29 Mart 2012 Perşembe

Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, Şevket Süreyya Aydemir

Makedonya’dan Orta Asya’ya Enver Paşa, Şevket Süreyya Aydemir,1993, İstanbul (3Cilt)
1860-1922 yılları arası Osmanlı İmparatorluğunun içinde bulunduğu durum ve Enver Paşa’nın hayatı
Şevket Süreyya Aydemir tarafından hazırlanan bu kitap Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerine ışık tutacak bir belge niteliği taşımaktadır. Yazar olayların önemli bir bölümünü tarihi bir tanık gibi gözlemlemiş ve özellikle Enver Paşa'nın Sovyetler Birliği topraklarında bulunduğu tarihlerde kendisi de Azerbaycan'da bulunmuş ve Enver Paşa ile görüşme şansına sahip olmuştur.
        Makedonya'dan Orta Asya'ya Enver Paşa kitaplarında, Enver Paşa konusu etrafında 1860-1922 yılları arasında geçen olaylar incelenmekte ve yakın tarihimizin bu en önemli dönemlerinden biri yorumlanmaktadır. Eser 3 cilt olarak hazırlanmış ve her ciltte Enver Paşa'nın belirli bir dönemi incelenmiştir. Eserin birinci cildi 1860-1908 devresinin işlenmesine tahsis edilmiştir, 1908 ihtilalini hazırlayan şartları içine alır ve Enver Paşa’ nın 10 Temmuz 1908’de bir Hürriyet kahramanı olarak tarih sahnesine çıkışı ile biter.İkinci ciltte 1908-1914 devresi ele alınır.Enver Paşa’nın ana şahsiyet olarak rol oynadığı İttihat ve Terakki’nin ihtilal sonrası gelişmelerdeki yeri, Balkanlardaki meseleler, Trablusgarp ve Balkan harpleri sırasıyla incelenir. Nihayet Enver Paşa’nın bir hükümet darbesiyle iktidara İttihat ve Terakki’yi getirişi, bunu takip eden olaylarla 1914 de Osmanlı İmparatorluğunun gene Enver Paşa’nın etkisi altında bir kliğin eliyle Birinci Dünya Harbine katılışı bu cildin konularını teşkil eder. Üçüncü ciltte ise Birinci Dünya Harbi içinde Osmanlı Devletinin durumu ve ordunun, kader tayin edici muharebeleri izlenir. Sonra, ihtilalin, devlet ve ordu içinde doğurduğu problemlere girilir. Nihayet müttefikleriyle beraber Osmanlı Devleti için de harp kaybedildikten sonra, içlerinde Enver Paşa’nın da bulunduğu başlıca aktif ittihatçıların yurt dışına çıkışları, yurt dışındaki çok cepheli  temaslar ve en sonunda Enver Paşa’nın Oataasya’ya geçişi, Doğu Buhara’daki çileler ve 4 Ağustos 1922’ de Pamir Dağları eteklerindeki dramatik son bu cildin konularıdır.
MAKEDONYA'DAN ORTA ASYA'YA ENVER PAŞA - I :
İsmail Enver 23 Kasım 1881 günü İstanbul'da doğar. Babası uzun yıllar Manastır vilayeti Bayındırlık teşkilatında kondüktör olarak çalışan; Gagavuz Türklerinden Ahmet Bey, annesi Ayşe hanımdır.
       İlköğrenimine İstanbul'da başlar ve Manastırda bitirir. İsmail Enver orta derecede bir öğrencidir. Askeri Rüştiye (Ortaokul) ve Askeri İdadîyi (Lise) Manastır'da bitirir. Müteakiben İstanbul'da Harp Okulunu ve 1902 yılında da Harp Akademisini yüzbaşı rütbesi ile bitirmiştir.
       İlk siyasî macerası amcası Halil Bey (Halil Paşa) ile birlikte Yıldız Sarayında sorgulanmaları ile başlar. Enver Paşa öğrencilik yıllarında Yeni Osmanlılar ve Birinci Meşrutiyetin siyasî akımlarıyla yakından ilgilenmiş; Namık Kemal, Ziya Gökalp ve Mithat Paşa'dan etkilenmiştir.
