31 Ekim 2010 Pazar

BALIK HAFIZASI 3 SANİYELİK Mİ SANDIN???!!!

Tanıştırıyım bu benim canım balığım Humty-Dumty im. ((:  Doğumgünü hediyem olur kendileri. Yaklaşıkta 5-6 aydır benimle. Ne diyim Allah uzun ömürler verir inşallah. (:
Bugünkü yazıma konu olmasının sebebi ise beni hergün şaşkına çeviren halleri. Kim dediyse balıkların hafızası 3 saniye diye onları yalancı çıkaracak cinsten.
Bir kere Pavlov'un köpeklerinden hiçbir eksiği yok. O da anlıyor mama saatinin geldiğini, yanına yaklaşınca (ki bu genelde yem vermek için oluyor zaten) daha yem vermeden suyun üzerine çıkıp yemek yeme pozisyonu alıyor. Yem verince de haaaapp diye yutuyor. (: (O sesi duymanız lazım anlatılmaz duyulur yani. :P)
Eğer sadece 3 saniye olsaydı hafızası nereden bilecek benim oraya neden geldiğimi, yemini daha görmeden benim el hareketlerime göre hareket etmesi benim nazarımda akıllı bıdık yapıyor kendisini.
İşte tam da bu sırada araştırmacı ruhum harekete geçti ve
öğrendim ki 2009 yılında İsrail'de yapılan çalışmalar sonucunda balıklarında 4-5 ay öncesine ait bilgileri hatırlayabildiklerini, neredeyse fareler kadar akıllı olduklarını ve eğitilebileceklerini ortaya koymuş.
Yani aklınızda bulunsun birine balık hafızalı demeden önce bir kere daha düşünün tamam fil hafızasıyla kıyaslanamaz belki ama onlarında geçmişi, anı belleği var sonuçta. (:



Biliyordum, biliyordum Humty-Dumty im beni tanıyor. :P Hatta belki de benden çok annemi tanıyor. ((:

28 Ekim 2010 Perşembe

ALIŞ-VERİŞ GENİ

Alış-verişi sevmeyenimiz yoktur sanırım. Az yada çok sevenimiz vardır da günümüz koşullarında bu denli tüketici toplumuna dönüşmüşken, onda var bende yok psikolojisi benliklerimizi bu denli sarmışken hiç sevmeyenimiz yoktur diye düşünüyorum. İsrafın haram olduğuna vurgu yapıp bu yazımı başta kendim olmak üzere tüm bilinçsiz tüketicilere ithaf ediyorum.
Kapitalist düzene göre insanların mutluluğu yaptıkları tüketimle doğru orantılıymış gibi gösteriliyor. Peki gerçekten parayla saadet oluyor mu? Günümüzde parasız saadet olamayacığı kesin gibi gözüküyor da acaba saadete giden yol paradan mı geçiyor tartışılır...

İnsanlar bir toplum içinde yaşarlar, yaşadıkları toplumdan etkilenirler muhakkak. İnsanlığa  değerin üzerinde giydiği kıyafetin markasına, kullandığı cep telefonuna, bindiği arabaya göre verildiği bir toplumda tüketim canavarına dönüşmemek için kişinin kendini toplumdan soyutlaması gerekiyor sanırım. Ekonomi literatüründe gereksinimlerin sonsuz olduğunu düşündüğümüzde kişinin bu gidişe dur diyecek tek gücün kendi olduğunun farkına varması şart!!!
Alış-veriş yapmak artık sadece ihtiyaçları gidermek amaçlı değil bir nevi terapi etkisi yapıyor. Kişiler günümüzde alış-veriş yaparken dertlerinden tasalarından arınıyorlar, mutlu oluyorlar yada olduklarını sanıyorlar çünkü asıl sorun sabit gelirle sonsuz gider arasındaki farkın kart ekstresi şeklinde kişiye ulaşmasıyla gün yüzüne çıkıyor. Maddi çıkmaz bir süre sonra huzursuzluğa, şiddete dönüşüp önce kişiyi daha sonra ailesini ve bir süre sonra içinde yaşadığı toplumu kaos ortamına sürüklüyor.
Ama yok siz benim gelirim yüksek üçe beşe bakmam, istediğim kadar harcarım, tüketirim, istediğimi alır, yer, içerim böyle mutluyum diyorsanız yüksek gelirli ülkelere baktığımızda, halkın sağlıktan-eğitime, aile yapısına kadar yaşadığı problemleri göz önüne alırsak parayla saadet olamayacağını  anlıyoruz sanırım.
Huzur bulmak, mutlu olmak, prestij kazanmak, saygınlık görmek,vs. için yaptığımız tüm harcamalar bizi kısa süreli mutlu etse de aslında kısır bir döngünün tükettikçe daha çok tükettiren bir zincirin halkası haline getirmekten başka bir işe yaramıyor. Maddi olarak sağlanacak huzur bir noktada tıkanıyor. Kişinin manevi dünyasında da huzurlu olması için huzur arayışı içinde olması gerek, kendini zaman zaman soyutlayıp iç dünyasına dönmesi, iç güzelliğin dışına yansıdığını kendine hatırlatması gerek...
İnsanların açlıktan öldüğü bir dünyada bu kadar çok tüketerek onların yaşam hakkını ellerinden aldığımızı düşünüyorum. Ozon tabakasındaki delik, küresel ısınma, her yıl türeyen değişik hayvan isimleri taşıyan hastalıklar (kuş gribi, deli dana, kene-kırım kongo, domuz gribi vs.) hepsi doğanın dengesini bozduğumuz bilinçse tüketip doğal dengeye zarar vermemizden kaynaklanıyor sonuçta.
Alış-veriş çılgınlığının tıp literatüründe tedavi gerektiren bir hastalık olarak kabul edildiğini hatırlatır, az ama öz tüketim yapmak, bilinçli tüketicilere dönüşebilmemiz hayaliyle yazımı sonlandırım.
En acısı da ne biliyor musunuz? Bu yazıyı yazdıktan sonra ertesi gün soluğu bir alış-veriş merkezinde alıp 'Aaaa bu çok güzel aaaa bu da çok güzel ama bu da çok güzel karar veremiyorum o zaman hepsini alıyorum' diyecek olmam. :(
Benimkisi bile bile lades yani yatacak yerim yok. :P Ne diyim Allah akıl fikir versin. :(
Keşke alış-veriş çılgınlığı geni olsa daha doğmadan ultrasonda farkedilip anne karnında yok edilse çocuklar dünyaya alış-veriş çılgınlığına karşı bağışıklık kazanmış bir şekilde gelse. ((((:
photo

