3 Mayıs 2012 Perşembe

Gün Olur Asra Bedel, Cengiz Aytmatov

Gün Olur Asra Bedel, Cengiz Aytmatov, 2005, İstanbul

“Gün Olur Asra Bedel” adlı eserde Türkistan'ın Kazak bölgesindeki 8 hanelik bir tren yolu bakım istasyonunda yaşayan Aral bölgesi Kazak Türklerinden Kazangap adlı yaşlı işçinin ölümü ve vasiyeti üzerine düzenlenen cenaze törenini anlatan ana eksen etrafında, Türklerin destanî devrine dönüşler ile uzay kolonileri arasındaki ilişkilerin sınırladığı geniş bir açılım sergilenmekte ve tek bir günün anlatıldığı roman böylece ismine uygun olarak 'yüzyıldan uzun bir gün' ün hikâyesi olarak şekillenmektedir. Romanda Türk geleneği temsil eden Kazangap'ın en yakın dostu Yedigey ile Sovyet devrinin yenik insanı Kazangap'ın oğlu Sabitcan arasındaki çelişki ortaya konularak, Türk insanı' ile 'Sovyet insanı' karşılaştırılmakta ve açıkça 'Türk insanı'ndan yana tavır alınmaktadır. Yazar bu trajik karşılaştırmasını sağlam bir zemine oturtabilmek için destanî geleneğe yaslanarak Yedigey'e Nayman Ana Destanı'nı anlattırmaktadır.
Romanın vakası Kazak boylarında geçer. Bir kazak Türkü olan Yedigey’in ekim devriminden sonra sosyal karışıklık ve belirsizlik yüzünden bir yere tutunmak ihtiyacı ile Kumbel istasyonuna tanıştığı Kazangap vesilesiyle Sarı-Özek bozkırlarındaki Boranlı istasyonuna yerleşir.
Yedigey, 1944 de savaşta sakatlanınca kızıl saçlı, sevimli ve güler yüzlü doktor ona: “Savaş bitmek üzere. Aklına kötü bir şey gelmesin. Bir an önce memleketine dön. Bir yıl içinde eski gücüne kavuşursun.”der.
Aral Gölü kenarındaki Cangeldi’ye geldiğinde dar sokakları, ayağına yapışan çamurları ile Cangeldi’yi hepten ıssızlaşmış bulur. Savaş erkekleri adeta silmiştir. Açlıktan ölmemek için herkes hayvan çiftliklerine dağılmıştır. Balıkçılıkla geçinen köyde Aral’a açılacak erkek kalmamıştır.
Evde onu bekleyen eşini bulan Yedigey işe yaramaz bir durumda olduğunu söylenip durur. Görünüşte sağlam biri olarak görünür. Ama güçsüz beyni zonklayan ayakta zor duran bir hali vardır. Eşi Ukubala’nın yakınları onu bozkıra çağırmışlardır. Şimdilik otlaklarda otlayan hayvanları gözetler. Gururlu bir kişi olan Yedigey ailesine yük olmamak için demir yollarında çalışmaya koyulur. Demir yollarında çalışa çalışa, istasyon istasyon savrula savrula Kumbel istasyonuna gelir. Kumbel demir yollarının kavşak noktasında olan bir istasyondur. Trenlerin kullandığı yakıt burada depo edilir. Yedigey ve eşi Ukubala vagonlardan boşaltılan kömürleri el arabasıyla depoya taşırlar. Bir gün istasyona devesiyle bir Kazak Türkü olan Kazangap gelir.
Kazangap’ın gerçekte belirli bir özelliği yoktur, sade bir adamdır; ama hayat çilesi çekerek olgunlaştığı bellidir. Esmerleşen yüzünden ve iri damarlı ellerinden, hep ağır işlerde çalışmış bir bozkır adamı olduğu anlaşılır. Onun gibi dürüst, cesur, bilge bir insanın bu zamanda eşine rastlamak mümkün değildir.
Boranlı Yedigey ve karısı Ukubala, kendi köyleri Cangeldi’yi terk ederken, emektar arkadaşı Kazangap’la karşılaştıkları o günün bütün geleceklerini ve hayatlarını etkileyeceğinden habersizdirler...
Kazangap, onlara sadece kendisiyle birlikte Boranlı istasyonuna gelmelerini ve çalışmak için oraya yerleşmelerini teklif eder. Aynı gün, Kazangap’la birlikte Sarı Özek bozkırındaki Boranlı istasyonuna hareket ederler; ama sonradan bunun bir talih, bir kader olduğunu anlayacaklardır.
Her şey, bir devenin sırtında Ana Beyit mezarlığına yol alan cenaze konvoyunun en önünde giden Yedigey'in bilincinde oluşur ve gelişir. Sarı Özek'teki istasyondan kutsal mezarlığa giden cenaze konvoyunun başını çeken Yedigey, can dostu Kazgangap'la yaşadıklarını, bu kısa yolculuk sırasında geri dönüşlerle bilinç üstüne çıkarır. Romanın ilerleyen sayfalarında, anlatılanların, bu yolculuk boyunca tahayyül edilenlerin ürünü olduğu ortaya çıkar. Yedigey, koca ömrü, bir güne hatta saatlere sığdırır; geçmişin, şu anın ve geleceğin aynı şey olduğunu, deve sırtındaki bilinç akışlarında yaşar ve yaşatır.
Romanda anlatılan bir günün hikâyesidir. Ard zamanlı bir anlatım tekniğiyle Yedigey-Kazangap ve Sarı-Özek bozkırlarının hikâyesi 24 saatlik bir süre içinde yüzyılın hikâyesine dönüşür.
Yedigey Kazangap’ın ölümüyle Sarı-Özek’in geçmişini hatırlar. Yedigey arkadaşı Kazangap’ın cenazesini onun vasiyeti üzerine Ana-Beyit mezarlığına gömmek ister. Burası onların atalarının mezarlığıdır. Ancak Kazangap’ın oğlu Sabitcan Ana-Beyit mezarlığının Boranlı’ya uzak mesafede olduğu için “Oraya gitmemize ne gerek var. Hem rahmetli tren düdüklerinin çok severdi. Hemen şuraya gömelim. Tren düdüklerini dinleye dinleye huzur içinde yatsın.”diye karşı çıkar.
Romanda Sarı-Özek bozkırlarının tarihiyle anlatılanları iki şekilde anlatabiliriz:
1.  Düne ait; Nayman Ana efsanesi,
2. Bugüne ait; Kazangap, Yedigey, Abu Talip Kutlubayev ve 2. Cihan Harbi sırasında yaşadıkları özellikle de Kazangap’ın defin işleriyle ilgili işlemler yapılırken yer yer geriye dönüşlerle dünün bugüne aktarılması dikkatle sunulur. Boranlı istasyonuna gelerek yerleşen Yedigey, inançları için mücadele edecek karakterdedir. Ancak inançları şifahi gelenekten beslendiği için pasif bir mücadelededir. O bu haliyle çalışan, kararlı, biraz da romantik bir kişidir.
Nayman Ana destanında Göçebe Türk oymaklarının düşmanı olan Juan juan'lar -Türklerin tarihi düşmanları olarak semboli¬ze edilmektedir- savaşlarda ele geçirdikleri tutsakları ya uzak yerlerde satmakta veya güçlü-kuvvetli olanları ayırarak korkunç işkencelerle "Mankurt”laştırdıktan sonra köle olarak kullandıkları anlatılmaktadır. "...Önce tutsağın kafasını kazırlar, kesilen bir devenin boyun bölgesinden yüzülen bir deri parçası tutsağın kafasına bir başlık gibi geçirilir. Kafasına deri geçirilen tutsak başını yere sürtmesin diye boyuna tahta kalıp takılır, yürek paralayıcı çığlıklarını kimse duymasın diye ıssız bir yere götürülürdü. Kolları, bacakları bağlı tutsak orada güneşin alnacında, aç-susuz birkaç gün kalırdı. Başına deri geçirilenlerden çoğu acıya dayanamayıp ölür, sağ kalanlarsa belleklerini yitirerek geçmişlerini anımsamayan birer "mankurt" -köle- olurlar. Tutsakların ölüm nedeni açlık, susuzluk değildir. Zavallılar başlarına geçirilen taze deve derisinin güneş altında kuruyarak büzülmesi sonucu acıya dayanamadıkları için ölürler. Sımsıkı sarılan deri kurudukça tutsağın kazınmış başını mengene gibi sıkıştırır. Bütün bu acılar sonunda tutsak aklını yitirmeye başlar. Juanjuanlar işkencenin beşinci gününde sağ kalan var mı diye bakmaya gelirler. İşkenceye tutulanlardan biri bile sağ kalsa amaçlarına ulaşmış sayarlar kendilerini... "Mankurt" kim olduğunu, soyunun-sopunun nereden geldiğini, adını, çocukluğunu, anasını-babasını bilmezdi kısacası insan olduğunun bile farkında değildir. Benlik bilincini yitirdiği için efendisine iktisadi açıdan büyük avantajlar sağlar... Herhangi bir köle sahibi için en büyük tehlike, kölesinin başkaldırmasıdır. Her köle fırsat bulunca isyan eder; oysa mankurt köleler arasında kaçmayı, karşı koymayı, başkaldırmayı düşünmeyen, alışılmışın dışında tek varlıktır. Köpeklerin sahiplerini dinlemeleri gibi mankurt ta efendisinin sözünden dışarı çıkmaz. Efendisinden başkasının sözünü dinlemez, bedeninin gereksinmelerinden başkasını düşünmez... En kirli, en ağır işler mankurtlara verilir, sonsuz sabır isteyen bıktırıcı, sıkıcı, sinir törpüleyici işler onlara yaptırılırdı."...(s. 151)
Juan juanlarla girişilen bir savaşta babasını kaybeden ve babasının öcünü almak için Juan juanlara karşı düzenlenen bir akına katılan Nayman Ana'nın oğlu Colaman akından geri dönemez. Cenk meydanında oğlunun cesedini arayan ancak bulamayan Nayman Ana hep oğlunun bir gün çıkıp geleceği ümidiyle yaşamaktadır.
Bir gün kervancılardan yakınlarda bir mankurt'un deve güttüğünü işiten Nayman Ana analık sezgisiyle bu mankurtun oğlu olabileceği hissine kapılır. Bu fikrini, hiç kimseye açamayan Nayman Ana, kitaptaki ifadeyle "torkunlarına (kızlık akrabalarına) uğrayacağını, onlarda bir süre konuk kaldıktan sonra eğer kendisi gibi istekliler çıkarsa Kıpçak ülkesine erenlerden Yesevi Dede'nin türbesine gideceğini" söyleyerek yola çıkar. Nihayet deve güden mankurtu bulan Nayman Ana önsezisinde yanılmamıştır. Bu mankurt onun sevgili oğlu Colaman'dır. "İki gözüm benim!" diye oğluna atılan Nayman Ana oğlunun kendisini tanımaması ve adını "Mankurt" olarak bildirmesi üzerine kahrolur ve şunları söyler: "Bir insanın dinden malı-mülkü, tüm zenginliği, gerekiyorsa yaşamı alınabilir. Ama belleğini köreltmeğe, beynini sakatlamaya kim cüret edebilir?" Ağlayarak oğluyla konuşan Nayman Ana sözlerine devam eder: "-Senin adın Colaman. İşitiyor musun beni? Colaman senin adın. Babanın adı Dönenbay. Öldü baban. Anımsamıyor musun babanı? Sana ok atmayı o öğretti. Ben senin ananım. Sen de benim oğlum. Göçebe oymaklarındansın sen. Bizim oymağa Naymanlar denir. Sen de Naymansın."
Oğluna bu şekilde kim olduğunu, nereden geldiğini anlatmaya, hatırlatmaya çalışan Nayman Ana onun hafızasını tamamen yitirdiğini acıyla fark eder; buna rağmen yine de onu obalarına götürmek ister. Ana yüreği onun bir gün aklının başına geleceğine inandırmıştır. Bu sırada yanlarına yaklaşan efendi Juanjuan, Nayman Ana'yı görür ve kaçan Nayman Ana'nın mankurtuna anlattıklarını öğrenince Colaman'a anasının ona işkence yapmak istediğini ve bu yüzden Nayman Ana'yı öldürmesi gerektiğini söyler. Romanda belirtildiği üzere "..oğlunu alıp götürerek göçebe Naymanlara istilacıların tutsakları nasıl sakatladıklarını, akıldan yoksun bırakarak nasıl alçalttıklarını göstermek isteyen ve böylece onların düşmana diş bileyerek silaha sarılmalarını" sağlamayı düşünen Nayman Ana Juanjuanlar oğlunun yanından ayrılınca tekrar oğlunun yanına döner. Ancak anasının kendisine kötülük yapmak istediği "öğretilen" oğlu, Nayman Ana'sını dinlemez bile! Kitapta bu hazin öykü şöyle bitiriliyor:
"Nayman Ana son anda oğlunun okunu ona çevirdiğini gördü; deveyi dehleyip ileri fırlamağa fırsat bulamadan kısa bir vınlama duydu, yaydan fırlayan ok sol böğrüne saplandı. Öldürücü bir saplanmaydı bu. Nayman Ana yavaş yavaş aşağı eğildi, yıkılmamak için devesinin boynuna sarıldıysa da yere düşmeye başladı. Fakat ondan önce başından ak yazması kaydı, bir kuş olup havalanırken; "-Adın ne senin? Kimin oğlusun? Anımsa adını! Senin baban Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!" diye çığlık attı.

