YAHYA KEMAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YAHYA KEMAL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2013 Salı

MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ SANATÇILARI - YAHYA KEMAL KİMDİR? YAHYA KEMAL BEYATLI EDEBİ KİŞİLİĞİ-YAHYA KEMAL BEYATLI ESERLERİ-YAHYA KEMAL HAYATI

YAHYA KEMAL BEYATLI EDEBİ KİŞİLİĞİ, YAHYA KEMAL BEYATLI ESERLERİ, YAHYA KEMAL KİMDİR,MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ SANATÇILARI
YAHYA KEMAL

2 Aralık 1884 yılında Üsküp'te dünyaya gözlerini açtı. Gerçek adı Ahmed Agâh'tır. 

Darülfünun’a Medeniyet Tarihi müderrisi olarak girdi. Sonraki yıllarda Batı Edebiyatı Tarihi, Türk Edebiyatı Tarihi derslerini de okuttu. Hayatının sonuna kadar çok yakın dostu olarak kalan Ahmet Hamdi Tanpınar, onun Darülfünun’da öğrencisi olmuştur.

Yahya Kemal Beyatlı
YAHYA KEMAL BEYATLI EDEBİ KİŞİLİĞİ
1918 senesinde "Yeni Mecmua"da yayımlanan şiirleriyle büyük alaka uyandırdı. Daha sonra Edebi Mecmua, Şair, Büyük Mecmua, Şair Nedim, Yarın, İnci, Dergah gibi dergilerde yayımlanan şiirleriyle kendini ispatladı.

"Milli Edebiyat" anlayışına destek vermek için, mutlaka dilin sadeleştirilmesi gereğini kabul etmemiş; "Servet-i Fünun"  akımının etkisinde yazmaya başladığı, daha sonra ise kendine özgü üslubunu bulduğu, musiki tadındaki şiirleriyle, edebiyatın müzik notalarıyla hayat bulabileceğini göstermiştir. Türk şiiri ve Türkçe söz sanatlarını inceledi. "Mısra haysiyetimdir." sözüyle şiirde dizenin bir iç ahenkle, musiki cümlesi halinde mükemmelleştirilmesi gerektiğini anlatır.

Türk edebiyat tarihinin en büyük sanatçılarından biri olan Yahya Kemal, Divan edebiyatı ve Osmanlı şiir kalıbı olan aruz ölçüsüeserlerinde kullanmıştır Klasik şiirimizin temel özelliklerine bağlı kalarak, kendine özgü bir şair oldu. Sanatta ve edebiyatta millî ve manevî değerlere bağlı kaldı.

1 Kasım 1958'de,  İstanbul Cerrahpaşa Hastanesi'nde hayatını kaybetti.

ESERLERİ:


ŞİİR: Kendi Gök Kubbemiz (1961) Eski Şiirin Rüzgârıyla (1962) Rubailer ve Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş (1963) Bitmemiş Şiirler (1976)

DÜZYAZI: Aziz İstanbul (1964) Eğil Dağlar (1966) Siyasi Hikayeler (1968) Siyasi ve Edebi Portreler (1968) Edebiyata Dair (1971) Çocukluğum Gençliğim Siyasi ve Edebi Hatıralarım (1973) Tarih Musahabeleri (1975) Mektuplar-Makaleler (1977)

16 Şubat 2013 Cumartesi

Kendi Gök Kubbemiz, Yahya Kemal Beyatlı

Kendi Gök Kubbemiz, Türk şiir coğrafyasına hükmeden bir payitaht, geçmiş ile gelecek arasında kurulmuş sağlam bir köprü, duygu ve düşüncelerimizin de zengin bir arşividir. Yahya Kemal'in şiiri, bu kitapta bir uygarlık tasarımı olarak yer almıştır. Gelenek ve modernlik, Doğu ve Batı, bu tasarımın şiir dünyasında buluşurlar.

Yahya Kemal BEYATLI’nın yeni Türkçe ile yazdığıhem iç hem dış bakımdan yeni şiirlerini bir araya toplayan  kitabıdır. “Sizlersiniz bu ânı ışıklarla Türk eden” dediği halkımızın zamanı bile Türk edişindeki mili üslûba hayran olan; ve zamanın bile Türk olanında yaşamak  isteyen Yahya KEMAL her şeyden önce ve tam bir milli bir şairdir.             Ana temalar aşk, ölüm, maziye hasret olarak sıralanabilir. Kitaptaki şiirlerden “Ok” şiiri hariç hepsi aruz vezniyle yazılmıştır. Kitapta şiirler üç grupta toplanmaktadır. “Süleymâniye'de Bayram Sabahı” adlı şiirinin ikinci dizesinde yer alan "Kendi Gök Kubbemiz" birinci bölümü; "Yol Düşüncesi", ikinci bölümü, "Vuslat" ise üçüncü bölümü oluşturmaktadır.

Kendi Gök Kubbemiz bölümünde; Türk milletinin Türkiye topraklarında Türk – İslam senteziyle yarattığı büyük milliyet ve medeniyetin niteliğini, yüceliğini ve güzelliğini terennüm eden şiirler yer almıştır.

Yol Düşüncesi bölümünde; düşünüş şiirleri ve bilhassa ufuk ve ölüm temalarını dile getirdiği şiirleri yer almaktadır.

Vuslat bölümünde; daha çok aşk şiirleri sıralanmıştır.

Yahya Kemal, her mısrasını halis şiir anlayışına en uygun bir musiki cümlesi halinde söylemek için, şiirlerini dünya tarihinde nadir görülmüş bir sabırla,  yıllarını vererek işlemiştir.  Süleymâniye'de Bayram Sabahı, onun, en uzun zamanda bütünlenen şiirlerindendir.





Birinci bölümdeki şiirler :

-Süleymâniye'de Bayram Sabahı

-Açık Deniz

-Itrî

-Bir Tepeden

-Bir Başka Tepeden

-Akıncı

-Mohaç Türküsü

-Siste Söyleniş

-İstanbul Fethini Gören Üsküdar

-Hayâl Şehir

-Ziyâret

-Atik-Valde'den İnen Sokakta

-Üsküdar'ın Dost Işıkları

-Hayâl Beste

-Eski Mûsıkî

-O Rüzgâr

-Mevsimler

-Koca Mustâpaşa

-Gece

-Akşam Mûsıkîsi

-İstinye

-Eylül Sonu

-Fenerbahçe

-Maltepe

-Bedri'ye Mısralar

-Karnaval ve Dönüş

-İstanbul Ufukta'ydı

-Mihriyâr

-İstanbul'un O Yerleri

-Ok

-Kaybolan Şehir

-1918



İkinci bölümdeki şiirler :