24 Ekim 2010 Pazar

Sihirli Yazılım...

Dün TRTçocuk kanalında süper bir haber izledim. Gülmeyin ama evde minik

ufaklıklarımız olduğu için çocuk kanalları en çok seyredilen kanallar. (: Gerçi onlar olmasaydı da benim yine en çok izlediğim kanal onlar olurdu ya neeeyyyseeee.... :P
Her ne kadar haberi TRTçocukta izlesem de daha detaylı bilgi alabilmek adına kaynak olarak ntvmsnbc den aktarıyorum size.

Nesneleri yok eden 'sihirli' yazılım

Web kamerasıyla görüntülenen alandaki her hangi bir cisim 'sihirli' yazılımla anında yok ediliyor, karşı taraf sohbet sırasında o cismi görmüyor.

Alman yazılımcılar, web kamerasıyla görüntülenen alandaki her hangi bir nesneyi bilgisayar ekranına yansıyan görüntüden 'gerçek zamanlı' olarak silebilen bir yazılıma imza attı.
Ilmenau Üniversitesi'nde geliştirilen yeni yazılım sayesinde, bir yandan dokunmatik ekranlı bir bilgisayarın kamerasıyla çekim yapılırken, diğer yandan görüntüde yer alması istenmeyen herhangi bir nesne işaretlenerek anında ortadan kaldırılabiliyor.
Engadget teknoloji sitesinde yayımlanan habere göre, 'sihri' hatırlatan yazılımda, istenmeyen nesneyi dijital kalem kullanarak çember içine almak yeterli.

İlk olarak seçilen nesnenin çözünürlüğünü azaltarak görüntüyü ortadan kaldıran yazılım, daha sonra görüntüyü iyileştiriyor ve çözünürlüğü ilk baştaki düzeyine ulaşıncaya kadar artırıyor.
Yazılımın sırrı ise tüm bu işlemlerin sadece 40 salisede, yani insan beyninin fark edemeyeceği bir zaman diliminde yapılması. Yazılımın şimdilik sadece Windows'da çalıştığı, ancak gelecek yıl yayınlanacak Android işletim sistemi için de hazırlık yapıldığı belirtiliyor.
Yazılım, pek yakında ücretsiz olarak internetten indirilebilecek.

Webcam kullanmamama rağmen ben çok beğendim. ((: Bu sayede bol hokus pokuslu, bool abracadabra lı konuşmalara tanık olabiliriz webcam aracılığıyla. :D Teknoloji alanındaki birçok gelişme gibi bu da mutlu etti beni.... (((:
Şimdi hep birlikte 3'e kadar sayıyooooruzzzzz...... Ekrandaki şapkayı yok ediyoruz. Hokusss pokussss abraaaaa cadabraaaaaa.......
biiirrrr - ikiiiiiiiiiiiii - üçççççççç
taaa taaammmmmmm..... :D


Gerçi ben her zamanki gibi paint prog. kullandım ama olsun yok oldu mu oldu?!! :D

19 Ekim 2010 Salı

İPHONE HAKKINDA EN SON İDDİA

iPhone hakkında pek çok şey yazılıp çizildi ama bu kadar ilginç bir iddia hiç dile gelmemişti.
Küçük yaşta oynadığınız oyuncakları hatırlıyor musunuz? Kimilerimiz bebekleriyle büyüdü, kimilerimiz Gıjoe oyuncaklarıyla oynadı. Bazılarımızın oyun hamurları vardı, bazılarımızın da kurşun askerleri. Peki, günümüz çocukları ne ile oynuyorlar?