İşte o günden beri Sarı-Özek bozkırında gece¬leri Dönenbay kuşu uçarmıs. Bir yolcuya rastlarsa yanına yaklaşır: "Adın ne senin? Kimin oğlusun? Anımsa adını! Senin baban Dönenbay! Dönenbay, Dönenbay, Dönenbay, Dönenbay!" diye bağırırmış...(s. 147)
Aytmatov’un eserlerinde birinci kuşak ve ikinci kuşak arasında değer farkları görülür. Birinci kuşak çalışmayı alın terinin değerini ve atalarından öğrendiklerini milletine ait inançları yaşatmaya çalışır. İkinci kuşak ise Sabitcan’da portatif olarak karşımıza çıkar. Bu kuşağın özellikleri rahat bir yaşam peşinde koşan varlık sebebini kültürel varoluş olarak değil, fiziki varoluş olarak görür. Hayatta kalma kaydıyla efendilerinin emrindedir. Colaman’ın şuurunu kaybettirilerek işkence yoluyla köleleştirilmesi gibi Sabitcan’da okullarda eğitim yoluyla kendi milletinin değerlerine yabancılaştırılan çağdaş bir “mankurt” tur. Yedigey milli ve dini hayata bağlıdır. Arkadaşı Kazangap onun gözünde sıradan bir cenaze değildir. Kazangap Sarı-Özek bozkırlarının ilk sakinlerindendir. Boranlı’da vahşi hayata karşı mücadele edip hayatta kalmayı başarabilen bir irade abidesidir. Ama Kazangap da şifahi bir kültürden yetiştiği için mankurtlaşmasına engel olamamıştır.
İkinci kuşaktan Abu Talip Kutlubayev bir coğrafya öğretmenidir. 1951 yılını sonlarında soğuk bir kış günü Boranlı’ya gelmiştir. Eşi Zarife sınıf öğretmenidir. İkinci Dünya Savaşında cepheye çağırılmış, Almanlara esir düşmüş taş ocaklarında çalışırken bir fırsatını bulup kaçmıştır. 12 arkadaşıyla birlikte Yugoslav partizanlarla, faşist İtalyanlara karşı gösterdiği Adriyatik Denizindeki kahramanlıkları gazeteye yansımış ve nişan almışlardır. Sovyet denetleme heyetinin soruşturmasıyla yurda dönmüş, tekrar coğrafya öğretmenliğine başlamıştır. Derslerinin birinde Avrupa kıtasını anlatırken ders kitaplarından farklı olarak oraların gelişmiş, yeşil ormanlarla, bakımlı çiftliklerle dolu olduğunu anlatırken askere alma merkezinde çalışan birinin oğlu “Siz Sitali’nin emrine rağmen niye kendinizi öldürmediniz de Almanlara esir düştünüz? Siz bir vatan hainisiniz” der. Öğrencilerin çoğu bunun hainlikle ne ilgisi var diye karşı çıksa da sınıf karışmıştır bir kere. 1948’te Yugoslav meselesi çıkınca ilçe merkezine çağırılıp kendi rızasıyla görevinden ayrıldığına dair bir dilekçeyle istifa ettirilir. Kader onları Sarı-Özek bozkırlarındaki Boranlı’ya savurmuştur. Abu Talip Kutlubayev kendi kültürel değerlerinin farkında olan, her türlü hayat şartlarında onu gelecek kuşaklara aktarmakla kendini sorumlu tutan kitabi kültürün temsilcisidir.
Kazangap’ın, oğlu Sabitcan’ı şifahi kültürle yetiştirmesine rağmen, Sovyet eğitimin bir mankurt olarak karşısına çıkmasını önleyememiştir. Abu Talip ise Boranlı’nın bütün imkânsızlıklarına rağmen hem kendi çocuklarına hem de Yedigey’in çocuklarına ders vererek Türk tarihinin coğrafyasını anlatır, başından geçenleri yazar. Böylelikle aydın sorumluluğunu yerine getirecektir. 5 Ocak 1953 günü gelen trenle ellerinde siyah çantalı üç kişi iner. 1952 yılının son günü Abu Talip vermiş olduğu şenlikte halk dansları eşliğinde halk türküleri söylediği Nayman Ana ve Dönenbay gibi efsaneler anlattığı için Boranlı halkı Abu Talip hakkında sorgulanır. Abu Talip sorgulanma sonunda alınır, bilinmeyen bir yere götürülür. Gelen bir mektupta Abu Talip’in öldüğü duyulur. Yedigey Zarife ve çocuklarının peşinde pervane olmuştur. Abutalip’in ölümünden sonra Zarife ve çocuklarıyla çok yakından ilgilenir, zamanla bu ilgi Zarife’ye karşı büyük bir aşka dönüşür. İçten içe Zarife’ye karşı bir takım kıpırtıların olduğunu hisseder, kendini suçlamaya başlar. Yedigey Zarife’ye olan aşkını göstermek için Roymalı Ağa ve Begümay aşkını gündeme getirir. Zarife, Yedigey’in onu düşünmekten vazgeçmesini istediği için çocuklarıyla çekip gider. Yedigey uzun süre kendini yatıştırmaya, kaderine razı olup Zarife’yi unutmaya çalışır. Fakat başarılı olamaz.
Bütün bu geçmişin gözler önüne serildiği yukarıdaki bölümlerden sonra tekrar cenaze konvoyuna dönen kurguda Kazangap’ın ölümü ile ilgili her şeyin, bütün hazırlıklar onu Naymanlar’ın kutsal mezarlığı olarak kabul edilen Ana-Beyit’e gömmek için yapıldığı hatırlatılır. Ancak konvoydakiler sevdikleri kişinin cenazesini Nayman’ların kutsal mezarlığına götürdükleri zaman, orada bir uzay üssünün kurulmuş olduğunu görürler. Üsse yaklaşan cenaze konvoyunu durduran nöbetçiler, buranın askerî bölge olduğunu söyleyerek cenaze konvoyunun Ana Beyit'e girmesine izin vermek istemezler. Tartışma sürerken Nöbetçi subay gelir. Nöbetçi subay Kırgız kökenli bir delikanlıdır. Kendi halkından bir muhatapla karşılaşan Yedigey sorunu çözeceği inancıyla konuyu açıklamaya başlar. Nöbetçi subayın cevabı çok kısa ve çarpıcıdır:
"Yoldaş, Rusça konuş" . Yedigey afallayarak niçin Kırgızca konuşmadığını sorar. Kırgız subay görevde olduğunu, görevde iken Kırgızca konuşamayacağı cevabını verir...(s. 409)
Konvoy çaresizlik içinde, kutsal topraklardan uzaklaşır. Yedigey başka bir yerde cenazeyi yaparak gömer; ancak Kırgız geleneklerini, tam olarak bilmeden ve uygulayamadan gömmek onu çok rahatsız etmiştir. Babası Kazangap'ın Nayman Ana Kabristanı'na gömülmesi vasiyetine karşı çıkarak bir an önce cenazeyi toprağa gömüp şehre dönmek isteyen Sabitcan, dikenli tellerle yolları kesilince;
"Ben ta başında söylemiştim. Ölüyü ta buralara taşımanın ne gereği vardı? İşiniz-gücünüz boş inançlarla uğraşmak! Bu masallara kendi inandığınız yetmiyormuş gibi bir de başkalarını inandırmağa çalışıyorsunuz." diye tavrını ortaya koyar. "Nasılmış? Kapıdan geriye dönersiniz değil mi? Bunun böyle olacağını ben size baştan söylemiştim! "Ana-Beyit, Ana-Beyit!" diye tutturmanın sonu budur. Sopa yemiş köpeğe dönersiniz işte böyle!.. Adamlar "Plana göre gömütlük yerinden kaldırılacak" diyorlar. Karar kesin. Daha fazla uzatmağa gerek var mı? Eski masallara fazla kapılmışsın, sen, Yedike. Adamlar burada dünya çapında uzay işleriyle uğraşıyorlar, sen de tutturmuşsun "Ana-Beyit'imiz, Ana-Beyit'imiz!" diyorsun. Kim dinler seni? Kimin işine yarar senin Ana-Beyit'in?.. İhtiyar ıvır zıvır işlerle kimsenin kafasını şişirmeye kalkma. Hele böyle bir konuda bana hiç güvenme. Senin Ana-Beyit'in bana vız gelir, tırıs gider." şeklindeki sözleriyle inançları alaya alan "okumuş-eğitilmiş" Sabitcan sözlerini şöyle tamamlar: "..Başka isim gücüm yok da o işlere mi koşa¬cağım? Hem de ne için? Bak ihtiyar, benim ailem, çocuklarım, iyi de bir işim var. Ne diye durup dururken rüzgâra karşı işeyeyim? Bir telefondan sonra kıçıma bir tekme atsınlar diye mi?.."(s.378)
Atalarının yattığı Nayman Ana Kabristanı'nın ortadan kaldırılacağını öğrenince "birşeyler" yapmayı teklif eden Yedigey'e işbirlikçi aydınların sembolü Sabitcan'ın verdiği bu cevaplarla Cengiz Aytmatov'un sis¬temi sorguladığı açıktır. Yazar bu türden bir teslimiyeti bir tür Mankurtlaşma olarak değerlendirerek şunları yazmıştır:
"Yedigey düşündükçe incinmişliği artıyor, durumu daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. Buna gencecik adama (Sabitcan) bir yandan kızarak, bir yandan acıyarak, bir yandan da ondan iğrenerek; "-Mankurtsun sen! Gerçek bir mankurt! diye mırıldandı..." ...(s. 437)
Sonuç olarak Gün Olur Yüzyıl Olur, dönemin yönetim anlayışına, Stalin diktatörlüğüne eleştirel bir bakış getirir. Bu eleştirel bakış, devlet kademelerinde görev yapan kişilere olumsuz karakterler çizilmesiyle kendisini gösterir. Roman kahramanlarında Sabitcan, bozkırın karşısında şehri, sıradan Kırgız’ın karşısında ise yönetime yakın, toplumsal yabancılaşmaya örneği temsil eder. Aytmatov'un yapıtlarında olumsuz kişilerin şahsında, sistemin yozlaşmış uygulamaları, üstü kapalı da olsa acımasızca eleştirir.
Cengiz Aytmatov'un eserinin ana ekseni olan "mankurtlaştırma" olayının bu yönü son derecede entere¬sandır. Çağdaş mankurt olan Sabitcan'ın kafasına hiç kimse deve derisi sarıp güneşin altında bırakmamıştır ama işte o tam bir mankurt olarak ortadadır! Bu mankurtlaştırma metodu henüz tam olarak açıklığa kavuşmamıştır, ancak eldeki veriler bu işlemin Sovyetleştirilen eğitim sistemi ile ilişkisini fısıldamaktadır.

Eğil Dağlar, Yahya Kemal

Eğil Dağlar, Yahya Kemal, Yapı Kredi Yayınları, 2005, İstanbul
İstiklâl Harbi yazıları
        Şark İnsaniyeti
        Son senelere kadar siyasî tarihin “Şark Meselesi” diye başlı başına ayrılmış mahut faslı bir düstura istinat ediyordu: “Avrupa’da Türkler bulundukça bir şark meselesi vardır.” Türk Avrupa’dan çekildi gibi, boyunduruğundan kurtulan milletler birer birer inkişaf ettiler. Lakin bu sefer bir şark meselesi değil on şark meselesi çıkar.Balkan Harbi’nden sonra Balkanlı devletlerin hududu bir türlü tabiîleşmez; belki de hiçbir zaman edemeyecek de. Mansıbından bir asırdır kan akan Şark Meselesi’nin bir defa da menbaını tetkik etmek gerektir. Şark milletleri idarî bir murakabeden çok ziyade, fikrî bir murakabeye muhtaçtırlar.
        Vatan Mefhumu
        Bir inkılâp fikrine meş’ale olan her siyasî, milletin bir tabakasını kurtarırken diğer tabakasını mutlaka ezer, yeni fikirleri yayarken eski fikirleri mutlaka kudurtur. Namık Kemal’i bilâkis vezirinden hademesine kadar bütün bir devlet şebekesi, eşrafından esnafına kadar bütün bir ümmet ittifakla sevmektedir.İlk defa Osmanlı ülkesinin adını “vatan” koyan bu inkılâpçı, ruhlarda vakıa yeni bir ateş uyandırdı, lakin fikirlerde bu kelimeyle ne değiştirdi acaba? Namık Kemal’in muasırları vatanı belki acı, lâkin doğru mefhumunda anlayabilmek için pek hamdılar. Dün trende zarif bir arkadaşımla konuşurken şöyle demiştir: “Bu şehre girmek için Fatih’in her topuna doksan manda koşmuştuk. Şimdi ise koca saltanatı bir mandaya değişeceğiz.” (Manda ve himaye taraftarlarına atıfta bulunarak)
        Yürüyen Bir Fikir
        İzmir faciası karşısında kan ağladığımız günlerdir.Fransızca bir darbımesel vardır: Bazen felâket bir işe yarar derler. İzmir faciası da Avrupa’nın bir şeyi anlamasına yarar.Osmanlı Devleti’nin saltanat kısmını teşkil eden toprakları gittikten sonra ortaya çıkar ki Edirne’den Adana’ya, Erzurum’a kadar Türk vatanı ayrılmaz, kopmaz, parçalanmaz bir kütledir.Türk milletini harpten fazla yoran Paris Konferansı’nın malî ve iktisadî zararlarına mukabil hiç olmazsa Türk birliğinin daha ziyade efkâra yerleşeceğini ümit ederiz.
        Eser
        Yavuz Sultan Selim Mısır yollarında mı, İran yollarında mı belli değil demiş ki: “Bu seferler, at koşturmalar beyhude değil ! Biz gönülleri toplu bulundurmak için perişan oluyoruz.” Bu söz Mustafa Kemal’in ve onu milletin timsali görüp de takip edenlerin iki senedir kin köpüklerine karşı, aforozlara, Anzavurlara karşı, Parakevopuloslara karşı daima aynı imanla söylediği sözdür. Mustafa Kemal ve onu milletin timsali gören Türkler Anadolu’da ademden bir Türk ili çıkardılar.Milî hareketi bir kıvılcımken söndüremeyen nefesler bir gün bir güneş olduktan sonra söndürmeye çalışırlarsa ne demeli?