-Yol Düşüncesi

-Sonbahar

-Düşünce

-Sessiz Gemi

-Rindlerin Hayatı

-Rindlerin Akşamı

-Rindlerin Ölümü

-Ufuklar

-Deniz Türküsü

-Uçuş

-Gezinti

-Moda'da Mayıs

-Geçiş

-Düşünüş

-Duyuş Ve Düşünüş

-O Taraf

-Bir Dosta Mısrâlar

-Bir Yıldız Aktı

-Gurbet

-Hüzün Ve Hâtıra

-Gece Bestesi

-Mâverâda Söyleniş

-Mehlika Sultan



Üçüncü bölümdeki şiirler :

-Vuslat

-Telâki

-Ses

-Deniz

-Erenköyü'nde Bahar

-Bahçelerden Uzak

-Geçmiş Yaz

-Hatırlatan

-Eski Mektup

-Aşk Hikâyesi

-Viranbağ

-Güftesiz Beste

-Nazar

-Özleyen

-Ric'at

-Çin Kâsesi

-Bergama Heykeltraşları

-Endülüs'te Raks

-Altor Şehrinde

-Eski Pâris

-Büyü Şiir

-Sicilya Kızları

-Cin'ler

-Hayâli Söyleniş

-Madrid'de Kahvehâne



Kendi Gök Kubbemiz, Türk şiir coğrafyasına hükmeden bir payitaht, geçmiş ile gelecek arasında kurulmuş sağlam bir köprü, duygu ve düşüncelerimizin de zengin bir arşividir. Yahya Kemal'in şiiri, bu kitapta bir uygarlık tasarımı olarak yer almıştır. Gelenek ve modernlik, Doğu ve Batı, bu tasarımın şiir dünyasında buluşurlar.

Yahya Kemal, Kendi Gök Kubbemiz'in altında yerli hayatın tam bir ansiklopedisini kurgulamıştır. Sözün manevi derinliği, bu eserin sayfalarında musikinin ses iklimine karışır ve mimari ile gündelik hayat, toplumsal varoluşa kişilik kazandırır.

Sonuçta anlatılan bizim hikayemiz, coğrafyadan vatana doğru uzanan tarihsel yolculuğumuzdur. Titiz sözcük işçiliği, temelleri uygarlık toprağımıza atılmış biçim anlayışı ve önerdiği hayat felsefesi üzerinde yükselen bu poetik zirve, Türk şiiri adına dikilmiş görkemli anıtlardan birisi olarak çağdaş edebiyatımızda yerini almıştır.

Daha Selanik İdadisi'nde "Esrâr" takma adıyla şiirler söyleyen Yahya Kemal , "şiire bir aşkla başladım" demekte, ilk şiirini mahallelerinde oturan Redife adındaki genç kız için "türkü güftesi olarak" yazdığını belirtmektedir. İlk yayımlanan şiirinin, hiç görmediği İstanbul'u "tasvir eden" "Hâtıra" adlı ve "mübtedi gençlerin pek bilmediği muzâri vezni ile yazılmış bir manzume olduğunu" belirten Yahya Kemal, bu ilk ürününün İstanbul'da yayımlanan Terakkî mecmuasında çıktığını bildirmektedir. İstanbul'a geldikten sonra Tevfik Fikret'in, Cenap Şahabettin'in şiirlerini tanıyan Yahya Kemal, Servet-i Fünun şiirinin etkilerini taşıyan gençlik şiirlerini Ağâh Kemal imzasıyla İrtika, Mâlumat dergilerinde yayımlamıştır. Bu yıllarda, akrabalarından Abdurrahmanpaşazade İbrahim Bey'in evinde Hacı Arif Bey yönetiminde yapılan icra fasıllarını izleyerek Türk müziğini yakından tanımış, klasik bestecilerimizi derinden anlayıp sevmiştir.

Paris'te bulunduğu yıllarda Fransız sembolistlerinin yapıtlarına yakınlık duyan Yahya Kemal, şunları yazmaktadır: "Gerçi Hugo'yu iyi anlıyordum, gerçi Gautier'yi ve De Banville'i iyi anlıyordum, gerçi Baudelaire ve Verlaine'i sıtmalı bir ibtilâ ile seviyordum, gerçi şahsî şairliğin en son numuneleri olan Maeterlinck, Verhaeren gibi şiirleri yakından biliyordum, lâkin zevkim, bütün bu şairlere nispetle çok geri sayılan Jose Maria de Heredia'nın şiiri üzerinde durmuştu".

Yahya Kemal Heredia aracılığıyla, sonraki yıllarda şiir anlayışını kökten değiştirmesine yol açacak Latin ve Yunan şiirini tanımış, Heredia'nın sonnet'lerinde "şiirin asıl madenine eliyle dokunduğu" duygusuna kapılmıştır. Paris'te Yahya Kemal'i derinden etkileyen ve tarih görüşünün oluşmasını sağlayan ikinci kişilik Albert Sorel olmuştur.

Bu iki etkiyle Türkiye'ye dönen Yahya Kemal, 1918'de Yeni Mecmua'da yayımladığı şiirleriyle büyük ilgi uyandırmış, daha sonra Edebî Mecmua, Şair, Büyük Mecmua, Şair Nedim, Yarın, İnci ve kendi kurduğu Dergâh dergilerinde yer alan yapıtlarıyla kendisini bir yol açıcı olarak kabul ettirmiştir. Bir anlamda modern Türk şiirinin başlatıcısı sayılan Yahya Kemal, "Hayal Şehir" adlı şiiriyle İnönü Sanat Armağanı'nı kazanmıştır (1948).


Bir milleti, millet olarak yaşatan ve şahsiyet sahibi kılan en esaslı unsur, milli kültürdür. Kaynağını milletin tarihinden, dil, din, ahlâk, sanat ve geleneklerinden alan milli kültür, milli dayanışmanın, birlik ve beraberliğin temelidir.
Milli kültür milli şuuru yaratır. Milli şuurunu kaybeden milletler, teknolojide ilerleseler dahi, benliklerini ve istiklâllerini koruyamazlar.
Yahya Kemal, keskin bir gözlemci gücü ile duru bir anlatım kabiliyetini birleştirerek kaleme aldığı şiirlerinde aruz veznini kullanmasına rağmen modern şiirin izlerini de okuyucuya hissettirmekte; geçmişle geleceği, tasavvufla Yunan ve Latin kültürünün izlerini birbirine tezat oluşturmayacak şekilde kaynaştırmayı becerebilmiş seçkin şairlerimizdendir. Yahya Kemal’in  kitabında dikkati çeken bir başka özellik ise O’ndaki İstanbul sevdasının şiirlerine yansımasıdır. Hatta bununla ilgili bir anekdot da anlatılır :
Milletvekili olarak Ankara’ya gidince meclisteki her sohbetinin konusu İstanbul olmaktadır. Ancak, bu duruma Dr. Adnan ADIVAR biraz içerlemiştir. Ne de olsa burası da vatan toprağıdır. Üstelik, kurtuluş mücadelesinin de başkentidir. Sorar :
-          Üstad, varsa yoksa İstanbul. Şu Ankara’nın hiç mi bir şeyini sevmedin ?
-          Sevmez olur muyum, sevdim tabii…
-          Peki nesini ?
-          İstanbul’a dönüşünü…
İstanbul aşığı Yahya Kemal’e atfedilen bu anekdotun gerçekten yaşanıp yaşanmadığı kesin değildir.  Ancak, şairin şiirlerinde bu sevgiyi her mısrada görmek mümkündür.  Şair bu sevgisini milletine ve memleketine olan tutkusuyla bütünleştirebilmiş ve milli kültürümüzün ve milli şuurumuzun güçlendirilmesine değerli katkılarda bulunmuştur.