Evet, çağımız bilgisayar çağı ve her evde iyi kötü bir bilgisayar bulunuyor. Fakat gelişen teknoloji artık avuç içi bilgisayarlara yönelmiş durumda. Kolay kullanılabilirlik ve taşıma, şüphesiz bu cihazların en büyük marifetleri arasında. Özellikle iPhone'un başı çektiği bu ufak makineler, artık büyüme çağındaki çocukların oyuncakları olmuş durumda.

Konu hakkında çalışan uzmanlar, çok küçük yaşlardaki çocukların bu tarzdaki cihazlara bağımlı olmaya başladıklarına inanıyorlar. İki çocuk annesi olan Natasha Sykes'ın 3,5 ve 2,5 yaşlarındaki çocuklarının yatağının altında bulduğu iPhone'sa bu duruma en iyi örneklerden bir tanesi.

Yine de yetkililer herhangi bir şekilde bu cihazları suçlamıyorlar. Tam tersine; çocukların gelişimindeki en büyük sorunun ebeveyinlerin sorumsuzluğundan dolayı kaynaklandığını üzerine basa basa söylüyorlar.

kaynak:hürriyet.com

17 Ekim 2010 Pazar

Biyolojik Saat Derken?!!

Biyolojik saat denilen iç ritim, vücudumuz için yaradılıştan verilen bir avantajdır. Bedenin hangi saatlerde nasıl tepki vereceğini bilirseniz, olası kazaların da önüne geçebilirsiniz: İşte saat saat bedenin ritmi.
Uzun bir yolculuğa çıkan kişi çok iyi bilir. Saatlerin kayması doğal vücut ritmini altüst eder. Gündüzleri insan kendini yorgun hisseder, baş ağrısından ve dikkat zayıflığından şikayetçi olur. Ruh hali iniş çıkışlar gösterir. Bu durumda insan yatma vaktini dört gözle bekler.
Bunun nedeni şudur: Her insanda biyolojik bir saat vardır. Tıpkı vücut ısısı, tansiyon, kalp frekansı, hormon miktarı gibi. Bu saat vücut fonksiyonlarımızı idare eder. Gündüzleri aktif olmamıza, geceleri de uyumamıza yardımcı olur. Biyolojik saatin 24 saatlik periyodu sırasında üretilip ayrıştırılan proteinler, hayvanların davranışlarını düzenleyen vazopressin hormonunun salgılanması rol oynuyor.
Örneğin acıya duyarlılık sabah saatlerinde yüksektir. Gün ilerledikçe acıya duyarlılık azalır. Kalp krizine yakalanma riski en çok sabahın ilerleyen saatlerine rastlanır. Biyolojik ritmler, kadınların adet dönemleri gibi haftalara yayılabileceği gibi, aylara ve mevsimlere de yayılabilir. Bir çok hayvan türü yılın belli mevsimlerinde göç eder ve yalnızca yılın belli zamanlarında çiftleşir. Sabahın erken saatlerinde hormonlar ve nörotransmitterler bedeni uyanık duruma getirmek için etkinleşiyorlar. Bazı enzimlerin döngüsü 24 saat boyunca % 400 değişkenlik gösterebiliyor. Bağışıklık sistemimizin de günlük bir ritmi var. Örneğin bakteriyel bir enfeksiyona yakalandığımız zaman ateşimiz genellikle öğleye doğru yükselir. Virüse bağlı hastalıklardaysa akşama doğu ateş yükselmesi olur.
Acıya dayanıklılık ve duyarlılığımız da gün içinde değişiklik gösteriyor. Sabahın erken saatlerindeki diş ağrıları, öğleden sonraya göre dört kat daha güçlü oluyor.
Gönüllü deneklerin 60 saat boyunca hiçbir şey yatırılmadan sürekli yattığı araştırmalarda iki tane 12 saatlik periyottan oluşan 24 saatlik ritmimizin yanı sıra, 4 saat süren ve gün boyunca tekrarlayan ikinci bir ritmimizin daha olduğu ortaya çıkmıştır. Bebekler ve hayvanlarda olduğu gibi, gün boyunca 4 saatte bir denekleri uyku bastırdığı gözlenmiştir.
Beden sıcaklığımızda da biyolojik saatte göre değişiklik göstermektedir. Gün içinde biyolojik saatimiz hangi vücut sıcaklığını gerektiriyorsa zamanın akışını da ona göre algılıyoruz. Vücut sıcaklığımızın yüksek olduğu zamanlarda zaman daha yavaş geçiyor. Hasta yatağından ateşler içinde  yatan birine birkaç dakika bile uzun gelebilir. Oysa serin bir kır gezisinde zamanın farkına bile varmadan nasıl ilerlediğine tanık olur insan.
Kısacası gün 24 saattir ve biz 24 kez değişiriz.
Bunun sağlığınız ve kendinizi tümüyle iyi hissetmeniz açısından anlamı nedir? Biyologlar, doktorlar ve farmakologlar bu olağanüstü duruma kronobiyoloji adını veriyorlar.
Öyleyse şimdi bir gün içinde vücut fonksiyonlarımızın nasıl değiştiğini görelim.
06.00: Kortizon salgılanmasıyla organizma uyanır. Bu uyanma vücut için kendini yavaş yavaş kalkmaya hazırlama işaretidir. Metabolizma hareketlenir ve o günün işleri için enerji ve protein hizmete hazır olur.
07.00: Vücut hala zayıf bir safhadadır. Bu nedenle bu saatte spor yapmaktan kaçının. Çünkü kalbe ve dolaşıma gereksiz yere yüklenilmiş olur. Spor yerine güzel bir kahvaltı edin, çünkü sindirim organları bu saatte iyi çalışır: Karbonhidratlar bizim için yararlı olacak enerjiye çevrilir (geceleri ise yağa).
08.00: Bu saat cinsellik için en iyi zamandır, çünkü bezler fazla miktarda hormon salgılarlar. Romatizması olanlar uzuvlarındaki ağrıyı gün boyu daha kuvvetli hissederler. Sigara tiryakileri için de durum farklı değildir. Kahvaltı sigarası damarları her zamankinden daha fazla daraltır ve zararlıdır. Nikotinin insan sağlığına en fazla zarar verdiği saattir.