        İki Yol
        Milletin nasibini tayin, ancak milletin bağrından kopmuş olan bugünkü vekillere aittir. Biz ancak devletlerin teklifini nasıl telâkki edeceklerini tahmin edebiliriz. Hükûmetin bugünkü beyannamesini okuduktan sonra tutabileceğimiz iki yol olduğunu görüyoruz.Biri çapraşık, diğeri düzdür.Çapraşık yol, hiçbir zaman unutamayacağımız İzmir ve Edirne’yi, şimdiye kadar olduğu gibi şimdiden sonra da millî programın en mukaddes maddesi hâlinde kalplerimize hakkederek, muahedeye rıza vermek ve muahede bir defa tatbik edildikten sonra, Yunanla baş başa kalmak ve mukaddes emelin husulüne kadar uğraşmaktır.İkinci yol düzdür: Hiçbir zaman unutamayacağımız, veremeyeceğimiz İzmir’i ve Edirne’yi bugün istemek, yarın muahedenin tatbikinden sonra sergüzeşt siyasetinden azade, devletlere itminan verecek bir sükûnla yaşamaktır.
        Gönül Kerestesiyle
        Anadolu’daki macerayı uzaktan yakından kâh sevine sevine, kâh korka korka seyreden nice gafiller zannediyor ki eğer bu harpten Yunan’a karşı silahlarımızın zaferiyle çıkarsa, Kırım ve Teselya seferlerinden sonra olduğu gibi, devlet eski düzende bir daha dirilir, bir müddet daha keyif süreriz.Lâkin bu macerayı bu gözlerle seyredenler aldanıyorlar.Yeni Türk devleti millî hareketle doğmuştur. Şimdiye kadar milletin uzakta yakında bütün gönüllerini al bayrak altında toplayan bu devlet ihtilâl devrinden nasıl muzaffer çıktıysa harp devrinden de muzaffer çıkacak ve sulhten sonra yeni bir hayata girecektir.Osmanlı tarihinde ıslahat ve inkılâplar bir değil, on değil bütün bir silsiledir. Lâkin hep eskiyi tamir ettikleri için tesirleri neticesiz kaldı. Bu son necat tamamıyla tecelli ettiğinden sonra da eski bünyanı, eski zihniyet, eski idare ile, eski tabakalarında tekrar kursak az bir müddet sonra aynı neticeyi verir. Özleyeceğimiz şeyler eski saltanatın şanları, bayrakları, medeniyeti, musikisi, mimarisi, şiiridir, lâkin şekli, idaresi, siyaseti değildir.
        Taarruz Şayiası
        Yunanlılar birkaç gündür gazetelerde, telgraflarda, muttasıl “Üçüncü taarruz” çanlarını çalıyorlar. Bu haberlerin bize korku, tabanları gevşeten Yunanlılara teselli vermekten başka bir hedefi de vardır ki dikkat edilmeye değer; hatta belki de bu haberlerin en ziyade gözettiği de o hedeftir. Yunanistan mağlup olmakla, kendine Trakya ve İzmir’i temin eden büyük rolü kaybetti demektir, değil mi? Mağlup olarak hak talep eden bir fatihle, galip olarak vatanını isteyen bir millet arasında vaki olan bu davanın bir numunesi şimdiye kadar görülmeliydi. Harbin halledemediği hulyasını, tehditkâr bir tavırla siyaset nasıl halledebilir?
        Neticeye Yakın
        Yunan ordularını önce İnönü’nde sonra da Dumlupınar’da çifte bir yıldırım darbesiyle vurup kaçırmak musâlâhayı müşkülleştirmiştir. Yunanlılar mağlubiyetten ziyade neşriyata ehemmiyet verirler. Son aylarda güneşi balçıkla sıvayamadılar. İnönü’nde ve Dumlupınar’da tabanları kaldırıp kaçtıklarını bütün cihanın gazeteleri olduğu gibi yazdı.Yunanlılar şimdi sulhe talip, lâkin, yüzlerinde de bir mağlubiyet lekesi var, bu lekeyle nasıl musâlâha edebileceklerini düşünüp taşınıyorlar.
        Mîsak-ı Millî               
        Kıştan beri İstanbul’un manevî ağrıları durdu,millî hareketin hür nefesiyle yürüyen genç ordular düşmanı yendiğinden beri de İstanbul millî vahdetin büyüklüğünü Ankara kadar, Sivas kadar, Erzurum, Trabzon, Kastamonu hâsılı herhangi bir Anadolu şehri kadar derinden duyuyor. Bütün bu muzafferiyetler ancak birer merhaledirler. Gaye İzmir’e ve Edirne’ye kavuşarak bir devlet olmaktır. Bu gayeye varmak için de kalp kuvveti veyeni zamanların çok meşhur bir tabiriyle sinir kuvveti göstermekten bir an bıkmamak, bir an gevşememek lâzım gelir. İzmir ve Edirne devlete kavuşmadan önce gevşemek bir Türk için küfürdür.
        O
        Mustafa Kemal Paşa’nın simasını ileride tahattur edecek her Türk Abdülhak  Hâmid’in bu mısra’ındaki çerçeve içinde görecek:
        “Akardı pâyına mahşer-misâl bir millet!”
        Çoktan, pek çoktan beri bu millet bir oğlunun şahsında böyle temessül etmemişti.Mustafa Kemal Paşa diyor ki: Bu İnönü mucizesi yalnız Türk neferlerinin eserleridir; neferler diyor ki: O gün İnönü’nde bizim başımızda arslan gibi zabitler vardı, onların elinde kendimizden geçtik, yürüdük; zabitler diyor ki: O gün başımızda İsmet Paşa vardı; bu muzafferiyet onundur, Fevzi Paşa hazırladı O kazandı, İsmet Paşa da diyor ki: Bu eser Mustafa Kemal Paşa’nındır! Bu söyleşileri tevazu zannedenler ne kadar aldanırlar!
        Yunanlılar İzmir’e çıktıkları gün çok bed-mesttiler, o gün, o feci gün İstanbul’dan Samsun’a bir adamın gittiğini fark edemediler. Her şeyin bittiğini zannettikleri o gün her şey başlıyordu; o adamın neden sonra ismini öğrendiler. Şimdi de rüyalarına giriyor.Yunanlılar, bu ismi ve bu adamı, Kartaca “Kadîm Caton” u nasıl sürekli hatırladıysa öyle hatırlayacaklardır.
        Temsil Bahsi
        Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi inkırazını Avrupa siyasiyatına derme çatma bir vukufla taharri edenler bir sebep üzerine ittifak ederler: “Türkler fethetmiş lâkin fethettikleri kıt’aların halkını temsil edememişler, Osmanlı saltanatı onun için battı.” Diğer bir faraziye: “Türklerin diğer milletleri temsil etmek kudreti yoktur.” Gariptir ki Türklerin temsil kudreti olmadığını en ziyade Türkler tarafından temsil edilmiş olanlar söylerler.
        Türklerde temsil kudreti harikulâde bir derecede vardı ve Anadolu’dan Rumeli’ye kadar vâsi ülkede milyonlarca insanı temsil ettiler, bu toprakları benimsediler.Bugün bu milletin yüzüne bakmak bu temsil kudretini görmeye derhal kifayet eder.
        Cetlerimiz fatih bir milletin mâlik olabileceği bütün meziyetlere mâlik oldukları gibi, büyük bir temsil kudretini haizdirler; aslen Asyalı oldukları ve Küçük Asya’ya pek geç geldikleri halde Anadolu’yu ve Rumeli’yi Türkleştirdiler, bir Türk toprağı yaptılar, lâkin insandılar daimü’l-bâki olmak şartıyla her şeyi yapamazlardı, oğullarına da yapacak bazı şeyler bıraktılar.Bu yapılacak şeyler her hâlde cetlere sövüp sayma, onların büyük eserini küçük görme, ipe sapa gelmez tarihi mütalâalardan başka şeylerdir.
        Eğil Dağlar
        Felâketin bin acısına mukabil bir hayrı da olmaz mı? Yunanlılar bin seneden beri Hudâvendigâr toprağına kök salmış olan Türklüğün köklerini koparmaya çalışırken o topraklar altında yatan ilk Türk beylerini, ilk Osmanlı padişahlarını uyandırdılar.İki sene evvel İzmir rıhtımında açtıkları facia devresinde bu millet umdukları gibi kanlar içinde boğulmadı, bilâkis kanlar içinde dirildi, gözlerini açtı, yepyeni bir hayat idrak etti.Teselya ovalarını inleten meşhur türkü bütün Anadolu vadilerinden geliyor:
        “Eğil dağlar eğil üstünden aşam
        Yeni talim çıkmış varam alışam!”
        “Eğil dağlar…” şimdi bir daha Anadolu dağlarından işitiliyor; bu türküyü Kral Konstantin de hatırlar, Papulas da, arkadaşları da, lâkin bu defa söyleyen ordular değil, önünden kaçamayacakları bir çığdır. Hudâvendigâr toprağında bugün bulunuşları siyasi talihlerinden midir, siyasi talihsizliklerinden mi yakında anlaşılır!

        Basit Bir Tecrübe
        İki yüz sene, sekiz ay, iki sene, Türkiye’nin kendi cephesinden görünen tarih-i siyasisi bu üç devreye ayrılır. İlk iki yüz sene Rusya’nın Deli Petro ile şark muvazenesine bir tehlike olmaya başladığından başlar ve ta Harb-i Umumî’nin başlangıcına gelir.Bu devirde Rus tehlikesi artar, gözlerini Akdeniz kıyılarına diker,kendi eseri olan Balkan devletlerini Devlet-i Osmaniye’nin üzerine saldırtır ve Balkan Harbi’nin kendi eseri olduğuyla iftihar eder. Harb-i Umumî’nin nihayetinde Rusya umulmadık şekilde dağılır, diğer taraftan Alman İmparatorluğu mağlup olur, cenuba inmeye çalışan iki imparatorluktan eser kalmaz. Devlet-i Osmaniye bundan sonra kuzey tehlikesinden masun kalır ama, bu sefer de talihinin kötülüğünden mağluplar safında yer alır, işte ilk iki yüz senenin hikâyesi!
        İkinci devre sekiz aydır; bu kısacık devrede ilk defa Devlet-i Osmaniye menafii kâbil-i te’lîf, büyük devletler karşısında bulunur, o büyük devletlere mağluptur, onların barış şartlarına boyun eğmeye mecburdur; lâkin bu devre göz açıp kapayıncaya kadar çabuk geçer.
        Son iki sene ise Yunanistan ile didişmekle geçer.Küçük Yunanistan hiç intizar edilmedik bir anda, Devlet-i Osmaniyye’nin son barınacağı toprağa, öz vatanına saldırır.Küçük Yunanistan şarkı altüst etmekte, eski Rusya’nın yerine geçer, Trakya’ya yerleşmekle Balkanlar’da sulhü zedeleyen bir  mikrop olur.
        Bu Muharebenin Askerleri
        İzmir rıhtımına Yunan ordusu çıktığından bugüne kadar istiklâl için döğüşen bu askerler kimdiler? Eğer bu milletin evlâtları arasında herkesten ayrılan bir sınıf varsa onlardır. Bu devletin son günleri gibi gözüken bu acıklı günlerde gazi ve bani cetlerimiz bu askerlerin kılığında dirildiler.
        Birinci ve İkinci İnönü’nde,Adana’da, İzmir’de, Büyük Sakarya’da şehit düşenlerin isimleri sıra ile Ayasofya’nın, Fatih’in, Süleymaniye’nin sütunlarına hakkedilsin…
        İzmir’e Yunan baskınından sonra Anadolu’da birdenbire parlayan mukaddes ateş ve dökülen mukaddes kan, bu milleti müebbeden yaşatacak bu iki unsurdur.
        Teşkilat Kabiliyeti
        Son devirlerde dimağlara yerleşmiş bir fikirdir ki Türklerin tek bir meziyeti vardır: Askerlik. Eğer Avrupalılar bu tek meziyeti de inkâr etselerdi, kendilerini, denizde balık gibi Avrupa irfanı içinde kaybeden Türklerin dünya üzerinde hiçbir meziyetleri olmadığına kâni olurlardı. Fakat Avrupalılar birçok sebepler yüzünden bunu inkâr etmediler, çünkü askerlik hakikaten, milli farika derecesinde, büyük bir meziyetimizdi, mazi itibariyle Avrupalıların şerefli bir düşmanı idik.
        Hakikatte askerlik Türklüğün tek meziyeti değil inkâr olunmayan tek meziyetidir.Zaten bu meziyet teşkilata olan istidadını göstermez mi? Müverrih Michelet, meşhur Fransa tarihinde, Sultan Süleyman’ın ordusunu Macar ovalarını istila ettiği zaman bütün teşkilatı ve idaresi ile tasvir ederken hayretten coşar, en muazzam bir teşkilat numunesi olarak tasvir eder.Türk’ün askerlikte olan bu kabiliyeti, fütuhat asırlarında, mülkî, kazaî, malî, ilmî, sınaî, bütün teşkilatında aynı mükemmeliyetle göze çarpardı.
        Bu kabiliyetimize evvelâ inanmak, sonra onları bu asra göre tahmin etmek lüzumu biran hatırımızdan çıkmasın.İstiklâlin sırrı bundadır.
        16 Mart
        Gelecek nesiller 16 Mart gününün ne nevi bir facia olduğunu idrak edemeyecekler.Aslında İstanbul şehri 1918 sonbaharından beri zaten işgal altındaydı, Türkiye’nin taksimi ise, o taksim iki seneden beri zaten başlamış ve Anadolu’nun birçok yerlerini müttefik devletler, bir sebeple, istilâ etmişler.Türkleri tazyik, tahkir, hor görme ise bütün bunlar iki senden beri muttasıl oluyordu.Öyle ise 16 Mart’ın hususiyeti nedir?
        1919 baharındaki İzmir baskını Türkiye’de yepyeni bir uyanıklığın başlangıcı olmuştu.İlk sersemliğin geçmesinin ardından bambaşka bir manzara ortaya çıkmıştı.Müdâfaa-i Hukuk Cemiyetleri, dolaşan çeteler, Urfa, Maraş ve Ayıntap feveranları, evvelâ Erzurum sonra Sivas daha sonra Ankara’da beliren ciddi teşekkül, Heyet-i Temsiliye ve bütün bunların fevkinde Mustafa Kemal Paşa’nın ismi…
        Bu devrede muhalefet fevkalâde sönmüştü. Ferid Paşa, sukutundan sonra iflâs ettiğini idrak eden adam hâliyle Baltalimanı’na çekilmişti.Ali Kemal son Dahiliye Nâzırlığı’ndan sonra ortadan kaybolmuştu.Ortada muhalefet gazetesi olarak bir Alemdar, bir de Sait Molla’nın Türkçe İstanbul gazetesi kalmıştı.
        Yalnız 16 Mart’tan önce bende bir önsezi vardı: İngilizlerin milliyetperverliğe İstanbul’da şedit bir darbe indireceklerini havada dolaşan bir şeyden hissediyordum. 16 Mart darbesi gayet gizli tutuluyordu. Yalnız birkaç gün evvel Refik Hâlid Alemdar’da bir başmakale yazmıştı.Bu makalede yakında bir şey olacağını sevinçle inceden inceye tehditkâr bir şive ile ima ediyordu.
        16 Mart sabahı sokağa çıktım, sokakta hiçbir fevkalâdelik yoktu. Süleyman Şevket Bey’e tesadüf ettim; Letafet Apartmanı faciasını, Harbiye Nezareti’nin işgal edildiğini, çok miktarda evler basıldığını, Meclis-i Meb’usan’ın ve Meclis-i Âyân’nın kordon altında tutulduğunu ve olayların devam ettiğini nakletti.
        Beyazıt Meydanı’nda darbenin bütün emareleri vardı; birçok şapkalı Rumlar, Ermeniler ve ecnebiler seyirci gibi dolaşıp sırıtıyorlardı.Harbiye Nezareti’nin kapısında İngiliz nöbetçiler görülüyorlardı.Orada bu elim ve sessiz manzarayı bir süre seyrettim.       