SÜLEYMANİYE'DE BAYRAM SABAHI

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübarek, ne garib alem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu...
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sükunette karıştıkça karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilâhi yapıya.
Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah'ına bir böyle yapı.
En güzel mabedi olsun diye en son dinin
Budur öz şekli hayal ettiği mimarinin.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul'un ufkunda bu kudsî tepeyi;
Taşımış harcını gaazileri, serdarıyle,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimariyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevi bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
Taa ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları...
Bir neferdir bu zafer mabedinin mimari.
Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum;
Bir zaman hendeseden abide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi,
Senelerden beri rü'yada görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!
Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbir'i
Ne kadar saf idi siması bu mü'min neferin!
Kimdi? Banisi mi, mimari mi ulvi eserin?
Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşıyan varisi hem sahibi o,
Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
Üsküdar'dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı?
Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, taa Beyazıd'dan, Van'dan,
Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübarek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgârını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübarek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgârını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir baska zaferden geliyor:
Kosova'dan, Nigbolu'dan, Varna'dan, İstanbul'dan...
Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an;
Belgrad'dan mı? Budin, Egri ve Uyvar'dan mi?
Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar'dan mı? Tunus'dan mı, Cezayir'den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?
Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahı.


3 Mayıs 2012 Perşembe

Eğil Dağlar, Yahya Kemal

Eğil Dağlar, Yahya Kemal, Yapı Kredi Yayınları, 2005, İstanbul
İstiklâl Harbi yazıları
        Şark İnsaniyeti
        Son senelere kadar siyasî tarihin “Şark Meselesi” diye başlı başına ayrılmış mahut faslı bir düstura istinat ediyordu: “Avrupa’da Türkler bulundukça bir şark meselesi vardır.” Türk Avrupa’dan çekildi gibi, boyunduruğundan kurtulan milletler birer birer inkişaf ettiler. Lakin bu sefer bir şark meselesi değil on şark meselesi çıkar.Balkan Harbi’nden sonra Balkanlı devletlerin hududu bir türlü tabiîleşmez; belki de hiçbir zaman edemeyecek de. Mansıbından bir asırdır kan akan Şark Meselesi’nin bir defa da menbaını tetkik etmek gerektir. Şark milletleri idarî bir murakabeden çok ziyade, fikrî bir murakabeye muhtaçtırlar.
        Vatan Mefhumu
        Bir inkılâp fikrine meş’ale olan her siyasî, milletin bir tabakasını kurtarırken diğer tabakasını mutlaka ezer, yeni fikirleri yayarken eski fikirleri mutlaka kudurtur. Namık Kemal’i bilâkis vezirinden hademesine kadar bütün bir devlet şebekesi, eşrafından esnafına kadar bütün bir ümmet ittifakla sevmektedir.İlk defa Osmanlı ülkesinin adını “vatan” koyan bu inkılâpçı, ruhlarda vakıa yeni bir ateş uyandırdı, lakin fikirlerde bu kelimeyle ne değiştirdi acaba? Namık Kemal’in muasırları vatanı belki acı, lâkin doğru mefhumunda anlayabilmek için pek hamdılar. Dün trende zarif bir arkadaşımla konuşurken şöyle demiştir: “Bu şehre girmek için Fatih’in her topuna doksan manda koşmuştuk. Şimdi ise koca saltanatı bir mandaya değişeceğiz.” (Manda ve himaye taraftarlarına atıfta bulunarak)
        Yürüyen Bir Fikir
        İzmir faciası karşısında kan ağladığımız günlerdir.Fransızca bir darbımesel vardır: Bazen felâket bir işe yarar derler. İzmir faciası da Avrupa’nın bir şeyi anlamasına yarar.Osmanlı Devleti’nin saltanat kısmını teşkil eden toprakları gittikten sonra ortaya çıkar ki Edirne’den Adana’ya, Erzurum’a kadar Türk vatanı ayrılmaz, kopmaz, parçalanmaz bir kütledir.Türk milletini harpten fazla yoran Paris Konferansı’nın malî ve iktisadî zararlarına mukabil hiç olmazsa Türk birliğinin daha ziyade efkâra yerleşeceğini ümit ederiz.
        Eser
        Yavuz Sultan Selim Mısır yollarında mı, İran yollarında mı belli değil demiş ki: “Bu seferler, at koşturmalar beyhude değil ! Biz gönülleri toplu bulundurmak için perişan oluyoruz.” Bu söz Mustafa Kemal’in ve onu milletin timsali görüp de takip edenlerin iki senedir kin köpüklerine karşı, aforozlara, Anzavurlara karşı, Parakevopuloslara karşı daima aynı imanla söylediği sözdür. Mustafa Kemal ve onu milletin timsali gören Türkler Anadolu’da ademden bir Türk ili çıkardılar.Milî hareketi bir kıvılcımken söndüremeyen nefesler bir gün bir güneş olduktan sonra söndürmeye çalışırlarsa ne demeli?