09.00 : Vücudun dinç, kuvvetli olduğu saattir. Herhangi bir hastalık için iğne olacaksanız, bu en doğru zamandır. İğnenin ateş ve şişme gibi yan etkileri ender olarak görülür. Vücudumuz röntgen ışınlarına karşı daha dirençlidir. Röntgen çekimi için en uygun zamandır.
10.00: Organizma şimdi faaliyete, harekete hazır durumdadır: Fazla enerjiktir, vücut en yüksek ısısına ulaşmıştır, verimliliğimiz en üst düzeydedir. Kısa süre belleği iyi durumdadır. İnsan yaratıcı ve dinamik olur. Fakat dikkat edilecek nokta şudur: Saat on, on iki arası enfarktüs olaylarına sık rastlanır.
11.00 : Vücudumuzun tam formunda olduğu bir saattir. Kalp ve dolaşım o kadar zinde durumdadır ki, yapılan muayenelerde kalpteki bir bozukluk gözden kaçabilir. Verimli olmaya programlanmışızdır. Sanki savaşa hazır durumda gibiyizdir. Hazır cevabızdır ve özellikle hesap işleri, matematik ödevleri rahat ve iyi bir şekilde hiç zorlanmadan yapılabilir.
12.00: Vücudun dinlenmeye ihtiyacı vardır. Dikkat azalır ve  uyku basar. Midedeki asit miktarı fazlalaşır (hatta bir şey yemesek bile), beyindeki kan azalır, çünkü kan sindirim organlarını desteklemesi için mide tarafından kullanılır. Öğle uykusu uyuyabilen kişide istatistiklere göre enfarktüse yüzde 30 oranında az rastlanır.
13.00: Vücut formdan bir hayli düşmüştür. Verimlilik gün ortalamasının % 20 aşağısındadır. Bütün organlar en alt düzeyde çalışır. Sadece safra, öğle yemeğini hazmettirmek için faaliyettedir.
14.00: Kendimizi bitkin hissederiz, çünkü tansiyon ve hormon düzeyi düşmüştür. Diş hekiminden  korkan kişi doktordan bu saatte randevu almalıdır. Çünkü bu saatte acıyı daha az hissederiz. Lokal anestezi uzun süre devam eder (30 dakika). Sabahları bu süre 12 dakika, akşamları ise 19 dakikadır.
15.00:Yeni işlere hazır olun. Enerjimiz geri gelmiştir, belleğimiz tam formundadır. İkinci kez verimliliğe yaklaşırız, gerçi bu verimlilik sabahkinden azdır.
16.00:Spor faaliyetleri için en iyi saattir. Tansiyon ve dolaşım çok iyi durumdadır. Antrenmanlar için de en iyi zamandır. Asit önleyici ilaçların etkisi bu saatte çok iyidir.
17.00: Organların faaliyeti üst düzeydedir. Kuvvetimiz artar, oksijenin harcanması fazlalaşır. Böbrekler ve mesane özellikle çok çalışır. Tırnakların ve saçın en çabuk uzadığı zamandır. Fakat mide ülseri olan hastalar için durum kritiktir. Öğleden sonra geç saatlerde ve akşamın ilk saatlerinde midedeki asit miktarı fazlalaşır. Saat 17´ye doğru mide kanamasından dolayı hastanelere gelenlerin sayısı artar.
18.00: Akşam yemeği için iyi bir saattir: Pankreas bu saatte özellikle aktiftir. Karaciğer bile alkole karşı her zamankinden daha hoşgörülü ve dayanıklı sayılabilir.
19.00: Tansiyon ve nabız genelde bu saatte tembelleşir. Bu nedenle; tansiyonu düşüren ilaçlar konusunda dikkatli olmalısınız. Bu ilaçlar tehlikeli olabilirler. Sinir sistemi üzerinde etkili olan ilaçların tesir derecesi de bu saatte oldukça fazladır.