Asitane, Ahmet Ragıp Akyavaş

Âsitâne, Ahmet Ragıp Akyavaş, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2000, Ankara   

        A.Ragıp AKYAVAŞ’ın eşi Mukaddes AKYAVAŞ; eşinin başta Zafer Adalet ve Son Havadis gazeteleri olmak üzere muhtelif gazete ve dergilerde neşredilen makalelerini büyük bir özenle saklamıştır. Bu çalışmaları,  Prof. Dr. Ali BİRİNCİ ve Prof. Dr. Beynun AKYAVAŞ derlemişlerdir. Prof. Dr. Beynun AKYAVAŞ, A.Ragıp AKYAVAŞ’ın oğludur. Eserdeki, İstanbul ile ilgili yazılar bir araya getirilirken kronolojik bir sıralama yapmak yerine mevzu bütünlüğü göz önünde bulundurulmuştur. Eser İstanbul’u 1960’lı yılların bakış açısıyla, 10 ana başlık altında, makalelerle değerlendirmektedir.
        (1). FETİH: Fatih Sultan Mehmet Edirne’de bulunuyordu. Ecdadının Anadolu’da kurduğu devlet gittikçe genişliyordu. Fatih bu muazzam toprakların ortasında bir Bizans devletine tahammül edemiyordu. Genç Padişahın geceleri gözünü uyku tutmuyordu. Bu buhranlı gecelerin birinde Veziriazamı çağırdı:
— Lala şu yatağı görüyor musun? İçinde sabahlara kadar uyuyamıyorum.
Rumeli Hisarının tarihi adı Kal’a-i Boğazkesen’dir. Anadolu Hisarının adı da Güzelce hisardır. Rumeli Hisarının yapımında bizzat kendisi nezaret ediyordu. İnşaat geceleri meşaleler ışığında aralıksız devam ediyordu.  Firuz Ağa Kala kumandanı nasp edildi. Bu inşaat karşısında rahatsız olan Bizans Kayseri sürekli Fatihe elçi gönderiyordu. Bizans elçisine Fatih şöyle diyordu:
— Git efendine söyle ki, şimdiki Padişah evvelkilere benzemez. Benim gücümün yettiği yerlere onun arzusu bile ulaşamaz.
Fatih 6 Nisanda Edirne’den İstanbul surlarının önüne geldi. 11 Nisanda büyük toplar surların önüne getirildi ve ertesi gün şafakla beraber bombardımana başlandı. Büyük topların her atışında surlara çarpan altı yüz kilo ağırlığındaki gülleler yüzlerce parçaya ayrılarak etrafa ölüm saçıyor ve surlarda büyük gedikler açıyordu. Bayrampaşa vadisindeki ön surların bir kısmıyla arka surda bir burç yıkılmış olduğundan taarruz kararı verildi. Fatih düşmanı Haliç surlarında müdafaaya mecbur etmek için donanmanın bir kısmını karadan çekerek Haliç’e indirmeye karar verdi. Beşiktaş önünde duran donanma, yağlı kalaslar ile Kasımpaşa’ya indirildi. Bir gecede 67 gemi Haliç’e nakledildi. 53 gün süren kuşatmadan sonra 29 Mayıs 1453’te Osmanlı ordusu Topkapı güneyinden açılan bir gedikten şehre girdi. Hızır Bey İstanbul’un fethine müteakip ilk Osmanlı kadısı olmuştur. Eski İstanbul’un safiyesi Kadıköy semtinde Hızır Bey’in geniş arazisi olduğu için o semte Kadıköy ismini verdiler. Bugünkü nesil bilmez. Dersaâdet, Âsitâne, Darülhilafetülaliyye İstanbul’un eski isimleridir.

        (2). İSTANBULDA GEZİNTİLER: Terbiye her şeyden evvel cemiyet hayatı yaşayan insanların birbirlerine saygılı davranması demektir. Eski İstanbullular terbiye dediğimiz kıymeti bina etmişlerdir. Sokakta giderken insanların yanında ıslık çalmak pek ayıp sayılırdı. Bu gibileri Külhanbeyi derlerdi, kısacası terbiyesiz. Güzel ve nezih konuşmak kişinin kemaline, çirkin konuşmak ise terbiyesizliğine delalet ederdi. Dillere destan olan İstanbul terbiyesi diye bir şey kalmamıştır.
        (3). İSTANBUL SEMTLERİ: Eserin en ayrıntılı ve önemli bölümüdür. Semtlerin tarihlerini, kültürlerini, sosyal ilişkilerini ve isimlerini anlatmaktadır.
Rami: Semte adını veren Rami Mehmet Paşa, Osmanlı devlet adamları ve sadrazamları arasında nüktedanlığı, hazır cevaplığı ve zarafeti ile tanınmış vezirlerdendir. Bu zat sütbesüt Eyüplüdür.
Aynalıkavak: Aynalıkavak Kasrı Haliç sahilindedir. Kasrın Aynalıkavak alması Üçüncü Ahmet zamanına tesadüf eder. Venedik Cumhuriyeti ile imzalanan Pasarofça antlaşması neticesinde Venedik Cumhuriyeti Osmanlı Padişahına gayet güzel ve muhteşem Venedik aynaları hediye etmiştir. Üçüncü Ahmet bu aynaları Tersane Kasrı denilen sarayın muhtelif dairelerine ayrı ayrı yerleştirdi. Bu hadise ile Kasra Aynalı Kavak adı ile anılması adet oldu.
Kâğıthane: Su katılmamış eski İstanbullu Hanımlar Kehtane diye telaffuz ederlerdi. Kâğıt imalathanelerinin, un değirmenlerinin bulunduğu Kâğıthane, cirit oyunlarının, ok talimlerinin ve yarışlarının yapıldığı bir eğlence yeriydi.
Kapandakik (Unkapanı): Kapan yağ, bal, un gibi toptan satılan yerlere denilirse de lügat manası büyük teraziye denir. Vaktiyle Haliç büyük bir ticaret limanıyken Rumeli den, Afrika dan, Anadolu dan gelen gemiler yüklerini burada indirirdi. Unlar Un kapanı’nda, ballar Bal kapanı’nda ve yağlar Yağ kapanı’nda muhafaza olunurdu. Unkapanı bunardan biridir. Ancak resmi yazıda Unkapanı denmezdi. Kapandakik denirdi.
Eskiden ne yapardık: Harbiye sınıfında iken tramvaya binmezdik, yasaktı. Piyade yürümeye alışmalı derlerdi. İçimizde Edirnekapı’sına gitmek mecburiyetinde olanlarda vardı. Yürü ey şanlı piyade… kambur kambur Arnavut kaldırımları üstünde lodosa tutulmuş vapur gibi bata çıka azmı gidip geldik bu yollardan!... Yürüyebilenlerimiz lapacılığı bırakıp biraz yürümek zahmetini ihtiyar etseler, vasıtalarda bu kadar izdiham olmaz. Davutpaşa sahrasından kalkıp Edirne, Sofya, Belgrat Viyana’ya, Haydarpaşa çayırından Bağdat’a yaya gidip gelen bir neslin evlatlarıyız. Neden bu derece çekiniyoruz yürümekten!...
Papazın bahçesinde geçen günler: Papazın bahçesi ehli diller yatağı idi. Vaktiyle bir papaza ait olduğu için bu ismi almıştır. Yaz geceleri sofralar kurulur, cam fenerler asılır, fenerlerin ışığı altında saz ve sözle sabah edilirdi. Bütün Kadıköy halkı buraya dökülürdü.
Mütehassiri olduğum Kadıköy: İstanbul’da oturanlar Kadıköy’ünden bahsedecekleri vakit “Kadımehmediler“ derlermiş. Bu söyleyiş semti Kadıköy yapmıştır.
Fenerbahçe: Dil şeklinde denizin içine doğru uzanmış Fenerbahçe Bizans devrinin en mühim semtlerinden biridir. Mevki itibarı ile de gelen geçen gemiler tarafından daima görülür. Bir zamanlar Boğazdan sonra İstanbul’un yegâne eğlence yeri idi. Fener burnun eski adı Hieron idi.
Bugün de Üsküdar’da dolaşalım: Üsküdar’ın eski adı Chrysopolis yani altın şehir idi. Yöre halkının ödedikleri vergilerden hâsıl olan altınlar burada saklandığı için bu isim verilmiştir. Başka bir rivayete göre de, güneşin battığı esnada şehre yayılan sarı renkten dolayı böyle isimlendirilmiştir. Sultan Mahmut Çamlıca’ya gidip gelmek için Selimiye kışlasının alt tarafında zatı şahanelerine mahsus birde iskele yaptırmış ve bu iskelenin adına Harem denilmiştir.

Kâtibim: “Kâtibime kolalıda gömlek yaraşır” mısraı yok mu, o zamanlarda kısmet bekleyen genç kızların hayallerini doldururdu. Kolalı gömlekli er kişiye sahip olmak bütün genç kızların idealiydi. Çünkü o tarihin iki ideal erkeği vardı.  Biri kolalı gömlek giymiş katip, diğeri kılıç kuşanmış zabittir.
Seyyitahmet deresi: Bu mevki,  Üsküdar’da Karacaahmet mezarlığının hemen bitişiğinde bulunur. Türkiye’de yaşayan İranlı kardeşlerimiz hükümetin gösterdiği müsamahadan istifade ederek tantanalı Muharrem ayinleri yaparlardı. Hayret ve hasenat erbabı tarafından kazanlar kurulur, fakir ve fukaralar doyurulur, semaverler kaynatılır, mersiyeler okunarak Kerbela menkıbeleri yadedilirdi.
Miskinler tekkesi: Cüzamın Arpça adı barastır, Latincesi lepra, dilimizde ise miskin hastalığı diye geçer. Umumiyetle Hindistan’a, Mısır’a, Filistin’e mahsus olan bu hastalık Yavuz Sultan Selim Mısır’ı zaptedip dönünceye kadar İstanbul da pek bilinmezmiş. Bize oradan bulaşmış. Elazığ vilayetinde cüzamlılar için bir hastane bile mevcuttur. Bu hastalığa tutulanlar için İstanbul da Karacaahmet mezarlığının tam ortasında bir kamp kurulmuş yani Miskinler Tekkesi.  Kapının önünde bir taş tekne vardı. Et, ekmek, şeker, pirinç verenler buraya koyarlar yani içerdekilerle temas etmezlerdi.
Valide-i Atik Mahallesi: İstanbul’un en eski ve büyük semtlerinden biridir. Tarihi adı Valide-i Atik olan Nur Banu Sultan, İkinci Selimin kadınlarındandır. Üçüncü Murat’ın annesidir.
Bizim zamanımızda spor: harbiye de iken eskrim ve kılıçla mübareze yapardık. Top denilen nesne ise ele alınmazdı. Top oynamak hem ayıp, hem de o zamanki taassup icabı günah sayılırdı.
 Haydarpaşa kayıkçıları: Kayıkçılar umumiyetle zeki ve ferasetli insanlardır. Sultan İkinci Mahmut şahsiyetini gizleyerek kayıkla gezmeye çıkar. Kayık gelir Topkapı’ya yanaşır. Sultan Mahmut karaya çıkar çıkmaz, kayıkçı derki: Derviş baba, dur hele! Yanlışlıkla bir Osmanlı altını bırakmışsın, yüz para ver, al şunu! Sultan Mahmut için için gülümser, senin olsun bıraktığım altın, der. İşi anlayan zeki ihtiyar kayıkçı derki: Gitme,  sana bir çift sözüm var derviş baba. Hakikaten eğer sen, gördüğüm gibi böyle bir dervişsen, bu verdiğin para çoktur al geri, yüz paradır hizmetimin değeri. Yok, eğer şu sarayda ortan devletliysen iş değişir o zaman. Talih bana her gün böyle yar olmaz, hakkımı ver bu verdiğin para az!
İstanbul köprüleri: İstanbul’da yaşayanların günlük hayatlarında birinci derece rol oynayan iki tane köprü vardır. Galata ve Unkapanı köprüleridir. İlk köprüyü Fatih Sultan Mehmet ordularını ve toplarını yakın mesafeden karşıya geçirebilmek için Hasköy ile Ayvansaray arasına sallar üzerine kurmuştur. İşte Haliç’in bizden gördüğü ilk köprü budur.
Tiring Galata: İstanbul belediyesince alınan bir kararla Galata’nın adı değiştirilmiş, Karaköy olmuştur. İstanbul’un sütünü temin eden ahırların burada bulunmasından dolayı, Galata adı süt manasında olan Yunanca “gala” kelimesinden çıkmıştır. Galata Bizans’ın ilk devirlerinde “Syka” adını taşıyordu. Bu adın yetişen incir ağaçlarından dolayı verildiği rivayet edilir. Galata Avrupalı ve bilhassa Venedik, Cenova, Pisa tacirlerinin eskiden beri çok önem verdikleri bir yerdir. Yabancılar buralara yavaş yavaş yerleşmiş ve buralarda ticarethaneler kurarak mülk sahibi olmuşlardır. Eskiden ismi Haraççı iken sonraları Hikmeti Hüda Domuza çevrilen ve daha sonra istimlak olarak açılan sokağın başında muazzam bir bina ve hemen alt tarafında da Alman şehirlerindeki Kaufhof’ların, Paris’teki Galerie’lerin küçük çapta numunesi bir mağaza görülürdü. Üzerinde “Tiring Galata” diye yazardı. Her şey bulunurdu Tiring Galata’da. Galata’nın üst tarafında bulunan mıntıkanın adı Beyoğlu’dur. Eskiden buraya Pera denirdi ki karşı yaka manasına gelen bu kelime ile Galata da dahil edilmek üzere bütün mıntıka kastedilirdi.  Beyoğlu adı Kanuniden sonra verilmiştir.