        İki Yol
        Milletin nasibini tayin, ancak milletin bağrından kopmuş olan bugünkü vekillere aittir. Biz ancak devletlerin teklifini nasıl telâkki edeceklerini tahmin edebiliriz. Hükûmetin bugünkü beyannamesini okuduktan sonra tutabileceğimiz iki yol olduğunu görüyoruz.Biri çapraşık, diğeri düzdür.Çapraşık yol, hiçbir zaman unutamayacağımız İzmir ve Edirne’yi, şimdiye kadar olduğu gibi şimdiden sonra da millî programın en mukaddes maddesi hâlinde kalplerimize hakkederek, muahedeye rıza vermek ve muahede bir defa tatbik edildikten sonra, Yunanla baş başa kalmak ve mukaddes emelin husulüne kadar uğraşmaktır.İkinci yol düzdür: Hiçbir zaman unutamayacağımız, veremeyeceğimiz İzmir’i ve Edirne’yi bugün istemek, yarın muahedenin tatbikinden sonra sergüzeşt siyasetinden azade, devletlere itminan verecek bir sükûnla yaşamaktır.
        Gönül Kerestesiyle
        Anadolu’daki macerayı uzaktan yakından kâh sevine sevine, kâh korka korka seyreden nice gafiller zannediyor ki eğer bu harpten Yunan’a karşı silahlarımızın zaferiyle çıkarsa, Kırım ve Teselya seferlerinden sonra olduğu gibi, devlet eski düzende bir daha dirilir, bir müddet daha keyif süreriz.Lâkin bu macerayı bu gözlerle seyredenler aldanıyorlar.Yeni Türk devleti millî hareketle doğmuştur. Şimdiye kadar milletin uzakta yakında bütün gönüllerini al bayrak altında toplayan bu devlet ihtilâl devrinden nasıl muzaffer çıktıysa harp devrinden de muzaffer çıkacak ve sulhten sonra yeni bir hayata girecektir.Osmanlı tarihinde ıslahat ve inkılâplar bir değil, on değil bütün bir silsiledir. Lâkin hep eskiyi tamir ettikleri için tesirleri neticesiz kaldı. Bu son necat tamamıyla tecelli ettiğinden sonra da eski bünyanı, eski zihniyet, eski idare ile, eski tabakalarında tekrar kursak az bir müddet sonra aynı neticeyi verir. Özleyeceğimiz şeyler eski saltanatın şanları, bayrakları, medeniyeti, musikisi, mimarisi, şiiridir, lâkin şekli, idaresi, siyaseti değildir.
        Taarruz Şayiası
        Yunanlılar birkaç gündür gazetelerde, telgraflarda, muttasıl “Üçüncü taarruz” çanlarını çalıyorlar. Bu haberlerin bize korku, tabanları gevşeten Yunanlılara teselli vermekten başka bir hedefi de vardır ki dikkat edilmeye değer; hatta belki de bu haberlerin en ziyade gözettiği de o hedeftir. Yunanistan mağlup olmakla, kendine Trakya ve İzmir’i temin eden büyük rolü kaybetti demektir, değil mi? Mağlup olarak hak talep eden bir fatihle, galip olarak vatanını isteyen bir millet arasında vaki olan bu davanın bir numunesi şimdiye kadar görülmeliydi. Harbin halledemediği hulyasını, tehditkâr bir tavırla siyaset nasıl halledebilir?
        Neticeye Yakın
        Yunan ordularını önce İnönü’nde sonra da Dumlupınar’da çifte bir yıldırım darbesiyle vurup kaçırmak musâlâhayı müşkülleştirmiştir. Yunanlılar mağlubiyetten ziyade neşriyata ehemmiyet verirler. Son aylarda güneşi balçıkla sıvayamadılar. İnönü’nde ve Dumlupınar’da tabanları kaldırıp kaçtıklarını bütün cihanın gazeteleri olduğu gibi yazdı.Yunanlılar şimdi sulhe talip, lâkin, yüzlerinde de bir mağlubiyet lekesi var, bu lekeyle nasıl musâlâha edebileceklerini düşünüp taşınıyorlar.
        Mîsak-ı Millî               
        Kıştan beri İstanbul’un manevî ağrıları durdu,millî hareketin hür nefesiyle yürüyen genç ordular düşmanı yendiğinden beri de İstanbul millî vahdetin büyüklüğünü Ankara kadar, Sivas kadar, Erzurum, Trabzon, Kastamonu hâsılı herhangi bir Anadolu şehri kadar derinden duyuyor. Bütün bu muzafferiyetler ancak birer merhaledirler. Gaye İzmir’e ve Edirne’ye kavuşarak bir devlet olmaktır. Bu gayeye varmak için de kalp kuvveti veyeni zamanların çok meşhur bir tabiriyle sinir kuvveti göstermekten bir an bıkmamak, bir an gevşememek lâzım gelir. İzmir ve Edirne devlete kavuşmadan önce gevşemek bir Türk için küfürdür.
        O
        Mustafa Kemal Paşa’nın simasını ileride tahattur edecek her Türk Abdülhak  Hâmid’in bu mısra’ındaki çerçeve içinde görecek:
        “Akardı pâyına mahşer-misâl bir millet!”
        Çoktan, pek çoktan beri bu millet bir oğlunun şahsında böyle temessül etmemişti.Mustafa Kemal Paşa diyor ki: Bu İnönü mucizesi yalnız Türk neferlerinin eserleridir; neferler diyor ki: O gün İnönü’nde bizim başımızda arslan gibi zabitler vardı, onların elinde kendimizden geçtik, yürüdük; zabitler diyor ki: O gün başımızda İsmet Paşa vardı; bu muzafferiyet onundur, Fevzi Paşa hazırladı O kazandı, İsmet Paşa da diyor ki: Bu eser Mustafa Kemal Paşa’nındır! Bu söyleşileri tevazu zannedenler ne kadar aldanırlar!
        Yunanlılar İzmir’e çıktıkları gün çok bed-mesttiler, o gün, o feci gün İstanbul’dan Samsun’a bir adamın gittiğini fark edemediler. Her şeyin bittiğini zannettikleri o gün her şey başlıyordu; o adamın neden sonra ismini öğrendiler. Şimdi de rüyalarına giriyor.Yunanlılar, bu ismi ve bu adamı, Kartaca “Kadîm Caton” u nasıl sürekli hatırladıysa öyle hatırlayacaklardır.
        Temsil Bahsi
        Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi inkırazını Avrupa siyasiyatına derme çatma bir vukufla taharri edenler bir sebep üzerine ittifak ederler: “Türkler fethetmiş lâkin fethettikleri kıt’aların halkını temsil edememişler, Osmanlı saltanatı onun için battı.” Diğer bir faraziye: “Türklerin diğer milletleri temsil etmek kudreti yoktur.” Gariptir ki Türklerin temsil kudreti olmadığını en ziyade Türkler tarafından temsil edilmiş olanlar söylerler.
        Türklerde temsil kudreti harikulâde bir derecede vardı ve Anadolu’dan Rumeli’ye kadar vâsi ülkede milyonlarca insanı temsil ettiler, bu toprakları benimsediler.Bugün bu milletin yüzüne bakmak bu temsil kudretini görmeye derhal kifayet eder.
        Cetlerimiz fatih bir milletin mâlik olabileceği bütün meziyetlere mâlik oldukları gibi, büyük bir temsil kudretini haizdirler; aslen Asyalı oldukları ve Küçük Asya’ya pek geç geldikleri halde Anadolu’yu ve Rumeli’yi Türkleştirdiler, bir Türk toprağı yaptılar, lâkin insandılar daimü’l-bâki olmak şartıyla her şeyi yapamazlardı, oğullarına da yapacak bazı şeyler bıraktılar.Bu yapılacak şeyler her hâlde cetlere sövüp sayma, onların büyük eserini küçük görme, ipe sapa gelmez tarihi mütalâalardan başka şeylerdir.
        Eğil Dağlar
        Felâketin bin acısına mukabil bir hayrı da olmaz mı? Yunanlılar bin seneden beri Hudâvendigâr toprağına kök salmış olan Türklüğün köklerini koparmaya çalışırken o topraklar altında yatan ilk Türk beylerini, ilk Osmanlı padişahlarını uyandırdılar.İki sene evvel İzmir rıhtımında açtıkları facia devresinde bu millet umdukları gibi kanlar içinde boğulmadı, bilâkis kanlar içinde dirildi, gözlerini açtı, yepyeni bir hayat idrak etti.Teselya ovalarını inleten meşhur türkü bütün Anadolu vadilerinden geliyor:
        “Eğil dağlar eğil üstünden aşam
        Yeni talim çıkmış varam alışam!”
        “Eğil dağlar…” şimdi bir daha Anadolu dağlarından işitiliyor; bu türküyü Kral Konstantin de hatırlar, Papulas da, arkadaşları da, lâkin bu defa söyleyen ordular değil, önünden kaçamayacakları bir çığdır. Hudâvendigâr toprağında bugün bulunuşları siyasi talihlerinden midir, siyasi talihsizliklerinden mi yakında anlaşılır!