        30 Ağustos 1906'da binbaşı olan Enver Paşa Ekim 1907'de Rumeli'de Osmanlı İmparatorluğu'na isyan eden eşkiyaların takibine görevlendirildi, Enver Paşa'yı 1908'de Padişaha karşı dağa çıkmaya ve Hürriyetin ilanına sevk eden ruh ve staj hazırlığı bu eşkiya takibi vazifesi ile başlamıştır.
       Enver Paşa tarih sahnesine Genç Türkler ihtilâlinin bir yıldızı olarak 23 Temmuz 1908'de çıktı. Makedonya'dan Orta Asya'ya Enver Paşa adlı eserin birinci cildi 1908 İhtilalini hazırlayan şartları ve Enver Paşa'nın yükseliş öyküsünü anlatmaktadır. Bu ciltte;
-    Yeni Osmanlılar ve I'nci Meşrutiyet dönemi ile İmparatorluğun durumu,
-    1877-1878 Osmanlı-Rus Harbinin İmparatorluk üzerindeki etkileri,
-    II'nci Meşrutiyeti oluşturan koşullar,
-    Balkanlarda milliyetçilik hareketleri ve Osmanlı Avrupasındaki son durum,
-    Osmanlı subaylarının Makedonya'daki çete savaşları sonucunda kendi padişahlarına karşı politize olmaları ve teşkilatlanmaları,
-    İttihat ve Terakki Cemiyeti faaliyetleri anlatılmıştır.
Cildin eklerinde Enver Paşa'nın aile şeceresi ve II' nci Meşrutiyete ait Kanun-î Esasî bulunmaktadır.Ayrıca bu ciltte Osmanlı İmparatorluğunun ve Osmanlı Padişahlarının içinde bulundukları durum yazarın bazen belgelerle bazen de kişisel değerlendirilmeleriyle anlatılmaktadır.
Tüm dünya ileri giderken, teknolojik ve bilimsel gelişmelerden azami derecede faydalanırken II. Abdülhamit bunları göremeyecek kadar dar kalıplar içinde kalıyordu. Makineleşme, sanayileşme, üretim artık başarının ve birliğin en büyük sırrı ve ilacı iken II. Abdülhamit bütün gücünü ve ilgisini jurnalciliğe veriyordu. Kendisine olması imkansız aleyhte bir rejim veya değişim haberi geldiğinde oldukça bonkör davranıp,hazine borç batağında olmasına rağmen çil çil altınlar saçıp jurnalcileri devlet yönetiminde üst mevkilere getirmektedir.
    Başında bulunduğu birimin hakkaniyetle çalışmasını sağlayan,görevini dürüst,namuslu bir şekilde yapanlar, oluşturulan bu sahte duvarları aşamamakta,kıt kanaat yoksulluk içinde yaşamakta ve hatta canını vatan savunması için feda edenler dahi maaşlarını ve haklarını alamamaktadır.
    Kitap,gazete okumayan,kendi amcasını bile 27 yıl boyunca hiç görmeyen,kendisini lüks ve şatafatlı hayata alıştıran, muhteşem yemeklerle kutlamalar yapan, çok büyük ve güzel bir kütüphane kurdurmasına rağmen sadece polisiye romanlar okutup dinleyen bir padişah, Yeniliğe kapalı, geleceği göremeyen, etrafında olup bitenleri şiddetle her şeyi bastırabileceğini zanneden, 13 - 15 yaşındaki çocuklara yarbaylık, albaylık rütbesi veren haksızlıklarla dolu bir terfi düzmecesi, Eşkıyalık almış başını gitmiş eline birkaç silah alıp etrafına 3-5 çapulcu toplayanların köy basıp yağma yaptıkları yanlarına kar kalması, Dürüst ve namuslu insanların sürgüne gönderildiği, yazarların, şairlerin, aydınların, düşünürlerin kendi yurtlarından evlerinden edilerek, sürgün ve perişanlıklarla dolu bir yaşama mahkum olmaları,  Gemileri tersanelerde çürümeye bırakılmış, askerleri arasında başı bozukluk diz boyu olmuş, disiplin yerini adam kayırmaya ve yalakalığa bırakmış, teçhizatı, giyimi, kuşamı ve silahı yenilenmemiş kısacası ordusu uyutulmuş bir imparatorluk,  Dünyanın diğer tarafında ise millet olma, kendi kendini yönetme, bağımsız bir toprak elde etme mücadelesi veren, milliyetçi ruhu kabarmış insanlar artık sahnededir.