Şişhane mi, Şeşhane mi: Şişhane şişe haneden bozmadır. Vaktiyle İstanbul’da, Beykoz’da, Eğrikapı’da şişe yapan imalathaneler vardı. Onun için bu meşhur yokuşa şişhane demek doğru değildir. Nizam-ı Cedidden sonra ordudaki kaval tüfekleri Fransız mamulâtından altı yivli tüfeklerle değiştirilmişti. Bundan dolayı Farsça altı manasına gelen Şeşhane tabiri kullanılmıştır.
Boğaz köylerinden Kandilli: Evliya Çelebi: “Kandilli has bahçesi veya Bahçe-i Kandil dedikleri yer, Göksu’nun cenubu garbisinde bir bağı iremdir.” diye ballandırıyor. Filhakika Kandillinin havası latif, ahalisi zarif olup yazması da pek meşhurdur. Rivayete göre vaktiyle burada bir papaz otururmuş, güzelde bir bahçesi varmış. Üçüncü Murat buraya âşık ya! Akşamları Göksu’dan dönen Padişahın şerefine servi ağaçlarını kandillerle süslermiş de, semte verilen Kandilli adı da oradan kalmış.
Boğaz köyleri (Beykoz): yeryüzünün en güzel sularından biri olan Karakulluk Suyu Beykoz’dan çıkar. Akbaba civarında bulunan bu suyu vaktiyle Karakulluk Ahmet Ağa adında biri bulmuştur. Ahmet Ağa müptela olduğu bir hastalığı bu şifalı su sayesinde geçirmiştir. Sonraları Cennet Hatun adında bir hayırsever kadın, suyun bulunduğu yeri satın alarak imar etmiştir. Bu köye Akbaba denilmesinin nedeni, köy mezarlığında Akbaba Mehmet Efendi adında bir zatın metfun bulunmasındandır.
Kalender: Kalender dünya ile alakasını kesmiş filozof tabiatlı, laubali meşrep adam demektir. Bu tip insanların konuşmalarında, hareketlerinde, giyinip kuşanmalarında devamlı bir rahatlık göze çarpar. Yeniköy ile Tarabya’nın birleştiği noktada olan bu güzel köyün havası pek latiftir. Ayrıca, yaşmaklı feraceli dilberlerin sandal sefaları akşam gezintilerinde ki insanların yüreğini hoplatır.
Boğaz köyleri: kalkan balığı fizik yapısı itibariyle avını kolaylıkla yakalayamaz. Geçim için hilekârlığa başvurur. Denizin dibinde yaşamayı sever. Dipte yattığı zaman üstünü kumla örter, yalnız gözlerini açık bırakır. Bu suretle pusuya yatar, avını bekler. Kalkanın sevdiği uskumru ve istavrit gibi balıklardır. Bu balıklar suyun altında kalkanın üzerinden geçerken, müşarünileyh hemen silkinip fırlar, ağzı da beylik fırın kapağı gibi büyük olduğundan o balıkları kolayca yutuverir. Erbabınca Kalkanın tavası en nefis bir taamdır.
Boğaz âlemi (İstinye): İstanbul’u Bizanslılardan teslim aldığımız günlerde, İstinye Manastırlarla çam kuleleri ile dolu idi. Konstantinus burada bulunan büyük bir mabedin yerine Aya Mikail isminde bir kilise yaptırmıştı. Evliya Çelebi eski mabedin temellerini kendi zamanına dahi görünmekte olduğunu yazar. Buraya adını veren İstinye adındaki bir rahiptir. Sonraları Cenevizlililer İstinye’yi işgal ettiği zaman, rahip Girit’e kaçmıştır. Orada yeni bir manastır kurup ikamet etmiştir. Evliya Çelebi, İstinye’nin bir parça gemi alacak kadar bir limanı vardır. Kasabada İslam ve Rumlar karışık yaşar. Bağ ve bahçesi çok olup, fukaralar balıkçılık ve bağcılık ile geçinir.
 Kuzguncuk: Fransız muharriri meşhur Théophile Gautier: “İstanbul bütün güzelliği ile bütün haşmeti ile Türk’e yaraşır, zarf ile mazrufun bu kadar uygun düştüğü bir yer küre-i arzın hiçbir tarafında görülmemiştir.” demiştir. Vaktiyle Kuzguncuk’ta yetmiş İslam, iki yüz elli Rum,  altı yüz Ermeni, dört yüz Musevi evi varmış. Sultan Aziz zamanında Nakkaş caddesinde bir gazhane yapılmıştır. Bu gazhane Beylerbeyi sarayına ışık verirdi.
Çengelköy: Beylerbeyi ile Kuleli arasında vaki bir koyun içindedir. Fatih devrinde bu sahilde bulunmuş olan gemi çapalarından dolayı bu semte Çengelköyü denmiştir. Evvelce buraya Kuleli bahçe denirmiş. Kanuni Sultan Süleyman’ın da buraya kendi elleri ile bir servi diktiği söylenir. Sultan İkinci Mahmut Adli 1244 senesinde buraya ahşaptan bir süvari kışlası bina etmiştir. Sultan Abdülaziz zamanında ise bu bina kâgir olarak inşa olunmuştur. Askeri İdadi Mektebine çevrilmesi 1289 senesine rastlar.

Kanlıca: Vaktiyle Gilaras adında bir Bizans köyü imiş. Fethi müteakip köyün eski sakinleri kaçmış, bir müddet sonra kağnılarıyla Anadolu’dan gelen bir kısım halk burada kağnıcılık yapmaya başlamış. Kağnıcıların buraya yerleşmesi ile buraya Kağnılıca adı verilmiş ise de, Kağnılıca halkın diline zor geldiği için yavaş yavaş Kanlıca’ya dönmüştür. Yoksa ismin ifadesi gibi kan veya kanlı ile hiçbir münasebeti yoktur.
Bebek: fatih devrinde orada bulunan kasrın muhafazası ve o civarın emniyet işleri ile meşgul bostancı başının ünvanı olan Bebek Boğazın bu güzel köşesine ad olarak verilmiştir. Bizans devrinde adı Chelae’dır.
Tarabya: Bizans devrinde harp esirleri burada hapis olunurlardı. Eski adı Pharmacias veya Farmakos’dur. Hastalanan Rum Patriği Attikus burada şifa bulduğundan adını, şifa ve tedavi manasına gelen Therapia’ya çevirmiştir. Bu teleffuz zamanla bozularak tarabya olmuştur.
Tarihi at meydanı(Sultanahmet): Evvelce bu meydanda vahşi hayvanların oyunları gösterilirdi. At ve araba yarışları yapılırdı. Maviler ve yeşiller adını alan iki gurup arasındaki at ve araba yarışları pek heyecanlı olurdu.
        (4). NAKİL VASITALARI: Posta usulü Şarkta Avrupa’dan daha eskidir. Türkiye’de her nevi haber ve mektuplar, tatarağalar vasıtasıyla götürülüp getirilirdi. Eski trafik edebiyatımızda bir Varda tabiri vardı. Varda, dikkat, savulun manasında kullanılan bir ihtardır. Anlayacağınız otomobil kornasının ağababası gibi bir şeydir. İstanbul’da atlı tramvay zamanında arabaların önünde soluk soluğa koşan Vardacılar bulunurdu. Tramvayın İstanbul’da doğum tarihi 1869’dur. Yani bugün doksan dört yaşındadır.  Eskiden tramvay arabalarını iki beygir çekerdi ve üç hattı. Birinci hat Sirkeci – Aksaray,  ikinci hat Taksim – Pangaltı, üçüncü hat Karaköy – Beşiktaş hattı idi.
        (5). SARAYLAR: Dolmabahçe sarayı 1854 tarihinde Sultan Abdülmecit tarafından yaptırılmıştır. Mimarı Karabet Balyan adında bir ermeni vatandaşımızdır. Atatürk rahatsızlığını ve son yıllarını burada geçirdi. Hayata ve milletine burada veda etti. Beylerbeyi sarayı Osmanlı İmparatorluğunun saltanatlı günlerine şahit olmuş ve sonrada Sultan ikinci Abdülhamit’e mahbes olmuş bir saraydır. Çırağan, Farsça çirağ, çerağ (yağlı fitil, kandil)  manasına gelen çoğul şeklidir. Çırağan sarayı, Meclisi Mebusan dairesi olarak da kullanıldı.
        (6). SULAR VE ÇEŞMELER: Ayasofya’dan Cağaloğlu’na giden yolun başında küçük bir kapı görülür. Üzerinde üç dille adı yazılı olan bu kapı Yerebatan Sarayının kapısıdır. Bu saray Bizans imparatoru tarafından Su Sarnıcı olarak yaptırılmıştı. Harplerde şehrin suyu buradan temin edilirdi. Fatih Bizans’ı fethettikten sonra suyolları, bentler, cetveller, kemerler, çeşmeler inşa ettirdi.
        (7). CAMİLER: Sultan Ahmet gayet dindar bir padişahtı. En büyük arzusu Ayasofya ile boy ölçüşecek bir cami inşa etmekti. 1609’da inşası başlayan cami yedi yılda bitti. Sultan Ahmet Cami bazı mabetler gibi loş değildir. Mimar Mehmet Ağa 260 pencere ile camiye çok aydınlık ve ferah bir hava vermiştir. Avrupalılar içindeki mavi çinilerden dolayı bu camiye Mavi Cami derler. 
        (8). KABRİSTANLAR: Karacaahmet Orhan Gazi devrinde meydana çıkan dervişlerden olup İran’da bir hükümdar hanedanına mensuptur. Karacaahmet’in mücahit bir veli olduğu kadar kuvvetli bir hekim olduğu da rivayetler arasındadır.   İstanbul’un en büyük mezarlığı olan Karacaahmet’te binlerce insan yatar. Cellât mezarlığı Eyüp Sultandadır. Vaktiyle cellâtlar ölünce buraya getirilip gömülürdü.
        (9). VELİLER: Nasrettin Hocanın torunu Hızır Bey İstanbul’un ilk kadısıdır.

        (10). RAMAZAN: Eskiden Ramazan başladığı şimdi olduğu gibi riyazî hesaplarla tespit edilmezdi. Ayı gökyüzünde görmek ve bunu şahit ile ispat etmek lazımdı. İftar açmak için o zamanlarda zıpçıktı kol saatleri henüz yok. Oda kapısında görünen ev sahibi topa beş dakika var diyerek misafirleri yemek odasına davet ederdi. Eskiden muharrem ayı ile beraber mahalle aralarında goygoycular dolaşmaya başlardı. O kapıdan fasulye, bu kapıdan bakla, aşı boyalı evden pirinç verilir, aldıkları bu erzakları her birinin nevine mahsus torbalara koyarlardı. Toplanan erzak Şehzade Camindeki karargâha yığılırdı. Muharremin onuncu gününden sonra sır olup giderlerdi. İşte bu nevi dilencilere Goygoycular denirdi.


II. CİLT

Kitap dört bölümden oluşmaktadır.Eski Cemiyet Hayatımız adlı birinci bölümde aşağıdaki makaleler;
Eski Cemiyet Hayatımız, Dünkü Hayat, İsabet-i Ayn, Kürkçülerkapısı, Oturmak, Minder, Vardakosta, Ot Bulucuyan, Erbab-ı Şerr ü Fesat, Maşallah Bekçiye, Dünya Evine Girerken Dünya Evinden Çıkarken, Dan Dada Dan Dan, Yiğitlik ve Kabadayılık, Kaldırım Kabadayıları, Kopuklar, İstanbul’un Namlı Tulumbacıları, Kan Davası, Kanlıca’daki Vampirler, Tarihimizdeki Garip Vak’alar, Döğme,Musiki ve İbadet, Musiki ve Hatıra, Eski Zaman Düğünleri, Eski Düğünler, Eski Düğünlerde, Koltuk, İnsan Alımı Satımı, Hıdırellez, Nevruz, Nevruz ve Nevruziye, Baharın Hatırlattıkları, Üçüncü Cemre Toprağa Düştü, Sayfiye Mevsimi, Hamam Safası, İstanbul Hamamları, Aynalara Dair, Saat, Hey Gidi Cennetten Çıkma Dayak, Pek Şifalıdır, Kötü Bir Terbiye Sistemi:Dayak, Dideler Ruşen, Evvel Şiddeti Serma, Erbaine Girdik, Berdelacuz, Kış Gecelerinde, Mangaldan Kalorifere, Sahaflar ve Hakkaklar, Hakkaklar, Tesbih ve Tesbihçilik, Berberbaşı, Tıraş Beyanındadır, Perukar, Moda Bu Ne Denir,Sakal Babında, Asri Cinci Hoca, Efsun, İyisaatte Olsunlar, Eski Adetlerimizden, Moda Hastalığı, Yangın Var, Fedakarlık ve Karşılığı, Tas, Tarihte Cibali Yangını, İlk Yangın Son Yangın, Yangın ve Patlıcan, İstanbul’un Geçirdiği Zelzeleler, Mürekkep Yalamak, Gitti Gider Dahi Gider, Deniz Mevsimi Başlarken, Eski Cemiyet Hayatı, Deniz Hamamları, Lodos Fırtınası, Mektepler Tekkeler, Süslenme, Kandilli Temenna, İlk Mürüvvet, Yeni Yıla Girerken, Pazar Safası, Ayı Şakası, Bitpazarı ve Bedesten, Uğur ve Uğursuzluk, Tahtabiti, At Sevgisi, Kuş ve Ökse, Çok Yaşa, Terbiyeli Kereviz, Köpekbalığı İstilası, Karides Muharebesi, Maymunların Başına Gelenler, Bana Göre Balıkhane Kapısı, Perhiz ve Lahana Turşusu, Karaelmas, Deliler Veliler, Deliler Divaneler.
Çiçekler adlı ikinci bölümde aşağıdaki makaleler;
Çiçek Bayramı, Milli Çiçeğimiz Karanfil, Karanfil Diyarı, Florist, Gül, Bizim Lale Hollanda’da,  Lale Merakı, Sümbül.
Meyvalar adlı üçüncü bölümde aşağıdaki makaleler;
Kınalıyapıncak, Çilek, Şeftalu, Elmanın Fazileti, Kiraz, Kavun Karpuz.
Mutfak adlı dördüncü bölümde aşağıdaki makaleler;
 Lahana ve Kral, Patatesin Hatırlattığı, Memleketimizin Nimetleri, Enginar, Patlıcana Dalkavukluk, Aşçılarımız, Bolulu ve Mengenli Aşçılar, Aşura, İnce Kiler, Ekmek ve Nimet, Nan-ı Aziz, Buyurun Zırvaya, Kar Helvası, Helva Sohbeti, O Caaanım Tahin Helvası, Hindenburg ve Tahin Helvası, Eski Kışlarda Boza, İnsan ve Bakla, Pırasaların Başına Gelenler, Tatlı Yemeli Tatlı Konuşmalı, Sofra, Mönü, Havalar Soğudukça, Çorba Borusu, Türk Mutfağı. yer almaktadır.