        Basit Bir Tecrübe
        İki yüz sene, sekiz ay, iki sene, Türkiye’nin kendi cephesinden görünen tarih-i siyasisi bu üç devreye ayrılır. İlk iki yüz sene Rusya’nın Deli Petro ile şark muvazenesine bir tehlike olmaya başladığından başlar ve ta Harb-i Umumî’nin başlangıcına gelir.Bu devirde Rus tehlikesi artar, gözlerini Akdeniz kıyılarına diker,kendi eseri olan Balkan devletlerini Devlet-i Osmaniye’nin üzerine saldırtır ve Balkan Harbi’nin kendi eseri olduğuyla iftihar eder. Harb-i Umumî’nin nihayetinde Rusya umulmadık şekilde dağılır, diğer taraftan Alman İmparatorluğu mağlup olur, cenuba inmeye çalışan iki imparatorluktan eser kalmaz. Devlet-i Osmaniye bundan sonra kuzey tehlikesinden masun kalır ama, bu sefer de talihinin kötülüğünden mağluplar safında yer alır, işte ilk iki yüz senenin hikâyesi!
        İkinci devre sekiz aydır; bu kısacık devrede ilk defa Devlet-i Osmaniye menafii kâbil-i te’lîf, büyük devletler karşısında bulunur, o büyük devletlere mağluptur, onların barış şartlarına boyun eğmeye mecburdur; lâkin bu devre göz açıp kapayıncaya kadar çabuk geçer.
        Son iki sene ise Yunanistan ile didişmekle geçer.Küçük Yunanistan hiç intizar edilmedik bir anda, Devlet-i Osmaniyye’nin son barınacağı toprağa, öz vatanına saldırır.Küçük Yunanistan şarkı altüst etmekte, eski Rusya’nın yerine geçer, Trakya’ya yerleşmekle Balkanlar’da sulhü zedeleyen bir  mikrop olur.
        Bu Muharebenin Askerleri
        İzmir rıhtımına Yunan ordusu çıktığından bugüne kadar istiklâl için döğüşen bu askerler kimdiler? Eğer bu milletin evlâtları arasında herkesten ayrılan bir sınıf varsa onlardır. Bu devletin son günleri gibi gözüken bu acıklı günlerde gazi ve bani cetlerimiz bu askerlerin kılığında dirildiler.
        Birinci ve İkinci İnönü’nde,Adana’da, İzmir’de, Büyük Sakarya’da şehit düşenlerin isimleri sıra ile Ayasofya’nın, Fatih’in, Süleymaniye’nin sütunlarına hakkedilsin…
        İzmir’e Yunan baskınından sonra Anadolu’da birdenbire parlayan mukaddes ateş ve dökülen mukaddes kan, bu milleti müebbeden yaşatacak bu iki unsurdur.
        Teşkilat Kabiliyeti
        Son devirlerde dimağlara yerleşmiş bir fikirdir ki Türklerin tek bir meziyeti vardır: Askerlik. Eğer Avrupalılar bu tek meziyeti de inkâr etselerdi, kendilerini, denizde balık gibi Avrupa irfanı içinde kaybeden Türklerin dünya üzerinde hiçbir meziyetleri olmadığına kâni olurlardı. Fakat Avrupalılar birçok sebepler yüzünden bunu inkâr etmediler, çünkü askerlik hakikaten, milli farika derecesinde, büyük bir meziyetimizdi, mazi itibariyle Avrupalıların şerefli bir düşmanı idik.
        Hakikatte askerlik Türklüğün tek meziyeti değil inkâr olunmayan tek meziyetidir.Zaten bu meziyet teşkilata olan istidadını göstermez mi? Müverrih Michelet, meşhur Fransa tarihinde, Sultan Süleyman’ın ordusunu Macar ovalarını istila ettiği zaman bütün teşkilatı ve idaresi ile tasvir ederken hayretten coşar, en muazzam bir teşkilat numunesi olarak tasvir eder.Türk’ün askerlikte olan bu kabiliyeti, fütuhat asırlarında, mülkî, kazaî, malî, ilmî, sınaî, bütün teşkilatında aynı mükemmeliyetle göze çarpardı.
        Bu kabiliyetimize evvelâ inanmak, sonra onları bu asra göre tahmin etmek lüzumu biran hatırımızdan çıkmasın.İstiklâlin sırrı bundadır.
        16 Mart
        Gelecek nesiller 16 Mart gününün ne nevi bir facia olduğunu idrak edemeyecekler.Aslında İstanbul şehri 1918 sonbaharından beri zaten işgal altındaydı, Türkiye’nin taksimi ise, o taksim iki seneden beri zaten başlamış ve Anadolu’nun birçok yerlerini müttefik devletler, bir sebeple, istilâ etmişler.Türkleri tazyik, tahkir, hor görme ise bütün bunlar iki senden beri muttasıl oluyordu.Öyle ise 16 Mart’ın hususiyeti nedir?
        1919 baharındaki İzmir baskını Türkiye’de yepyeni bir uyanıklığın başlangıcı olmuştu.İlk sersemliğin geçmesinin ardından bambaşka bir manzara ortaya çıkmıştı.Müdâfaa-i Hukuk Cemiyetleri, dolaşan çeteler, Urfa, Maraş ve Ayıntap feveranları, evvelâ Erzurum sonra Sivas daha sonra Ankara’da beliren ciddi teşekkül, Heyet-i Temsiliye ve bütün bunların fevkinde Mustafa Kemal Paşa’nın ismi…
        Bu devrede muhalefet fevkalâde sönmüştü. Ferid Paşa, sukutundan sonra iflâs ettiğini idrak eden adam hâliyle Baltalimanı’na çekilmişti.Ali Kemal son Dahiliye Nâzırlığı’ndan sonra ortadan kaybolmuştu.Ortada muhalefet gazetesi olarak bir Alemdar, bir de Sait Molla’nın Türkçe İstanbul gazetesi kalmıştı.
        Yalnız 16 Mart’tan önce bende bir önsezi vardı: İngilizlerin milliyetperverliğe İstanbul’da şedit bir darbe indireceklerini havada dolaşan bir şeyden hissediyordum. 16 Mart darbesi gayet gizli tutuluyordu. Yalnız birkaç gün evvel Refik Hâlid Alemdar’da bir başmakale yazmıştı.Bu makalede yakında bir şey olacağını sevinçle inceden inceye tehditkâr bir şive ile ima ediyordu.
        16 Mart sabahı sokağa çıktım, sokakta hiçbir fevkalâdelik yoktu. Süleyman Şevket Bey’e tesadüf ettim; Letafet Apartmanı faciasını, Harbiye Nezareti’nin işgal edildiğini, çok miktarda evler basıldığını, Meclis-i Meb’usan’ın ve Meclis-i Âyân’nın kordon altında tutulduğunu ve olayların devam ettiğini nakletti.
        Beyazıt Meydanı’nda darbenin bütün emareleri vardı; birçok şapkalı Rumlar, Ermeniler ve ecnebiler seyirci gibi dolaşıp sırıtıyorlardı.Harbiye Nezareti’nin kapısında İngiliz nöbetçiler görülüyorlardı.Orada bu elim ve sessiz manzarayı bir süre seyrettim.       