20.00: Karaciğerdeki yağ düzeyi düşer ve harcanmış kan kalbe tekrar her zamankinden daha fazla akar. Alerjisi olanlar ve astımlılar ilaçlarını bu saatte almalıdırlar. Etkisi hemen görülür. Antibiyotikler de az dozda alınsa bile etkileri en üst düzeyde olur.
21.00: Sindirim organlarının günlük görevi sona ermiştir. Davetleri sevenler dikkatli olmalıdırlar. Yenen her şey midede sabaha kadar hazmedilmeden kalır. Ve bu durum tehlikelidir. Kalan yemekler bağırsak sahasındaki mukozaya hücum eder. O yüzden bu saatte özellikle kilolu olanlar yemek konusunda dikkatli davranmalıdırlar.
22.00: Bu saatte vücudumuzun polisi akyuvarlar özellikle aktiftir. Sayısı azaltılması gereken ilaçlar için bu çok elverişli bir saattir. Bu ilaçlar yanlış zamanda alındığı takdirde enfeksiyon tehlikesi fazlalaşır. Sigara içenler de son sigaralarını içmelidirler, çünkü bu saatten sonra vücut nikotin gibi zehirleri daha zor atar.
23.00: Organizma gün boyunca aktif bir şekilde faaliyet gösteren stres hormonu salgılamasını durdurur. Bu saatte sakinleşiriz, rahatlarız, gevşeriz. Tam dinlenme saatidir. Metabolizmanın faaliyeti en alt düzeydedir. Tansiyon, kalbin frekansı ve vücudun ısısı düşer. Gebelerde doğum sancıları çoğu zaman bu saatte olur. Çünkü sancıya neden olan hormonların salgılanması üst düzeydedir.
24.00: Uyuduğumuz sırada deri hücreleri durmadan çalışır. Gündüzde olduğundan daha sık bölünürler. İlk rüya safhası bu saatte başlar ve ilk yarım saat içinde rüya görmeye başlarız.
01.00: Verimliliğimiz en alt düzeydedir. Bu saatte hala çalışanlar hata yaparlar, dikkat son derece azalır. Çünkü vücut kendini uyumaya programlamıştır. Kısa sürede en derin uykuya dalınır. 
02.00: Araba sürenler bu saatte dikkatli olun. Yolda olanlar arabayı çok dikkatli sürmelidirler. Çünkü görme zayıflar, görünenlere karşı tepki yavaşlar. Bu nedenle trafik kazaları da bu saatte olur. Vücudumuz soğuğa karşı aşırı derecede hassastır. Çabuk üşürüz. Fakat derimiz acıya karşı fazla hassas değildir.
03.00: Bedensel ve ruhsal olarak karanlık bir safhadır bu. Melatonin hormonunun salgılanması bizi tembelleştirir ve oldukça kararsız yapar. İntihar vakalarının çoğunun bu saatlerde meydana gelmesi dikkat çekicidir.
04.00: Stres hormonundan enerji kazanırız. Enfarktüs krizleri saat dört ile altı arasında özellikle fazladır. Çünkü tansiyon oldukça fazla yükselir, kalp damarları çabuk gerilir. Hamile kadınlar için de değişik bir durumdur bu. Çünkü yapılan araştırmalara göre bebekler daha çok saat dört ile beş arası dünyaya gelir.
05.00: Bu saatte vücuttaki erkeklik hormonu çok fazla salgılanır. Stres hormonunun konsantrasyonu bizi faaliyete geçirmiştir. Bu hormon gündüz değerinin tam altı katına çıkar. Yani hormon salgılaması en üst düzeye çıkmaya hazırlanmaktadır. Vücudumuz harekete geçer, kaybolan enerji yeniden geri gelir. Artık yeni bir güne başlamak için vücudumuz hazırdır.


