmanlı Kökleri.
Osmanlı devleti “devletten ulusa” modeliyken, dağıldıktan sonra yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise, “ulustan devlete” modeliyle devam etmiştir. Katı sansürün olduğu II. Abdülhamit döneminde bile bu süreç devam etmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin kaderini tayin edecek olan liderler neslinin tümü bu saltanat zamanında genişleyen eğitim kurumlarında yetişmiştir. Kemalizm bir orta sınıf olgusudur ve Kemalizm önderlerinin tamamı 19. yy. sonunun ürettiği Müslüman kesiminden gelmektedir.
Namık Kemal ve Ziya Gökalp, Türk milliyetçiliğinin dolaysız atalarıdır. Ziya Gökalp’ın Türk milliyetçiliği temel düsturlarıyla doğrudan bağlantısı vardır. Namık Kemal ise daha “Osmanlı” bir bakış açısıyla Pan-İslamcılık ve Türk Milliyetçiliği arasında bir yerde durur. Aynı zamanda Kemalistlerle ittihat ve Terakki arasında bağlantı vardır. Mustafa Kemal’inde aralarında bulunduğu bütün Kemalistler İttihat ve Terakki üyesidirler. İttihat ve Terakki Osmanlı bünyesinde ilk çağdaş kitle hareketi olmuş ve 1919 yılında Mustafa Kemal’in örgütlenmesine zemin oluşturmuştur. Namık Kemal vatan şairi olarak anılırken, “anavatan” mefhumu ise TBMM’deki tartışmalarda bir nevi ana motifi oluşturmaktadır. Nihayet 23 Nisan 1920’de milliyetçi direniş kendisini Ankara’da TBMM olarak kurumlaştırmıştır.
TBMM kurulduktan sonra elde edilen kazanımlar ile 1922’de Yunanlılara karşı elde edilen zafer sonucundan bir süre sonra Mustafa Kemal harekete geçerek sırasıyla önce saltanatı, sonra da halifeliği kaldırmak suretiyle Osmanlının “devletten ulusa” modeliyle başlayan ve Kemalistlerin “ulustan devlete” uzanan çizgisinde ulus-devlet kurulmuştur.