26 Nisan 2012 Perşembe

Yahya Kemal’in Dünyası, Süheyl Ünver

Yahya Kemal’in Dünyası, Süheyl Ünver, Tercüman Tarih ve Kültür Yayınları, 1980 İstanbul
Yazarın kaleminden Yahya Kemal muhtelif konulardaki görüşleri.
        Şair Yahya Kemal ile 1943-1958 yılları arasında bir çok kez sohbet etme fırsatı bulmuş olan yazar, dinlediklerini kaydetmiş ve diğer insanlarla paylaşmak için kaydettiklerini bir kitap altında toplamıştır. Kitap, Yahya KEMAL’in ağzından yazılmıştır. Ortaya çıkan eserin şairin kendi eseri olmadığını yazar açıkça ifade etmektedir. Yazarın kaleminden şair Yahya KEMAL’in muhtelif konulardaki görüşleri özetle şu şekildedir :
(1)     TARİH KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ :
Bir millet/insan geçmişi ile bağını koparmamalıdır. Kopardığında kendisi olmayacaktır. Geçmişin tamamını sevmek gerekmez, fakat yapılan güzel işleri sevmek, takdir etmek gerekir. Geçmişte yapılan kötü işleri görüp irtibatı koparmak doğru değildir.
Avrupa’nın yaşayış tarzı bize hakim olmaya başladı. Tepeden tırnağa kadar Avrupa’ya benziyoruz. Saçlarımızı onlar gibi kestiriyoruz, onlar gibi yatıyor, onlar gibi kalkıyoruz. Bu sebeple; Türk üslubu, Türk çarşısı kayboldu. Artık bu güzellikleri hatıra olarak duvarımıza asıyoruz. Türk mimarları toplanıp “İngiliz evi” gibi bir “Türk evi” inşa etmelidir ve bu her Türkün hayaline işlenmelidir. Avrupalılardan eski doğu kültürüne ait eşyaların, silahların zevkini almaya başladık. Belki bu münasebetle bir gün kendi eşyalarımızı da sevmeğe başlarız.
Avrupa’dan aldıkları yarım ilimle yetinen tarihçilerimiz bizim aslen bir göçebe halkı olduğumuzu yazmakta ve bunu ispat etmeye çalışmaktadırlar. Yataklarımızı gece dolaptan çıkarıp yere serdiğimizi sabahleyin tekrar kaldırıp dolaba koyduğumuzu göçebeliğimizin emaresi saydılar. Evimizde kullandığımız nakli kolay eşyayı göçebeliğimize örnek olarak gösterdiler. Bu görüşleri ifade ederken yabancılardan etkilendiler. Bu emareler göçebe olmak için yeterli olabilir mi? Atalarımızın evleri ve eşyası yaşayış tarzından doğmuştu. Bağdaş kurmak şilteyi minderi, sahandan el ile yemek yendiğinden leğeni, ibriği, el silecek sırma havluları icat etmişti. Söylenenler göçebe olduğumuzu ispat için yeterli değildir.
Osmanlı’nın zaferleri diğer uluslarınkiyle mukayese edilemez. Napolyon’un ve Hitler’in zaferleri mekanî ve geçici olmuştur. Halbuki, Osmanlı 600 yıl Rumeli’de, 400 yıl Suriye ve Mısır’da kaldığından daha kalıcı ve etkili olmuştur.
Türkler ilk olarak 1360 yılında Rumeli’ye geçtiklerinde; Peçeneklerin, Oğuzların, Komanların ve Vardar Türklerinin nesillerini bulmuşlardı. Bu nesiller zamanla Hıristiyan olmuşlar ve Ortodoks kilisesine bağlı yaşıyorlardı. Göçebelilikleri devam ettiğinden, Hıristiyanlıkları zayıf kalmış ve  hala Türkçe konuşuyorlardı. İşte Osmanlı aslen Türk olan bu Ortodoksları bünyelerine almışlar ve ilk Yeniçeri devşirmelerini bu unsurlardan yapmıştır. Bu sebeple, Yeniçeri Ocağı Türk mizacında bir ocaktı denilebilir.
 (2)     DİL KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ :
Dil insanlardan hariç yaşar ve gelişir. İnsanlar bir araya gelip yeni bir dil oluşturamazlar. Tarihte bu ana kadar alimlerin, ediplerin ve şairlerin üzerinde anlaşıp bir dil vücuda getirdikleri görülmemiştir. Bunlar belki, milletlerin yaptığı lisanlardan abideler yapmışlardır ama bir dil vücuda getirememişlerdir.
Dilimiz her dil gibi diğer dillerden etkilenmiş ve alıntılar yapmıştır. Medreselerimizde Arapça okutulmasına rağmen, Araplık üzerimizde etkili olamamıştır. Acem’in tahakkümünde Müslüman olduğumuzdan, dilimiz daha çok Farsça’dan etkilenmiştir. Arapça’dan resul, nebi kelimelerini almamışız, Farsça’dan peygamberi almışız. Müslüman, oruç, abdest, padişah, şehzade kelimelerinin tamamı Fars’çadır. Dilimizde “–dar” ile biten sancakdar, silahdar kelimeleri de Fars’çadır. Buna rağmen, Acemin esiri değil, hakimi olduk. Gaznelilerde ve Selçuklularda onları hakimiyetimiz altına aldık, o da bizi medeniyeti ile ezdi.
Bir millet yeni kavramları lisanıyla birlikte alır. Sadece biz değil, diğer milletler de alır. Dilimiz önceleri İtalyanca’dan, daha sonra Fransızca’dan etkilenmiştir. Bir kavram bir dile girecekse kelimesiyle birlikte girer. Bir millet lisanını terk etmemelidir. Lisanımız, bizim milliyetimizdir. Çünkü vatanımızdan eskidir. En eski milli unsurumuz dildir. Fakir bile olsa, zamanla zenginleşir. Dil bizi birleştiren değerlerden birisidir ve sahip çıkılmalıdır.
(3)     MEDENİYET     KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ :   
Alimlerin dediğine göre medeniyet beynelmileldir ve müşterektir. Ayrıca medeniyet elden ele verilen bir meşaledir ve her seferinde iklim değiştirir. Bir zamanlar medeniyet Mısır’daydı, oradan Bağdat’a, Irak’a gitti. Asur ve Kalde medeniyeti ortaya çıktı. Derken Yunan medeniyeti diye bir medeniyet ortaya çıktı. Bu böylece sürüp gidecektir.
Son zamanlarda Amerika medeniyeti öyle gelişti ki, atomu geliştirdi. Her gün yeni bir şeyle buluyorlar. Amerika’daki medeniyeti görenler Avrupa’ya geldiklerinde, Avrupa’yı köy sanabilirler. Amerika medeniyeti eskiler gibi yalnız manevi değil, biraz da maddi bir medeniyet.