Ankara, Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Ankara, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1981, İstanbul
Başkent Ankara, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki farklı karakterlerin dünyasından anlatılıyor.
Cumhuriyetimizin başkenti Ankara'yı anlatan Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun "Ankara" adlı romanı, Cumhuriyetin ilk yıllarının farklı karakterlerin dünyasından anlatılıyor. İlk baskısı 1934’de yayınlanan roman üç bölümden oluşuyor; birinci bölümde Milli Mücadele ruhunu özlemle ve övgüyle anlatan yazar, ikinci bölümde Cumhuriyetin ilk yıllarının ardından bu Milli Mücadele ruhunun yitirilmesini eleştiriyor, kendi deyimiyle bir karikatür yapıyor. Son bölümde ise yazar, Cumhuriyetin yirminci yılında gerçekleşmesini hayal ettiği Türkiye düşünü anlatıyor.
Roman kahramanları Selma Hanım ve Neşet Sabit'tir. Nazif Bey ve Hakkı Bey'ler de romanın diğer kişileridir. Selma Hanım, İstanbul'dan Ankara'ya gelen idealist bir inkılâpçıdır. Önce Nazif Bey'le evlenir. Bankacı Nazif Bey'de istediğini bulamaz. Bu, Nazif Bey'in şahsında, aynı zamanda bürokrasinin de kokuşmuşluğunu simgeler. Hakkı Bey binbaşıdır. Sivil bir bürokratta aradığını bulamayan Selma Hanım, asker Hakkı Bey'le evlenir; fakat o daha büyük bir hayal kırıklığına uğratır Selma Hanım'ı. Daha sonra idealist bir gazeteci olan Neşet Sabit'le hayatını birleştirir.
Millî Mücadele yıllarında hiçbir çıkar gözetmeksizin yurtları için çalışan bazı subayların ve politikacıların, zaferden sonra “sermaye çevreleriyle ilişkileri” ya da “arsa spekülasyonu”, “taahhüt işi” gibi girişimlerle zenginleşmeleri, “inkılap”a boş vermelerini, romanın kadın kahramanı Selma’nın yaşamı izlenerek Millî Mücadele inancının ateşli dönemleri ve sonrası anlatılmaktadır.
Cumhuriyetimizin başkenti Ankara'yı anlatan Yakup Kadri'nin "Ankara" adlı romanı, üç ayrı dönemi ve bu dönemlerin Ankara hayatını yansıtması yönüyle ilginç ve okunmaya değer bir eserdir. Romanın baş kahramanı Selma Hanımın hayatı, evlilikleri ve insanî ilişkileri ile birlikte Ankara'nın üç dönemi canlı tasvir ve olaylarla verilir.
Bu dönemler:
1. Millî Mücadele'den önceki Ankara (Savaş zenginlerinin, yolsuzlukların ve arayışların belirdiği Ankara).
2. Millî Mücadele'deki Ankara (Millî silkinişin ve yeniden toparlanan, zaferi kazanan Ankara).
3. Millî Mücadele'den sonraki Ankara (Savaş sıkıntılarının geride kaldığı, modernleşen ve bir o kadar da özünden kopup sosyeteleşen Ankara).
Selma Hanım, İstanbul'daki bir bankada muamelât şefi olarak görev yapan kocası Ahmet Nazif Bey ile birlikte Ankara'ya gitme hazırlıkları yapar. Önce deniz yolu ile İnebolu'ya; oradan da kara yolu ile (İnebolu - Kastamonu - Çankırı güzergâhı = İstiklâl Yolu) Ankara'ya gelirler. Onların Ankara'ya gelmek istemelerindeki en büyük amaç; bir kurtuluş ümidi aramalarıdır. Çünkü, İstanbul yabancı devlet askerleri tarafından işgal altındadır ve Türklere her türlü işkence ve zulüm yapılmaktadır. Onlara göre; Ankara'da başlatılan Millî Mücadele, dolayısıyla Ankara adı, bir kurtuluş umududur. 
Yıl 1921... İşgal altındaki İstanbul’da Ankara’nın adı bir kaçış ve kurtuluş parolası olarak fısıldanıyor, her fısıldanışta gözlerde bir umut ışığı parlatıyordu. Kadın ya da erkek Ankara’ya gidenlerin diğer insanların gözünde önemi bir anda artıyor adeta kutsallaşıyorlardı. Bütün şehirlerde Ankara’dan gelecek haberler heyecanla ve merakla bekleniyor, Ankara’da olup biten her şey gazetelerin baş sayfalarını süslüyordu.
Selma Hanım ve Nazif Bey, Ankara'ya gelişlerinde Tacettin Mahallesi'ndeki küçük bir eve yerleşirler. Yerleştikleri evin sahibi Ömer Efendi ve ailesi Ankara'nın seçkin kimselerindendir. Bu seçkinlik, soydan ziyade para ve mala dayanmaktadır. Ömer Efendi ve ailesi Birinci Dünya Savaşı'ndan yararlanmayı bilen savaş zenginlerindendir. Birinci Dünya Savaşı döneminde bu tür zenginlerin birdenbire ortaya çıkması olağan olduğu için halk, Ömer Efendiyi ve ailesinin bu türedi zenginliğini yadırgamaz.
"Zira Büyük Kavga'da cephe gerisini tutanlardan birçoklarının, yalnız Ankara'da değil, memleketin her bucağında böyle hiç yoktan servet ve samana konuverişleri en tabiî hadiselerden biri hâlini almıştır."
Nazif Bey, bir gün eski arkadaşlarından Murat Bey’le karşılaşır. Murat Bey, Büyük Millet Meclisi'nde mebustur ve Etlik'teki bağ evinde oturur. Murat Bey; Nazif Bey ve karısı Selma Hanımı Etlik'teki bu bağ evine davet eder. Ankara'nın monoton havasından sıkılan Selma Hanım, kocasını razı eder ve Murat Bey'in Etlik'teki bağ evine gidilir. Murat Beyin evinde bir başka misafir daha vardır. Binbaşı Hakkı Bey... Selma Hanım, Bnb. Hakkı Beyin gururlu, milliyetçi ve vatanperver düşünceleri karşısında büyülenir. Sonraki günlerde ve haftalarda Bnb. Hakkı Bey ve Selma Hanım at gezintilerine çıkarlar. Nazif Bey, karısı Selma Hanım’ın Bnb. Hakkı Bey’le yaptığı bu at gezintilerine sesini çıkarmaz, doğal karşılar. 1921 Ankara’sında bir kadının eşiyle birlikte bile olsa bu kadar çok gezmesi, Çankaya, Keçiören gibi semtlerde dolaşması, ata binmesi hiç alışılmamış şeylerdir.  Fakat, ev sahibi Ömer Efendi; Selma Hanım, kocası Nazif Bey ve Bnb. Hakkı Bey’in tutum ve davranışlarını hoş karşılamaz; onları "yabanlar" olarak nitelendirir. Nazif Bey, Ömer Efendi’nin kendileri için kullandığı "yabanlar" kelimesini, "yabancılar" olarak yorumlar. Ömer Efendi, bu kişilerin hareketlerini onaylamamasına rağmen sesini çıkarmaz. Çünkü, neticede Nazif Bey, bankada çalışmakta ve biri mebus, diğeri binbaşı olan iki önemli dostu bulunmaktadır. Ne de olsa bu makamlarda bulunan kimselere ihtiyacının olacağını düşünür ve beğenmese de onlarla iyi geçinmenin menfaati icabı olduğuna kanaat getirir.
Bir başka gün Selma Hanım; kocası Nazif Bey, kocasının arkadaşı Murat Bey ve ailesinin, Bnb. Hakkı Bey’in de birlikte bulunduğu bir sohbet toplantısında Neşet Sabit adında İstanbul'dan yeni gelmiş bir yazarla tanışır. Selma Hanım, Bnb. Hakkı Beyden etkilendiği gibi, Neşet Sabit Beyden ve konuşmasından çok etkilenir. Neşet Sabit'in Selma Hanım üzerinde bıraktığı bu etki, sonraki zamanlarda da kendini gösterir.
Selma Hanım, Bnb. Hakkı Beyin yaptırdığı atış denemelerinde başarılı olur. Bu başarısından cesaret alan Selma Hanım, Bnb. Hakkı Beyden kendisinin cephe ya da cepheye yakın yerlerde görevlendirilmesini talep eder. Bu talep karşısında Bnb. Hakkı Bey, aracı olur ve onun Eskişehir'deki bir askerî hastanede görev almasını sağlar. Selma Hanımın hastanede göreve başlamasından bir hafta sonra Yunanlılar taarruza geçer. Bu durumda Ankara'ya geri döner. Ankara halkı, ümitsiz biçimde şehri boşaltma faaliyetlerine girişir. Selma Hanım ise, Yunanlıların Ankara'ya gelemeyeceği konusunda kesin inançlıdır. Çünkü, hastanede görev yaptığı kısa süre içinde yaralı askerlerin bir an önce cephedeki arkadaşlarının yanına dönme isteklerini unutamamıştır. Bu inancını, tanıdığı herkese söylemeye ve halka moral vermeye gayret eder. Kocası Nazif Beyin tüm ısrarlarına rağmen Ankara'yı terk etmez ve Cebeci hastanesindeki görevinin başından ayrılmaz. Ona göre, Ankara; vatanın kalbinin attığı kutsal bir şehirdir. Millî uyanış ve zafer; ancak Ankara'daki mücadeleye bağlıdır. Bu nedenle, Ankara terk edilmemelidir. Nazif Bey, karısı Selma Hanım’ın kendisini dinlememesi karşısında ondan ayrılır.
Nihayet, Selma Hanımın beklentileri meyvesini verir. Yaklaşık bir ay sonra, Sakarya kıyılarından zafer haberi geldiğinde Ankara’da gösterişsiz bir sevinç yaşanır.  Bu zaferin arkasından ise, Büyük Meydan Muharebesi ile Türk milleti Yunanlılara ağır darbeler vurur ve nihayet Yunanlıların elindeki güzel İzmir, geri alınır. Türk milleti kesin zaferi elde eder. Bnb. Hakkı Bey de "Miralay" rütbesi ile Ankara'ya döner. Selma Hanım, önceden de çok takdir ettiği Miralay Hakkı Bey ile evlenir. Bu arada Nazif Bey, Selma Hanımdan boşandıktan sonra kötü bir hayata sahip olur; tanınmaz ve silik özellikler çizer.
"Selma Hanım, Nazif'in kendisini bıraktıktan sonra, ne kadar bedbaht olduğunu da biliyordu... Yumuşak, pembe, sessiz ve uslu Nazif; kuru, sinirli, sert ve haşin bir insan olmuştu. Kendini tamamıyla içkiye verdiğini söylüyorlardı."
 Romanın ikinci bölümünde Cumhuriyetin ilk yıllarının Ankara’sını görüyoruz. Aradan üç yıl geçtikten sonra Yenişehir’de yeni bir evde karşımıza çıkan Selma Hanım iki yıldan beri Emekli Miralay Hakkı Bey’in haremidir. Selma Hanım’ın bütün hoşnutsuzluğuna rağmen Miralay Hakkı Bey, emekli olur ve bir şirkette meclis idare reisliği görevini alır.
 Hiçbir çıkar gözetmeksizin vatan için mücadele eden, pek çok kişi için milli mücadele ruhunun simgesi olan bu emekli subay artık taahhüt işleriyle uğraşmaktadır.
  Sonraki zamanlarda ise, Nazif Bey gibi o da Selma Hanım’ın gözünden düşer. O artık, cepheden yeni döndüğü zamanlardaki Selma Hanım’ın gözündeki "ilah" değildir. Giyinişini, yaşayışını ve Selma Hanıma olan tavırlarını çok değiştirir. Ayrıca, lüks yaşamaya merak sarar. Miralay Hakkı Bey’deki bu tür değişiklikler, Ankara'da yaşayan diğer insanların da pek çoğunda görülür.
"Nazif, ne kadar eski Nazif değilse, Miralay Hakkı Bey de o kadar eski Hakkı Bey değildir. Selma Hanım’ın, bu Hakkı Bey’e, ikide bir 'Nerede o tunç rengin? Nerede o çelik gövden? Nerede o sert ağzın? O koyu kumral bıyıkların?' diye soracağı geliyor."
Batılılaşmayı yanlış algılayan insanlar, alafranga hayat tarzını kendine ölçü almaya başlar. Ankara'da yaşayanların önemli bir bölümü; Gazi Hazretleri'nin inkılâplarını yanlış yorumlar; çağdaş yaşamanın balolarda, gece eğlencelerinde ve çaylarda boy göstererek eğlenmek olduğunu düşünür. Özellikle, dönemin bürokrat ve aydınlarının bir bölümü birbirleriyle gösteriş yarışına girerler. Hakkı Bey de, Avrupa'yı gören ve Avrupalılarla sıkı ticarî ilişkilerde bulunan biri olarak bu gösteriş yarışının içinde yerini alır.