Gördüğünüz gibi biyolojik saatimiz bize hiçbir iş bırakmıyor tik tak tik tak işliyor. Bu genellemenin yanısıra herkesin kendine has biyolojik saatinin olduğuna inanan biriyim. Mesela ben bir gece insanıyım. Biyolojik saatim geceleri daha tıkırında işliyor gibime geliyor. Tüm bu bilgi yumağının üzerine sizde günün hangi saatlerinin size daha çok hitap ettiğini öğrenmek istiyorsanız aşağıdaki eğlenceli testi yapabilirsiniz. Ben yaptım ve sonuç bire bir örtüşüyordu benimle. Size de tavsiye ederim. (:





14 Ekim 2010 Perşembe

LOŞ IŞIKTA UYUMAK KİLO MU ALDIRIYOR?

Geceleri loş veya çok hafif ışık altında uyumanın obeziteyi tetiklediğine dair ilginç bulgulara ulaşıldı..
Amerika Ohio Devlet Üniversitesi’nde yapılan çalışma, loş ışık altında uyuyan farelerin karanlıkta uyuyanlara göre, 8 hafta içinde yüzde 50 daha fazla kilo aldığını ortaya koyuyor. Çalışma sırasında bir grup fare günlük 16 saat ışık altında, 8 saat boyuncaysa karanlıkta bırakılırken diğer grup, 16 saatlik ışık süresinin sonunda 8 saat de loş ışığa maruz bırakılmış. Farelerin vücut kütleleri arasındaki fark daha ilk haftanın sonunda kendini göstermeye başlamış.
Çalışma ekibinin başındaki Laure Fonken, farelerin günlük
 aktivitelerinde ve verilen besin miktarında herhangi bir fark olmamasına karşın uyku esnasında karanlıkta bırakılan denek grubunun diğer gruba göre oldukça zayıf kaldığını belirtiyor. Çalışma, ışığın metabolizma üzerinde oldukça etkili olabileceği konusunda da sinyal veriyor.
Makalenin yazarlarından Dr. Randy Nelson, gece verilen ışığın, besinleri metabolize etmeleri için farelerin yanlış beslenme zamanları seçmesine neden olduğunu düşünüyor. Bu gruptaki farelere diğerleriyle aynı miktarda yiyecek verilmesine karşın daha çok gece beslenmeyi tercih etmişler. Farelerin gün içinde istedikleri saatlerde değil de belirli ve eş zamanlarda yemek yemeleri sağlandığındaysa Nelson’un teorisini destekler şekilde, farklı grupların ağırlıkları arasında belirgin bir farkın olmadığı gözlenmiş.
Sonuçların insanlar için de aynı olduğu gösterilirse, geç saatlerde beslenmenin obezite üzerine sanılandan çok daha büyük etkilerinin olduğu anlaşılacak.
 
Kaynak: ntvmsnbc

10 Ekim 2010 Pazar

KENDİ FACEBOOK' UNUZ OLSUN İSTERMİSİNİZ!

Facebooka rakip olun!
Facebook ya da Twitter size göre değil mi? İşte kendi sitenizi kurmanızı sağlayacak iki basit araç... Facebook ve benzeri sosyal ağ siteleri bugün milyonlarca kişiyi peşinden sürüklemeye devam ediyor. Fakat bir sosyal ağ sitesi sahibi olmak sandığınız kadar zor değil. Üstelik bunun için tek
satır program yazmanıza veya herhangi bir seviyede programcılık bilgisi sahibi olmanıza da gerek yok. Tek yapmanız gereken ücretsiz seçeneklerden birini tercih etmek ve dakikalar içinde kendi sosyal ağ sitenize sahip olabilirsiniz. İşte size iki alternatif...

SocialWok
SocialWok'un en önemli özelliği sadece belli bir alan adına ait e-posta adresleri kullanarak üye olunmasına izin vermesi. Böylece sadece aynı şirket veya aynı okul öğrencilerinin üye olabileceği bir sosyal ağ oluşturabilirsiniz. Ayrıca kayıt için ücretsiz Gmail servisini de kullanmak mümkün. Fakat bu durumda da davet edeceğiniz kişiler de Gmail hesapları ile üye olmak zorundalar.

İkinci alternatifiniz: Shout'Em

Sout'Em
SocialWok'a göre üyelik özellikleri daha esnek olan Shout'Em, sosyal ağını sadece kapalı bir gruba açmak istemeyenler için daha uygun bir seçenek. Çünkü Shout'Em'de üye olurken kullanılacak e-posta adreslerine yönelik bir kısıtlama yok. Üstelik son derece pratik bir şekilde sosyal ağınızı kurmanıza olanak veren sistem, kişiselleştirme konusunda da zengin seçeneklere sahip.

Kaynak:milliyet.com.tr

9 Ekim 2010 Cumartesi

Mizah duygusu 52’sinde bitiyor mu?


İskoçya'da yapılan bir araştırma, insanların 52 yaşından itibaren mizah anlayışlarını kaybetmeye başladıklarını ortaya koydu.
LONDRA - Glamorgan Üniversitesi’nden bir grup bilimadamı, gerek kadınların, gerekse erkeklerin 52 yaşından itibaren olayların gülünç yönlerini görebilme yeteneklerini yitirmeye başladıklarını ve dolayısıyla daha asabi ve somurtkan olduklarını gözlemledi.

60'ından sonra erkeklerin kadınlara nazaran 4 kat daha fazla "dırdırcı" olduğunu gösteren araştırma sonuçları, insanların yaşamlarının farklı dönemlerinde farklı gülme alışkanlıklarına sahip olduklarına da işaret ediyor.
Örneğin, bir bebek günde 300 kez gülümserken, 20-30 yaşlarındaki bir kişi de bu sayı 4'e kadar geriliyor.
Gülmenin vücudun mutluluk hormonu salgılamasına yardımcı olduğunu hatırlatan bilim adamları, insanlara "gülmeyi unutmayın" tavsiyesinde bulunuyor.

kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25139547/

Bu haber bana ilginç geldi sizlerle de paylaşmak istedim. Ayrıca yorum yapmadan da duramam bilirsiniz. :P