Roma’da kadın haremdeydi. Hatırı sayılır bir mevkie getirildi. Roma’da seksüel ahlak yüksekti. Doğu insanı sekse başka türlü bakar. Doğuda sövme seks ile ilgiliyken, batı bunu pek anlamaz. Batı kadına dost veya zevce diye bakarken doğu öyle bakmaz.
Yahudi menşeinden bir din olan Hıristiyanlık, hem Yahudilikten ayrılmış, hem de Avrupai bir din olmuştur. Hıristiyan dünyası Isa ve Meryemleri kendi hayaline uydurduğundan, Isa heykelleri maddidir. Hollanda’da İsa Hollandalı gence benzer. Biz Araptan dini aldık ve onu kendinize uydurduk. Bizim Müslümanlığımız o bakımdan Araptan farklıdır.
Osmanlı Bizans’tan medeniyetin başkenti İstanbul’u, hamamı almış ve Türk yapmıştır. Avrupalı da hamamı bizden görmüştür.
İnsanlığı iyi yola, doğru yola sevk eden hukuk ve hürriyet fikridir. Bizde hürriyet fikri, ferdin hürriyeti fikridir. Herkesin kendi hukuku vardır. O da egoizm demektir.
(4)     ŞİİR KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ :
Şiir sadece insan tarafından yapılan, insanı dile getiren bir sanat dalıdır ve doğrudan doğruya fikri söyler. Şiir beşeridir, hayvan söyleyemez. Yıldırımdan çıkmaz. Deniz gürültüsü onu ifade etmez. Kelimeyi yalnız insan söyleyebilir. Kelimeleri fertler değil, cemiyetler yapar. Bu sebeple şair cemiyetin kelimeleriyle şiirini yazar.
Şiirin konusu her şey olabilir. Hatta şiir cemiyetin aleyhinde de olabilir. Ne kadar şair varsa o kadar şiir vardır. Şiir manası güzel olduğu için değil, kelimelerin dizilmesi ile güzel olur. Nice güzel sözler var ki şiir değildir. Doğan fikirle şiir yazılmaz, kelimelerle yazılır.
Bir şiir, okuyucusunu kendisine hayran bırakmalı, hayretlere sokmamalıdır. Yeni nesil şairler hayret uyandırma gayreti içindeler. Halbuki hayret çabuk geçer, hayranlık ise uzun süre devam eder. Şairler şiirlerinde okuyucularını hayretlere sokmaya çalışmamalıdır. Çünkü şiirin amacı hayret ettirmek değildir.
Şiir değişik kompleksleri olan bir insan tarafından yazıldığından, şiiri tarif etmek oldukça güçtür. Şiir bir şuur değil, bir şahsın ayrı görüşüdür. Dünyadaki tüm şairlere şiirin ne olduğunu sorsalar düzgün bir cevap alamazlar. Şiiri en iyi tarif edecek kişi, asla en iyi şair değildir. Bütün filozofların şiir üzerinde anlaştıkları nokta; şiirin bir duyuşu deyiş haline getirmek olduğudur.
Şiir ile müziğin farkı; müziğin ses ile, şiirin kelime ile ifade edilmesidir. Şair şiirin bestesini yapmıştır demek yanlış olmaz. Biz şairlere yeteri kadar değer vermiyoruz. Avrupa’da Fuzuli kadar kıymetli olmayan şairlerin kadrini bilir ve büyük değer verirler.
(5)     MÜZİK KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ :
Müziği önce Acemden aldık. Daha sonra Rumdan aldıklarımızla harman ettik. Ordularımız Mora ve Macaristan’a girince onlardan havalar aldık. Müziğimiz Itri zamanında tamamen millileşti. Tüm bunlardan kendimize has bir sentez yaptık. Hakimiyetimiz altındaki milletlere müziğimizi yayabilseydik, tek millet olabilirdik.
Bestekârlarımız notayı bilmediklerinden, eski müziğimizden günümüze çok sayıda eser ulaşamamıştır. Eski dönemlerde yaşamış bir çok bestekar, güfte ve makam olmasına rağmen, fazla eser günümüze ulaşamamıştır. Zamanında Kumkapı’da ortaya çıkan Hamparsum bir nota yapmış ve müziğimizi unutulmaktan kurtarmıştır. Hamparsum notasından istifade edilerek birçok besteler kurtulmuştur. Şiirimiz bu konuda daha şanslı. Yazılabildiği için daha kalıcı olabilmiş. Müziğimizdeki dahimiz İsmail Dede Efendi nota bilmediğinden az sayıda eseri bize ulaşabilmiş. Nota bilseydi kim bilir daha ne güzel eserleri günümüze ulaşacaktı.
(6)     SANAT KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ :
İnsanlar sanatı kendi derecelerine göre anlarlar. Mimariyi, heykeli ve resmi ince ruhlu insanlar anlar. Şiiri de az sayıda insan anlar.
Sanatlar ikiye ayrılır: Büyük Sanatlar ve Küçük Sanatlar. Büyük Sanatlar; mimari, resim, heykeltıraş, müzik ve şiirdir. Küçük sanatlar daha az önemlidir. Örneğin; dekor da bir sanattır ama resim yanında bir şey değildir.
Memleketteki şair, ressam, hakkak, nakkaş hepsi milletin yaptığı Türk güzelliğinden ve ikliminden sanat yapmalıdırlar. Çünkü 7-8 yüz yıllık bir kaynak var. Bunlardan ilham alıp yeni eserler meydana getirmelidirler.
(7)  MİLLİYET VE RESİM KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ :
Vatan ecdadın küllerinden yapılmış bir topraktır. Vatanı milletle beraber düşünür, yani milletin yerleştiği toprak sayarız.
Milliyetini idrak eden millet, ölüleri ile birlikte yaşar. Türkler ikametgahından ziyade mezara ehemmiyet vermiştir. Bizim için ecdadımızın yattığı yer mühimdir. Atalarımız Vatanı fethedince Türkleştirmek için öncelikle mezarları esaslandırmışlar. Bizim için atalarımızın oturdukları yerlerden ziyade yattıkları yerler önemlidir. Biz ölülerimizle birlikte yaşarız.