"Hakkı Bey:
- A hanım, diyordu. Bir defa , ben Avrupa'da bulunmuş bir adamım. (Harb-i Umumî'de bir kere Almanya'ya gitmişti.) Sonra da Avrupa adap ve muaşeretine dair ne kadar kitap görürsem alıp okuyorum. Artık, benim yaptığımın doğruluğundan şüphe edilir mi?"
Hatta, sade bir aile hayatı olan Murat Bey bile, bu olumsuz ortam içinde gülünç duruma düşmekten kendini kurtaramaz ve bilinçsiz faaliyetleri ve tavırlarıyla Selma Hanımı şaşırtır. Murat Bey, mebusluğu bırakır ve safahat âlemi içinde özünü kaybeder. Murat Beyin arabasından, çay ve yemek davetlerinden azamî derecede yararlanan insanlar, gerçekte onun samimî dostları değildir.
Ankara Palas’ın açıldığı yıl yılbaşı baloları ayrı bir heyecan yaratır. Ankara Palas’ın büyük salonlarında çeşitli eğlenceler planlanmaktadır. Hazırlıklar aylar öncesinden başlar, İstanbul terzilerine siparişler verilir, Beyoğlu’nun büyük mağazalarında kalmayan mallar Avrupa’ya sipariş edilir. Balo günü geldiğinde Ankara Palas’ın önünde heyecanlı bir hareketlilik yaşanıyordu. Şık otomobilleriyle baloya gelenler otelin kapısında birikmiş olan meraklı halk kümelerini zorlukla açarak içeri girebiliyorlardı. Bütün bu olanları bir film şeridi gibi izleyen yerli ve köylülerin oluşturduğu kalabalık için ise, balo denilen şey Ankara Palas’ın önünde başlıyor ve bitiyordu. Onlar içerideki dünyada olup bitenleri merak etmekle ve kendi aralarında tahminler yürütmekle yetiniyorlardı. İçerideki dünyada ise, davetliler dans  ediyorlar, birbirlerinin üst baş ve davranışlarını inceliyorlar ve memleket meseleleri üzerine derin sohbetlere dalıyorlardı.
Selma Hanım, yılbaşı eğlencelerinin düzenlendiği yeni açılan Ankara Palas Oteli'nde önceden tanıştığı ve etkisinden kurtulamadığı Neşet Sabit Bey’le tekrar karşılaşır. Neşet Sabit Bey; Ankara'da bir evde tek başına yaşamasına rağmen, İstanbul'daki bir gazetenin yazarlığını ve muhabirliğini yapar. Ayrıca, tercüme işleriyle uğraşır. Neşet Sabit Bey de, Selma Hanım gibi Ankara sosyetesinin bilinçsiz hayat tarzından rahatsızdır. İki eski dost, duygu ve düşüncelerini birbirlerine aktarırlar. O günden sonra birlikte gittikleri tüm balo ve davetlerde Selma Hanım ile Neşet Sabit Beyin sohbet konusu Ankara halkı üzerindeki değişme ve Batılılaşma kavramının yanlış anlaşılmasıdır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara, yalnız insanlarıyla ve hayat tarzı ile değil, mimari ve evlerin iç dekorasyonu ile de Avrupaî tarza uygun olarak değişiklik gösterir. Gerek Selma Hanım, gerekse Neşet Sabit Bey; Batılılaşmanın bir eğlence tarzı olmadığı; bilimsel gelişme, değişme ve işletme gücü olduğunda hemfikirdirler. Bu düşünceler; Selma Hanımı Hakkı Beyden iyice uzaklaştırır. Ayrıca, Hakkı Beyin yabancı bir kadınla olan flörtü ve Selma Hanım’ın kendi hayatını kurmak istemesi, onları boşanmaya kadar götürür. Selma Hanım ikinci kocası Miralay Hakkı Beyden ayrılır.
Neşet Sabit Beyin yardımıyla Selma Hanım öğretmen olur. Cumhuriyet'in kuruluşunun onuncu yıl kutlama törenlerinde Gazi Hazretleri'nin konuşmasını Selma Hanım, yeni kocası Neşet Sabit Beyle birlikte büyük bir coşkunlukla dinler. Artık, Atatürk'ün oluşturduğu inkılâplar, halk tarafından özümsenir; Ankara'nın çehresi ve bütün Türkiye'nin hayat tarzı da olumlu bir değişme sürecine girer. Ankara'nın bu değişen çehresine ayak uyduramayan, kendi menfaatlerini, ülkenin menfaatlerinden önde gören, yanlış Batılılaşan sosyete grup, Ankara'yı terk eder ve Avrupa'ya yerleşirler. Murat Bey ve ailesi de bunlardan biridir. Selma Hanım, Murat Bey ve ailesine acır ve onların Avrupa'da barınamayacağını düşünür.
Selma Hanım ve üçüncü kocası Neşet Sabit Bey, Kaledibi'nin Cebeci'ye bakan yamacında bir apartman dairesinde yaşar. Selma Hanım, öğretmenliğine devam ederken Neşet Sabit Bey de roman yazarlığı ile meşgul olur. Ayrıca, Neşet Sabit Beyin yazdığı "Kaltabanlar" adlı komedi eseri, Devlet Tiyatrosu'nun açılış töreninde sahnelenecektir. Neşet Sabit Bey, bu büyük güne hazırlanmanın telaşı ile faaliyetlerine hız verir. Nihayet, oyunun sahneye konacağı gün gelir. Tiyatro oyununu izlemeye gelenler arasında Atatürk de bulunmaktadır. Oyun, çok başarılı bir şekilde sahnede sergilenir. Atatürk, Neşet Sabit Bey’i yanına çağırtır ve onu tebrik eder. Oyunun sahnede sergilenmesinden sonra oyunda görev alan ekip ile birlikte sabaha kadar eğlenen Selma Hanım ve Neşet Sabit Bey, yorgun bir şekilde evlerine dönerler.
Selma Hanım, Neşet Sabit Bey’i çok sevmesine rağmen, onun başka kadınlarla olan ilişkisinden şüphelenir. Özellikle, oyunda rol alan Yıldız Hanım adlı genç bir kızla olan yakınlığını kıskanır. Ancak, Yıldız Hanımın sporcu bir gençle evlenmesi ile bu şüphelerinden kurtulur.
Romanın üçüncü ve son bölümünde ise, 1937 yılından başlayarak yazarın hayalini kurduğu Ankara portresi sergilenmektedir.
 Son sistem limuzinlerle bir arada geçen kağnı kafileleri, yığın yığın kok kömürü taşıyan Berliez kamyonları yanında, sırtlarında birer tutam odunla dolaşan eşeklerin manzarası kadar, hep birlikte çıkardıkları sesler de tam kaos yaratıyordu.
 Ankara’da kalabalık sokakların sayısı çoğalmıştı. Gerçi Jansen planına göre açılan ana cadde, henüz, Avrupa metropollerindeki “boulevard” veya “avenue”ler gibi işlek ve canlı görünmekten uzaktı ama, ana caddeye doğru inen sokaklarda eski tenhalıktan eser kalmamıştı. Kale içindeki esnaf, tüccar ve zanaat sahipleri buradaki modern dükkan ve mağazalara yerleşirler.
 "Ankara, bütün manasıyla bir Orfe masalını yaşamaya başlamıştı ve bu masalın kahramanının, saçlarındaki güneş, gözlerindeki gök parıltısıyla daima taze, daima coşkun bir ezeli gençlik kaynağı gibi yeşil Çankaya tepesinde çağladığı ve onun varlığından bir seyyalenin daima aşağıya doğru aktığı hissolunuyordu."
Bilimsel çalışmalarla oluşturulan gelişim haritasına göre Orta Anadolu ziraatı tamamen bırakmış hayvancılık merkezi olmuştu. Büyük devlet çiftliklerinin geniş otlakları cinsi ıslah edilmiş ve üretilmiş eski Ankara keçileriyle, iklime uydurulmuş Merinos koyunlarıyla doluydu. İç Anadolu’nun kumaş ve şayak fabrikalarına yün buralardan temin ediliyordu. Ayrıca, yine İç Anadolu’nun yağ, peynir ve et sanayisi zanaatı için bu çiftlikler de inek ve sığır da yetiştiriliyordu.
 Selma Hanım, hayal kurmaktadır. 1943 yılında yapılacak Cumhuriyetin 20’nci yıl dönümü kutlamaları arasında kendini hissetmeye başlar. Hayalleri içinde, bir gün evine döndüğünde kendine gelen bir mektuptan Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun yirminci yıldönümü için yapılacak kutlamaların düzenleme komitesine seçildiğini öğrenir. Bu mektupla, yaşlandığının farkına varır. Cumhuriyet kurulalı yirmi yıl olmuştur.
Cumhuriyetin yirminci yıl kutlamaları da, onuncu yıl kutlamalarında olduğu gibi büyük bir coşku yapılır. Binlerce insan, bir sel gibi Çankaya'ya akar, halk tek vücut olur. Kutlamalara katılan Selma Hanım ve Neşet Sabit Bey, ilerleyen yaşlarının verdiği zayıflıkla yorgun düşer ve evlerine dönerler. Uzaktan işitilen şenlik seslerinin eşliğinde ve içtikleri ıhlamur sayesinde yorgunluklarını atmaya çalışırlar. (Cumhuriyetin 20. yıl kutlamalarını anlatan bölüm içindeki ifadeler, Selma Hanımın hayalleriyle ilgilidir.)

2 Mayıs 2012 Çarşamba

ÖĞRETİM YÖNTEM VE TEKNİKLERİNDE TURLAMA (KURUYEMİŞ) TEKNİĞİ (MODELİ)

KPSS'ye girecek öğretmenler için her yıl yeni bilgilerin sınav müfredatına eklenmesi en büyük sıkıntılardan bir tanesidir.
Eğitim bilimlerinde yeni yaklaşımları dilimiz döndüğünce burada anlatacağız.
Bugün anlatacak olduğumuz yeni yaklaşım:
Öğretim yöntem ve teknikleri alanına giren turlama ya da diğer adıyla kuruyemiş tekniği (modeli).
Bu teknik testlerde uygulanan bir teknik olarak karşımıza çıkmaktadır. Öğrencinin bir test kitapçığındaki soruları seçerek dersten derse ya da konudan konuya atlaması ve kolay olan sorulardan başlayıp zor olan sorulara doğru gitmesi anlamında kullanılır.

28 Nisan 2012 Cumartesi

İstiklal Mahkemesi Hatıraları, Kılıç Ali

İstiklal Mahkemesi Hatıraları, Kılıç Ali, Yenigün Haber Ajansı ve Matbaacılık A.Ş, 1997, İstanbul
İstiklal Mahkemeleri’nin yapmış olduğu inceleme ve davalar ile Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e yapılması tasarlanan suikastın irdelenmesi.