Bundan yıllar önce yine NTV'deydi sanırım bir belgesel izlemiştim. (Bu arada tam bir NTVfan mışım blog sayesinde öğrendim!!!) Belgeselin konusu neden güleriz ile ilgiliydi. Aklımda kaldığı kadarıyla kişi beklenmediği bir durumla karşılaştığında güler diyordu. Yani mesela karşımızdaki konuşurken onun bir sonraki söyleyeceği sözü gayri ihtiyari zihnimizden geçirir tahmin ederiz di mi? Karşımdaki insan 'Ali ata..' demişse benim zihnim şakk diye 'bak' eylemini yapıştırır cümle yüklemine ama kişi 'Ali ata değil kıza bak' dese bu beklenmedik bir durumdur bizim için ve beynimiz buna tepki verir. Refleks gibi sanırım beynimiz en beklenmedik sonuçla karşılaştığında bunu dışarıya gülme olarak yansıtıyor. (: Sonu tahmin ettiğimizden ne kadar fazla farklı ise bu da gülme dozumuzu belirliyor sanırım. (:
Şimdi bir kişi 52 yaşına geldiyse birçok şey görüp geçirmiş, yaşamıştır yani herşey daha sıradan olmuştur onun için. Dolayısıyla bana komik gelen yani beynimin beklenmedik bir şekilde algılaması olayı ona daha az komik gelebilir çünkü onun ilgili olayı daha önceden yaşamış olma ihtimali daha yüksek.
Sonuç itibariyle haberin mantıklı bir tarafı var bence.

'Gülmek sana yakışııyorrr gülmek sana yakışıyor' dizeleriyle yazıma son verirken sizde alttan fonu verin lütfen. ((;

4 Ekim 2010 Pazartesi

Melatoninim Zirve Yaptı...


Eğer son günlerde bir sinir harbi içerisindeyseniz, Allaaaahhhh'ımmm çıldıracaaaaıımmmm diye ortalarda dolaşıyorsanız ''mevsimsel depresyon (Seasonal Affective Disorder-SAD)'' denen illetin pençesine düştünüz yada düşmek üzeresiniz.

Bahar çocuğuyum ben. En sevdiğim mevsimde ilkbahardır bu yüzden. Tüm o dengesizliklerine
 rağmen seviyorum baharı. O ağaçlar çiçeklendi mi, karıncalar yuvalarından çıktı mı nasıl bir mutlu oluyorum anlatamam.

Malum kış kapımızda soğuk sonbaharı yaşıyoruz

şu günlerde. Artık güneş ışınları iyice azaldı. Doğadaki gözle görülür canlı sayısı da azalmaya başladı dolayısıyla. Börtü böcekler - çiçekler yakın zamanda kabuklarına çekilecekler. Bahar çocuğu olarak bu durum mutsuz ediyor beni.

Neden mutsuzum diye ortalarda dolanıyorken melatonin ve serotonin hormonumsularıyla tanıştım.

Bir çikolata sever olarak damarlarımdaki serotoninin farkındaydım zaten. Serotonin beslenme yoluyla etkilenebilen tek nörotansmitterdir. Mutluluk artırıcı depresif azaltıcı etkileri de göz önüne alındığında her bayan gibi dibe vurunca tatlı krizine girerek dengeleyebiliyordum serotonin miktarımı ve buna bağlı olan mutluluk derecemi. (:

Amaa amaaa gel geleliimm melatonineee.... O melatonin yok mu o melatoninnnnn.... Bu melatonin bir tür etanoamidmiş ve ışığa karşı duyarlıymış. Genelde 23.00 - 05.00 saatleri arası salgılanıyor yani gün ışığının iyice etkisini kaybettiği zaman diliminde. Melatonin geceleri - karanlıkta artıyor yani tam bizlerin uykuda olduğu zaman diliminde. Melatonin artması zaten kişiyi isteksiz, uykucu, az enerjik, yorgun, bitkin hissettiriyormuş. Normalde gündüzleri gün ışığının artmasıyla melatonin hormonu azalıyor ancak kışları işte gün
ışığı gündüzleri de yetersiz olduğu için kişi yeterince gün ışığını özümseyemiyor böylece o yorgun bitkin ruh halinden kurtulamıyor.

Eeee bu bir gün değil iki gün değil bir yorgun iki bitkin derken ver elini depresyon işte. Bir daha mevsim bahara dönene kadar da geçmiyor. :(

Sonuçta bu da bir hastalık dolayısıyla mevsimsel depresyonum geldi diyip rapor alabilsek hatta kışları ayılar

gibi kış uykusuna yatabilsek keşke. (: Günün birinde ayıları bu kadar iyi anlayabileceğimi hiç düşünmemiştim. :P

Sağlıkla kalın blogcanlar...

3 Ekim 2010 Pazar

Reddedilmek Kalbi 'Gerçekten' Kırıyormuş...

'' Reddedildiğini hissetmenin, mecaz anlamda olduğu gibi gerçek anlamda da kalbi "kırdığı" ortaya çıktı.
Hollanda'daki Amsterdam ve Leiden üniversitelerinden bilim adamlarının yaptığı araştırma, toplum tarafından reddedilmenin kalp atışını yavaşlattığını gösterdi.
 Araştırmacılar, 18-25 yaş arasındaki öğrencilere, başka öğrencilerin fotoğraflarını gösterdi ve ilk izlenimlerini sordu. Kalp ritmini ölçmek için öğrencilere kablolar bağlandı. Daha sonra gönüllülere fotoğraflarının beğenilip beğenilmediği bildirildi.