Avrupalıların Latin ve Yunan medeniyetinin etkisi aldıklarında kaldıklarından iftihar ettikleri gibi, bizim de Bizans ve İran’dan aldıklarımızla iftihar etmemizde bir sakınca yoktur. Tüm milletler birbirlerinin sentezleridir. Fransızlar Almanlarla karışıktır. Fakat onlarla gerektiğinde harp ediyor. Demek ki; mesele kanda değil, sonra olan sentezdedir. Bizans’tan miras olarak aldığımız şeyler var. Şehri geliştirirken bunları muhafaza etmek gerekir. Barbar denen Türkler, İstanbul’da Bizans’tan kalma bir çok eseri muhafaza etmişlerdir.
Resmimiz olmadığından milli tarihimizi doğru dürüst bilmiyoruz. Bizim milliyetimiz gerçekten çok kuvvetlidir. Hayal dünyamızı tahrik edecek resim ve nesir olmadığı halde bu kadar kuvvetlidir. Malazgirt’i bir Ermeni papaz yazmasaydı bilemeyecektik. Hünername’nin, Nusretname’nin resimleri üzerimizde ne kadar müthiş bir tesir yapıyor. Tarihimiz resmedilmiş olsaydı milliyet daha da kuvvetli olurdu. Resimde İslamiyet bize geniş miktarda tesir etmiş. Kaçak eşya gibi kullanılmış. Asıl etkisi medresede resim öğretilmemesidir. Türk milleti bunun zevkini alamamış. Okulda resim öğretilmediğinden zevkimize girmemiştir.
Beyazıt’taki Türk ocağından beri Türk değiliz. Kendimize Türk demediğimiz, Türklüğe kötü baktığımız zamanda da çok Türk idik, Frenk gömleğini giydik, gavur oluruz korkusu vardı. Türk’ü kaba saha manasına kullandık. Lakin realite Türk’tü. Ne zaman milliyetimize uygun olursak, o zaman Türk oluruz.
Milliyette ne mazi, ne hal, ne ati vardır. Maziyi, bir milliyetçi sever zannedilir. Lakin bu yanlış bir düşüncedir. Çünkü bu mazinin güzelliklerini sever. Demek ki maziyi değil, güzelliklerini sever. Mazi olmayacak bir vakit yoktur ki. Maziyi vatandan ayırmak, ruhu bedenden ayırmak kadar imkansızdır.
Millet başka, milliyet başkadır. Birçok insanlar vardır ki, Türk milletinden değildir. Fakat milliyeti Türk’tür. Maksat Türk olmamız değil, Türklüğü sevmektir.
(8)     İSTANBUL KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ :
Hiçbir devlet İstanbul kadar güzel bir başkente sahip olmamıştır. Çünkü her yönüyle eşsizdir. Mütarekede düşman içine girdiğinde bile alamamıştır. İstanbul bizim milliyetimizin yer yüzünde verdiği en büyük eseridir.
İstanbul her şeyden önce bir Türk şehri olmalı ve bu esas dahilinde imar edilmelidir. İstanbul’un yalnız millî, siyasi ve hukuk bakımından Türk olması kafi değildir. Şekilce üslupça Türk olması şarttır. Eski İstanbul’un muhafaza edilmesi ve kendimize benzer bir üslupta yaratılması gerekir.
İstanbul medeniyetinin yarısı Bizans, ama Boğaziçi medeniyeti tamamen Türk’tür. Fakat, Boğaziçi’nin Türklüğünü koruyamıyoruz. Sinemasına, gazinosuna, lokantasına yabancı isimler vererek kendi elimizle yabancılaştırıyoruz.
İstanbul’dan daha turistik mekanları olan bir memleket yok. Ama biz bunun farkında değiliz. Bir garson mektebi bile açmamışız. «Türk İstanbul» medeniyetini bazıları beğenmezler. Bizansı medeniyetçe daha büyük görürler. İstanbul’da Bizanslılardan daha büyük bir medeniyet yapmışız. Fetihten sonra Boğaziçi medeniyetini icat ettik.
İstanbul kadar renkli bir şehir dünyada yoktur. Hiçbir yeri birbirine benzemez. İstanbul’da sıkılma ihtimali yoktur. Kocamustafa Paşa da içine girdiniz mi başka bir aleme girersiniz. Kendisine göre ruhu vardır.
İstanbul’un Türk tarafının cazibesi, yalnız yabancılar arasında değil Türkler arasında da gerektiği kadar bilinmemektedir. Bilinenler ancak toplamın %5’i oranındadır. İstanbul’un sahip olduğu güzellikler ve hatıralar iyi tetkik edilir ve iyi yaşatılırsa, ayrıca turizme ait kitaplar hazırlanırsa, İstanbul’u görenler onu anlayıncaya kadar orada kalırlar ve aylar geçirirler. Bir de konforları sağlanırsa kolay kolay şehirden ayrılamazlar.
Orta Çağın sonlarına doğru, Osmanlı Türklüğü Latinliğe medeniyetçe ve yaratıcılık bakımından çok üstündür. Fransızlar ve İtalyanlar İstanbul’u 1204 senesinde fethettiklerinde 57 yıl orada kaldılar. Yaktılar, yıktılar, yağma ettiler ve çıkıp gittikleri gün bir mezbele halinde bıraktılar. Bugün onların namlarına bir eser dahi yoktur. 1453’te bu mezbeleyi fetheden Türkler onu imar ettiler ve emsalsiz bir şehir vücuda getirdiler. Medeni bir yaklaşımla Türkler Bizans eserlerini muhafaza etmişlerdi. Mübalağa etmeksizin diyebiliriz ki, İtalyanlar miras olarak aldıkları eski Roma’yı bu kadar olsun muhafaza etmemişlerdir.
Bizans, Jüstinyen zamanından sonra surlarıyla, kendini ancak gelen ordulara karşı müdafaaya hazır, korkak ve ürkek bir vaziyette idi. Halbuki Osmanlı zamanında İstanbul asırlarca bir düşman tehlikesinin mevcut olacağını hatırından bile geçirmedi. İstanbul müdafaa edilen değil bir tecavüz merkezi oldu.
İstanbul’un fethi bir Müslüman ideali olarak farz olunur. Peygambere atfedilen bir hadis ve Emeviler zamanında İstanbul’un Araplar tarafından muhasaraları bu faraziyenin doğruluğunu hükmettirebilir. Ancak aksini de iddia etmek mümkündür. Çünkü İstanbul’un fethi bir Müslüman ideali olsaydı, bu idealin Araplarda devam etmesi, Acemlerde ve diğer milletlerde de olması gerekirdi. Acem edebiyatında İstanbul fethi idealine ait bir iz bulunmadığı gibi, Araplarda da böyle bir ideale rastlanmaz.