Kılıç Ali (1888-1971) adıyla bilinen Ali Kılıç, 1888-1971 yılları arasında yaşamıştır. Balkan Savaşı’nda,  Çanakkale muharebelerinde ve Teşkilat-ı Mahsusa’ da  görev yapmıştır. Daha sonra Mustafa Kemal Paşa’ ya dahil olarak O’ nun vermiş olduğu emirler doğrultusunda çeşitli görevlerde bulunmuştur. 1920 yılında Birinci TBMM’ ne Antep milletvekili olarak seçilmiştir. Bu görevde iken Ankara’ da teşkil edilen İstiklal Mahkemesi’ nde görev yapmıştır. Bu görevde iken yapmış oldukları tetkik ve mahkemeleri “ İstiklal Mahkemesi Hatıraları ” olarak kaleme almıştır. 
Birinci Dünya Savaşı’nın ağır şartları sonucunda  millette, kendi kaderine hakim olma düşüncesi ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu düşüncelerin ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ ün önderliğinde  Millet Meclisi kurulmuştur. Savaş sonrası oluşan kritik ve bunalımlı günlerde
Meclis’in ve yeni teşkil edilen ordunun yıpratılmasına engel olmak ve ortaya çıkması muhtemel haince teşebbüs ve suikastlara karşı gerekli tedbirlerin alınması zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Bu maksatla belirtilen amaçlara hizmet edecek  yeni mahkemelerin kurulması gerekmekteydi.  Aslında halihazırda mahkemeler mevcuttu ancak adalet sistemi içerisinde yuvalanmış olan,  inkılap karşıtı zihniyete sahip ve yetersiz kişiler yüzünden hükümler adilane verilmiyordu. Bu şartlar altında Milli Mücadele ve hareketin desteklenmesi için, Meclis’in kendi üyeleri arasından teşkil edilecek mahkemelerin kurulması kararlaştırıldı ve İstiklal Mahkemeleri olarak adlandırılan mahkemeler kuruldu.  Bu mahkemelerin yetkileri, 29 Nisan 1920 tarihli Hıyanet-i Vataniye Kanunu ile daha da genişletildi.
    Birinci İstiklal Mahkemesi Ankara’ da teşkil edilmiştir.  Mahkeme üyeleri olarak Cebelibereket mebusu İhsan (Eryavuz), Elaziz Mebusu Hüseyin, Kütahya mebusu Cevdet Beyler ve Kılıç Ali görevlendirilmiş, bu mahkeme diğer mahkemelerin lağvına rağmen uzun süre görevini yürütmüştür.
Takrir-i Sükun Kanunu ile birlikte Ankara’da ve Şark’ta olmak üzere ikinci kez İstiklal Mahkemeleri kurulmuştur. Ankara’da kurulan İstiklal Mahkemesi üyeliklerine Afyon mebusu Ali (Çetinkaya), Eski Maarif vekili Reşit Galip, Rize mebusu Ali ve  Denizli mebusu Necip Ali (Küçükkaya) Beyler ile Kılıç Ali getirilmiştir.
    İstiklal Mahkemeleri, milletin hayat ve hürriyetini yıkmak, ideallerini sarsmak, maddi ve manevi kuvvetlerini sarsmak niyetinde olan hainler için amansız bir mahkeme idi. Mahkemelerde davalar halkın gözü önünde icra edilir ve kararlar kılı kırk yarar hassasiyetle iyi tetkik edilerek süratle verilirdi. Kararlar, tamamen bağımsız olarak, kimsenin etkisinde kalmadan ve hiçbir yerden emir almadan alınırdı. Bu sebeblerden dolayı mahkemelere karşı tam bir güven tesis edilmiştir.
İstiklal Mahkemeleri nasıl çalışırdı?
    Olayların ilk tahkikatı hükümet tarafından yapılır, daha sonra dosya haline getirilerek İstiklal mahkemesine gönderilirdi.  Mahkeme tarafından dosya kontrol edilerek eksikleri varsa tamamlanır ve mahkemeye geçilirdi. Mahkemeler açık olarak yapılır, isteyen herkes mahkemeyi izleyebilirdi. Verilen hükümler zaman geçirmeksizin süratle yerine getirilirdi.
    Ankara İstiklal Mahkemesi  tarafından görülen dava, tetkik ve incelemeler mahkeme üyesi Kılıç Ali  tarafından “ İstiklal Mahkemesi Hatıraları “ olarak kitap haline getirilmiştir. Burada Birinci ve İkinci Ankara İstiklal Mahkemesinde görülen dava ve tetkiklerden bazıları anlatılacaktır.
Sakarya Muharebeleri’nin devam ettiği günlerde ordunun geri bölgelerinde Çiçekdağı’ nda Dişikilitli denilen bir eşkıya ortaya çıkmıştır. Bu tehlikenin önlenmesi için bir süvari birliği cepheden çekilir ve eşkıya, adamları ile birlikte yakalanır. Kayseri İstiklal Mahkemesine sevki için muhafız taburundan Yzb. Kemal Bey’ in emir ve komutasındaki müfrezeye görev verilir. Müfreze Ankara’ dan hareket ettikten bir gece sonra bir köyde mola verir. Müfrezenin gafletinden istifade eden çete firar eder.
Çetenin kaçmasında kusuru bulunan Yzb.Kemal Bey’ in yargılanması sonucunda, Yzb. Kemal Bey askerlikten çıkarılır ve 15 yıl hapse mahkum edilir.( Yzb. Kemal Bey, mahkeme üyelerinden  Kılıç Ali’nin süt kardeşidir. )
Birinci İstiklal Mahkemesi heyeti Sakarya savaşı esnasında savaştan kaçanları muhakeme etmek üzere Keskin’de bulunmaktadır. O günlerde, askeri hastanede yatanların bakımsızlıktan ve gıdasızlıktan şikayetleri mahkeme heyetine intikal eder. Yapılan inceleme sonucunda depoların ihtiyaç duyulan malzeme ve gıda maddeleri ile dolu olduğu tespit edilir. Konu ile ilgili olan Başhekim’in derhal muhakemesi yapılarak gerekli cezaya çarptırılır.
İstiklal Mahkemeleri, yaptığı mahkeme ve incelemelerde her zaman tarafsızlığını korumuş, hatır ve gönül ilişkilerini dikkate almamış ve gerektiğinde mahkeme üyelerinin yakın arkadaş ve çevrelerini yargılamaktan çekinmemiştir. (Mahkeme heyetinin arkadaşlarından olan Maraş mebusu Tahsin Bey,  Adana Valisi Hilmi Bey çeşitli suçlardan dolayı yargılanarak gereken cezaya çarptırılmışlardır. )
Üzerinde önemle durulması gereken bir diğer nokta da mahkemelerin verdiği kararların uygulanmasında gösterilen titizliktir. Bu konuda asla kimsenin müdahalesine izin verilmemiştir.
Birinci İstiklal mahkemesi sırasında Ankara yakınlarındaki Mali köyünde Hintli bir İngiliz casusu  yakalanır. Derhal mahkemesi yapılır ve idama mahkum edilir. Ancak, İsmet Paşa tarafından Gazi ile yapılacak görüşme sonucuna kadar infazın ertelenmesini Ankara Polis Müdürü Dilaver Bey’ e iletir. Gazi’ ye infazın ertelenmesi düşüncesi iletildiğinde, Gazi tarafından İsmet Paşa’ ya gereken cevap verilir ve mahkemenin vermiş olduğu hüküm geciktirilmeksizin yerine getirilir.
İzmir’de Atatürk’e Karşı Hazırlanan Suikast Teşebbüsünün İçyüzü ve Suikastçıların Muhakemesi
    Birinci Dünya Savaşından sonra ülkeden kaçan İttihat ve Terakki Partisi ileri gelenleri, Gazi Mustafa Kemal Atatürk memleketi kurtardıktan sonra tekrar nüfuzlarını artırmak ve iktidarı tekrar ele geçirmek için çalışmalara başlarlar. Bu maksatla Milli Kantariye gibi isimlerle Kara Kemal’ in kurmuş olduğu  iktisatçı teşkilat gizli olarak faaliyette bulunmaya başlar.
    Bir ara Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile de görüşme fırsatı bulan Kara Kemal, Gazi’nin  “Milli teşkilata dahil olunuz.” tavsiyesini uygun bulmaz. Kendi aralarında yaptıkları toplantıda da Kara Kemal’ in arkadaşları bu tavsiyeye itiraz eder ve   İttihat ve Terakki Partisi’nin canlandırılması için faaliyete geçilmesini isterler. Toplantıda bulunan eski topçu subayı Bulgurlu Mescitli Hamdi Bey bu fikirlere itiraz eder. Hamdi Bey daha sonra ki günlerde Kara Kemal’i ziyaret ettiğinde Maarif Nazırı Şükrü Bey ile karşılaşır. Şükrü Bey, Hamdi Bey’ i tanımadığından ve düşüncelerini bilmeden  Ankara hükümeti hakkında çok ağır eleştirilerde bulunur. Bunun üzerine Hamdi Bey oradan ayrılır ancak binadan çıktıktan sonra,  beş on adım ileride İzmir Valisi Rahmi Bey’ le karşılaşır.
Olayların akışı incelendiğinde Hamdi Bey’ in karşılaştığı bu kişilerin Gazi’ ye suikast hadisesi ile ilgilerinin olduğu ortaya çıkmıştır.
Kör İhsan Bey’ in tespiti
    Kör İhsan Bey, Kara Kemal’in arkadaşıdır. Bir gün Kara Kemal’ i ziyarete gittiğinde odacı Kara Kemal’in misafiri olduğundan Kara Kemal’in yanına girmesine izin vermez. Odadaki ziyaretçiler, Ziya Hurşit ve Hafız Mehmet Beyler’ dir.
İttihat ve Terakki’ nin Canlandırılması Teşebbüsleri ve Terakkiperverler
    Eski Maliye Bakanı Cavit Bey’in evinde toplantılar yapılmakta ve İttihat ve Terakki namına yeni bir program oluşturulmaktadır. Bu programda ki maddeler Terakkiperver Fırka’nın programı ile uyuşmaktadır. Program, bizzat Şükrü Bey tarafından kaleme alınmıştır.
Siyasi Teşekkül Hazırlıklarından Suikast Teşebbüsüne
    Kara Kemal, yaptığı çalışmalar neticesinde birinci mecliste ikinci grubu oluşturmuş, ikinci mecliste Terakkiperverlere katılmalarını sağlayıp hepsini birden ittihatçıların sinesine çekmiştir. Müteakiben Terakkiperver Fırka nizamnamesi hazırlanarak  Fırka, Rauf Bey, Şükrü Bey, Ali Fuat Paşa tarafından kurulmuştur.
    17 Haziran 1926 : Mahkeme heyeti günlük faaliyetlerini tamamlayıp evlerine döndüklerinde Kılıç Ali’ ye annesi, İsmet Paşa’ nın kendilerini aradığını bildirir. Acele olarak mahkeme heyeti, İsmet Paşa’nın yanında toplanır. İsmet Paşa Gazi’ye suikast girişimini bildiren telgrafı heyete uzatır. Suikast sanıklarından Ziya Hurşit bombalarıyla birlikte yakalanmış ve suçunu itiraf etmiştir. Mahkeme heyeti, derhal olayı tetkik etmek için İzmir’ e hareket  hazırlıklarına başlar.
    Mahkeme heyeti, suikast girişiminin Terakkiperver fırkayla da ilgisi olabileceği değerlendirerek fırkanın tüm üyelerinin tutuklanmasına ve evlerinin aratılmasına karar verir.
    İzmir‘e varıldığında suikast sanıklarının derhal ifadelerinin alınmasına başlanır.  Yapılan inceleme de suikast planının Kara Kemal ve Şükrü Bey tarafından hazırlanmış olduğu anlaşılır.
    Suikast girişiminin İzmir’ de duyulmasından sonra halk galeyana gelerek Gazi’ nin bulunduğu otelin önünde toplanmıştır. Gazi, burada halkı teskin etmek maksadıyla tarihe geçen şu sözü söyler.
    “ Benim naciz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. ”
     Mahkeme heyetinin Terakkiperver fırka ve bu fırkaya mensup olanlar ile ilgili verdiği kararlar uygulanmıştır. Ancak Başbakan İsmet Paşa, Fırka Reisi Kazım Karabekir Paşa’nın serbest bırakılması için Polis Müdürü’ne emir verir. Bunun üzerine mahkeme heyeti tarafından durum  Gazi’ ye aktarılır ve sorunun çözülmesi maksadıyla İsmet Paşa, İzmir’e davet edilir. İsmet Paşa tarafından mahkemenin çalışmaları, suikast girişimi yerinde incelenir ve zanlıların ifadeleri dinlenir. İsmet Paşa durumun ciddiyetini kavrayarak mahkeme heyetine özür mahiyetinde bir yazı yazması ile durum tatlıya bağlanır.
    Suikast hazırlıkları şöyle gelişmiştir.:
    İstanbul’ da Cavit Bey’ in evinde ve reisliğinde, Kara Kemal’ in yazıhanesinde Şükrü, Ziya Hurşit gibi kişilerle yapılan toplantılarda suikast fikrinin ilk tohumları atılmıştır. Daha sonra sırasıyla bu gruba Laz İsmail, Gürcü Yusuf, Trabzonlu Mehmet ve yeğeni Vehab katılır.
    Gizli komite namına suikastı fiilen icra edecek olanlar İzmit mebusu Miralay Arif Bey’in evinde,  sevk ve idaresinde defalarca suikast planını gözden geçirirler.
    Suikastın en başta Ankara’ da yapılması kararlaştırılır. Bu maksatla Ziya Hurşit, Laz İsmail ve Gürcü Yusuf Ankara’ ya gelirler. Ankara’ da bulundukları esnada Ziya Hurşit, Miralay Arif Bey ve Şükrü Bey sık sık gizli görüşmeler yaparlar.
    Suikastın ilk olarak Meclis’ te gerçekleştirilmesi planlanır. Bu maksatla Gürcü Yusuf ve Laz İsmail tarafından Meclis içerisinde yer tespiti yapılır. Ancak, yaptıkları incelemelerde burada suikastı gerçekleştiremeyeceklerini anlarlar. Meclis yerine  Gazi’ nin Ankara kulubüne geliş yolunda pusu kurmayı düşünürler. Mevsim koşulları itibariyle her tarafın karla kaplı olması sebebiyle pusu atma imkanının olmadığını anlayarak bu fikirden de vazgeçerler.
    İzmit mebusu Miralay Arif Bey’in evinde yapılan planlama ve görüşmeler esnasında Şükrü Bey’ de bulunmaktadır. Şükrü Bey, çok alkol kullanan fakat çabuk sarhoş olan bir kişidir.  Böyle bir sarhoşluk esnasında Şükrü Bey, aldığı alkolün de tesiriyle suikast hazırlıkları ile ilgili bazı  imalarda bulunur. Ortamda bulunan Sabit Bey durumdan şüphelenir. Durum derhal Sabit Bey tarafından Rauf Bey ve Ali Fuat Paşa’ ya iletilir. Rauf  Bey suikast hazırlığını Ziya Hurşit’ in ağabeyi Rasim Bey’ e haber verir ve böylelikle ilk suikast girişimi önlenmiş olur.
    Ankara’daki suikast hazırlığının başarısız olması üzerine Gazi’ nin Bursa seyahati yapacağı söylentileri yayılmaya başlar. Derhal planlara başlanır ancak  Bursa seyahatinden önce İzmir seyahati ortaya çıkar.
    Laz İsmail, Ziya Hurşit ve Gürcü Yusuf suikastı gerçekleştirmek üzere İzmir’ e gelirler. Burada onları Sarı Efe Edip karşılar. Onları  Çopur Hilmi ve Giritli Şevki ile tanıştırır. Suikastın yapılacağı yer kararlaştırılır.
    Gazi’ nin 17 Haziran 1926 günü İzmir’ e varacağı bildirildiğinden gerekli tertibat buna göre alınır. Sarı Efe ile Saruhan Mebusu Abidin suikastın üzerlerine kalmasına engel olmak maksadıyla suikast gününden bir gün önce İstanbul’ a giderler.
    Gazi’ nin 17 Haziran 1926 günü İzmir’ e gelmesi beklenirken Balıkesir’ den geç ayrılması ve İzmir’ e beklendiği gün gelmemesi, Sarı Efe ile Abidin Bey’in ortadan kaybolması Giritli Şevki’yi endişelendirir. Planın ortaya çıktığını ve bu yüzden Gazi’nin İzmir’e gelmediğini düşünen Giritli Şevki, muhbirlikten yararlanarak ceza almamak düşüncesi  ile İzmir valisine suikastı ihbar eder.  Yapılan baskınlar sonucunda tüm suikast ekibi silahları ile birlikte ele geçer.
    İstiklal Mahkemesi tarafından yapılan sorgulama ve incelemede suikast hazırlığında en büyük rollerin Şükrü Bey ile Kara Kemal’ e ait olduğu tespit edilir. Miralay Arif Bey ise böyle bir şeyin asla gerçekleşeceğine inanmadığını  söyler. Ali Fuat Paşa ve Rauf Bey, suikast hazırlıklarından haberdar olup önlemeye çalışmışlardır. Ancak, Kazım Karabekir Paşa ise bu girişimden hiçbir şekilde haberdar değildir.
    Yapılan mahkeme sonucunda Kara Kemal, Ankara Valisi Abdülkadir Bey ve Rauf Bey hakkında  gıyaplarında karar verilir. Firari olan Kara Kemal, Aksaray’ da bir evde sıkıştırılır, yakalanmamak için kendi silahı ile intihar eder.  Ankara Valisi ise  Trakya’ da sınırı geçmek üzere iken yakalanarak verilen hüküm uygulanır.
İngilizlerin Ankara’ya Gönderdikleri Casus Mustafa Sagir Vakası
    İstanbul’ da gizli çalışan gruplardan biri tarafından Hint Hilafet Cemiyetinden Mustafa Sagir isimli birisinin Hindistan Müslümanlarını Anadolu’ da temsil etmek üzere görevlendirildiği hükümete bildirilir. Bu  kişi Ankara’ ya geldiğinde Gazi ile bir görüşme yapar. Yapılan görüşme sonucunda; Gazi tarafından bu kişinin iyi bir casus olduğu ve takip edilmesi gerektiği şeklinde bir değerlendirme yapılır.
    Mustafa Sagir’ in yapılan takibi sonucunda İstanbul’da ki meşhur Nelson’ a iletilmek üzere yazdığı bir mektup ele geçirilir.  Casusluk suçlamasıyla yargılanmak üzere bir numaralı İstiklal Mahkemesi’ ne sevk edilir.
    Yapılan tahkikatta İngilizler tarafından küçük yaştan itibaren özel olarak yetiştirildiği ve İngilizler hesabına Mısır, Almanya, İran ve Afganistan’ da çeşitli görevler yerine getirdiği tespit edilir. Anadolu’ya da milli hareketi başarısızlığa uğratmak ve çeşitli suikastları yapmak ve yaptırmak için gönderilmiştir. Ancak asıl gayesi Gazi’ ye suikast düzenlemektir. Bu maksatla değişik yöntemler planlamış ancak hiçbirini uygulamaya koyamamıştır.    
    Günlerce devam eden mahkemesi neticesinde hak ettiği cezaya çarptırılarak idam edilmiştir.
Ali Şükrü Bey hadisesi ve Topal Osman Ağa
    Osman Ağa aslen Giresun’lu olup bu yöreden topladığı müfreze ile Sakarya Savaşı’ na katılmıştır. Müteakiben bu müfreze ile birlikte Gazi’ nin muhafızlığı ile görevlendirilir.
    29 Mart 1923 günü Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’ in iki gündür ortada görülmediği söylentisi yayılmaya başlar. Ailesi de Ali Şükrü Bey’in akıbetinin araştırılması için hükümete müracaat eder.
    Mahkeme tarafından yapılan inceleme sonucunda Ali Şükrü Bey’in kaybolduğu akşamı Osman Ağa’ nın müfrezesinden Mustafa Kaptan ile beraber görülmüş olduğu tespit edilir. Aynı akşam da Osman Ağa’nın evinden bir takım sesler duyulmuştur.
    Bu bilgilerden sonra Topal Osman Ağa ve Mustafa Kaptan için tutuklama emri çıkartılır. Mustafa Kaptan derhal tutuklanır. Firari olan Topal Osman Ağa’nın Ayrancı’da bir köşkte olduğu öğrenilir. Osman Ağa ile çıkan çatışmada yaralı olarak ele  geçirilir ancak hemen orada ölür.
    Osman Ağa’nın Ali Şükrü Bey’ i öldürtme sebebleri mahkeme heyeti tarafından şöyle değerlendirilmiştir. Ali Şükrü Bey’in meclis kürsüsünde İngiliz güç ve kudretinden bahsetmesi üzerine mebuslardan İhsan Bey tarafından ağır bir şekilde eleştirilmiştir. Aynı akşam, akşam yemeğinde olay Gazi’ ye intikal etmiş, Gazi üzülmüş olarak :
    “Arkadaşlar, böyle beyanatta bulunan insanlar  cidden dövülmeye layık adamlardır.” şeklinde bir beyanda  bulunmuştur. Bu cümleyi farklı yorumlayan Topal Osman Ağa, Ali Şükrü Bey’ i katletmiştir.
    Bir başka sebeb de ölümünden bir süre  önce Ali Şükrü Bey ile Topal Osman Ağa çok samimi arkadaştır. Ali Şükrü Bey, aralarındaki samimiyete dayanarak Gazi’ nin yapmış olduğu inkılaplardan duyduğu rahatsızlıklardan bahseder ve Gazi’nin ortadan kaldırılması gerektiğini söyler. Bunun üzerine Gazi’ye bir fenalık yapmasına engel olmak maksadıyla böyle bir olayı gerçekleştirir.
Miralay Kasap Osman Vakası
    Miralay Kasap Osman Ağa, milli mücadelede çok emeği geçmiş bir şahsiyetti. Ancak, kurtuluşun düzenli ordu ile değil çetecilik ile gerçekleşeceğine inanmaktadır. Düzenli ordu kurulduğunda kendisine farklı yerlerde görev verilir fakat hiçbirinden memnun olmaz.
    Etrafına topladığı bir grup insan ile toplum içerisinde kötü teşviklerde bulunmaya bulunmaya başlar. Bir komplo planı içerisinde iken yakalanarak mahkemeye sevk edilir. Hakkında eski eşini öldürmekten ve toplum içerisinde huzursuzluk çıkartmaktan olmak üzere dava açılır. Toplum içerisinde huzursuzluk çıkartmaktan açılan davadan beraat eder. Ancak,  eski eşini öldürmekten açılan davadan idama mahkum edilir.