Diğer öğrenciler tarafından beğenilmediğini öğrenen öğrencilerin nabzının yavaşladığı görüldü. Bu yavaşlamayı "kalp kırılması" olarak niteleyen bilim adamları, sonuçların dışlanmanın fiziksel sonuçlar doğurabileceğini gösterdiğini belirtti.

Araştırma, Amerikan "Psychology Today" dergisinde yayımlandı. ''


kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/
photo

1 Ekim 2010 Cuma

TANRI ZAR ATMAZ

  
Altın oran, doğada sayısız canlının ve cansız şeklin yapısında bulunan özel bir orandır. Doğada bir bütünün parçaları arasında gözlemlenen, yüzyıllar boyunca sanat ve mimaride uygulanmış, uyum açısından en yetkin boyutları verdiği sanılan geometrik ve sayısal bir oran bağıntısıdır. Doğada en belirgin örneklerine insan vücudunda, deniz kabuklarında ve ağaç dallarında rastlanır. Platon'a göre kozmik fiziğin anahtarı bu orandır. Bu altın oran Fi = 1,618 matematikte ki üstün tasarım sayısı olarakta adlandırılmaktadır. Bu oran ilk defa Mısırlılar ve Yunanlılar tarafından keşfedilmiş, mimaride ve sanatta kullanılmış,  göze oldukça hoş gelen bir orandır.

Bu altın orana şaşırtıcı bir biçimde;

- Kalp atışlarımızda;
- DNA sarmalının en ve boy oranında;
- İnsan bedeninde : Bedenimizde altın orana verilebilecek ilk örnek göbek ile ayak arası mesafe 1 birim olarak kabul edildiğinde, insan boyunun 1,618'e denk gelmesi ya da parmak ucu-dirsek arası/el bileği dirsek arası, omuz hizasından baş ucuna kadar olan mesafe/kafa boyu, göbek-baş ucu arasındaki mesafe/omuz hizasından baş ucuna olan mesafe, göbek-diz arası/diz-ayak ucu arası...Yine parmaklarımızın tam boyunun ilk iki boğuma oranın...
- İnsan yüzünde ki; estetik uzmanları DNA mıza kadar işlemiş bu orana göre yüz ölçüleri bu orana uyanları tüm insanların istisnasız güzel bulduğunu ispatlamıştır.
- Bitkilerin flotaxi denilen yaprak diziliminde;
- Kar kristallerinin yapısında;
- Akciğerin yapısında: Akciğeri oluşturan broşlardan kısa broşun uzun broşa oranı yaklaşık 1,618 dir.
- Deniz dibinde yaşayan yumuşakçaların kabuklarındaki spiral formda:  Deniz kabuğu büyüme sürecinde aynı orana bağlı olarak genişler ve uzar..
- Evrende pek çok galaksinin spiral yapısında;
- İnsan iç kulağında yer alan, ses titreşimlerini aktarma işlevi gören cochlea'nın yapısında;
- Filler ile soyu tükenen mamutların dişleri, aslanların tırnakları ve papağanların gagalarında, eperia
 örümceğinin ördüğü sarmal ağda..
- Ayçiçeği ve çam kozalağının yapısında..
- Pek çok ünlü mimari yapıda, mısır piramitlerinde..
- Leonardo da Vinci' nin Mona Lisa adlı tablosunda

hep bu oran (1,618) vardır..

Ünlü astronom Kepler bu sayı için büyük bir hazine ifadesi kullanmıştır.

Peki ya dünyamızın altın oran noktası nerededir?

- Mekke şehrinin kuzey kutup noktasına olan uzaklığı(7631,68 km) ile güney kutup noktasına olan uzaklığına(12348,32 km) oranı tam olarak 1,618 dir.
- Tüm insanlığın ortak yer belirleme dili haline gelmiş enlem ve boylam haritasına göre de dünyanın altın oran noktası mekke şehridir.
- Ayrıca Mekke'nin güney kutup noktasına olan uzaklığının(12348,32 km) iki kutup noktası arasındaki toplam uzunluğa(19980,00 km) oranı hep 1,618 oranını vermektedir.
- Mekke'den günlerin değiştiği gündönümü olan sınıra olan doğu uzaklığınının, batı uzaklığına oranı..
- Yine Mekke'nin gün dönümü çizgisine batı yönlü uzaklığının, dünyanın o enlemdeki çevre uzunluğuna oranı şaşırtıcı şekilde 1,618 'i yani altın oranı vermektedir.

- Fimatris programı denen tabloların ve resimlerin altın oran noktasını göstermeye yarayan programda; dünya
enlem boylam haritasını, derinliği hiç bitmeyen canlı bir tablo gibi düşünüp bu proramla açarsak dünyanın altın oran noktasının yine Mekke şehri olduğunu görürüz.
- Yine Mekke şehrinin  Arabistan'ın altın oran bölgesinde; Kabe'nin ise Mekke şehrinin altın oran bölgesinde yer alması oldukça düşündürücüdür.

 Tüm bunların tesadüfen olabilmesi olasılık hesaplarına göre imkansızdır.

 Ünlü bilim adamı Albert Einstein' de ifade ettiği gibi ''TANRI ZAR ATMAZ''