    Bu kadar çok olumsuzluğun,çürümüşlüğün, yozlaşmışlığın, cehaletin, kendi kendini kandırmışlığın, yönetim kadrolarının ihanet yarışının yaşandığı bir devlet, krallık veya imparatorluk tabi ki ayakta kalamazdı. Ya yok olup tarih sayfalarına karışacaktı veyahut ta vatanperver Enver Paşa gibiler ilk siyasi oluşumlar ve iyiye doğru değişim için dağlara çıkıp Kanunu Esasi’yi Bab-ı Âli'ye zorla da olsa kabul ettirecektir.
       MAKEDONYA'DAN ORTA ASYA'YA ENVER PAŞA - II :
        Enver Paşa II'nci Meşrutiyet ile birlikte bir yıldız gibi parlar, II' nci Meşrutiyet İmparatorluğun sonunu hazırlayan şartlar bakımından kritik bir devredir. 1908-1914 arasındaki 6 yıllık bu devrede Enver Paşa'yı ümitleri, yenilgileri ve zafer çabalarıyla izlemek mümkündür.
       1908'in Hürriyet kahramanı Enver Bey bu kısa devrede Enver Paşa olur ve artık İmparatorluğun tek söz sahibidir. Genç, inançlı, muhteris, hem kaderci hem de kaderini yaratan adam olarak tarih sahnesindedir. Bir küçük evde doğmuştur, bir sarayda yerini alır. Girdiği sarayın kapısında bir gün Padişah olacağına dair inançları vardır, Sarayla olan ilişkilerini artırmak ve hanedana girmek maksadıyla Sultan Abdülmecid'in torunu Naciye Sultan ile evlenir.
        Makedonya'dan Orta Asya'ya Enver Paşa adlı eserin II'nci cildi 1908-1914 devresinde Osmanlı İmparatorluğunda yaşanan olayların incelenmesine tahsis edilmiştir. Bu ciltte;
-    -1908 İhtilâlini hazırlayan olaylar ve ihtilâlin yapısı,
-     İttihat ve Terakki Partisi ve İmparatorluğun kaderi üzerindeki, etkisi,
-     31 Mart olayı,
-     Padişah II'nci Abdülhamit'in sonu,
-    1911 Trablusgarp Savaşı ve İmparatorluğun çözülüşü,
-    Balkan Harbi mağlubiyetinin nedenleri ve Enver Paşa'nın bu yenilgiden sonra İmparatorlukta tek otorite haline gelmesi,
-    Türk Milliyetçilik akımının kuvvetlenmesi,
-    Osmanlı İmparatorluğunun I'nci Dünya Harbi'ne giriş neden ve koşulları detayları ile anlatılmaktadır.
    Eser,Enver Paşa konusu etrafında bir devrin hikayesidir.Ve bu devir,Enver Paşa daha dünyaya gözlerini açmadan önce başlar.  
    Enver Paşa, İkinci Meşrutiyet dönemi ile birlikte bir yıldız gibi parlar. Ama İkinci Meşrutiyet, Birinci Meşrutiyetin devamı niteliğindedir. Birinci meşrutiyet yakın tarihimizde adına Genç Osmanlılar harekatı denilen bir akıma bağlıdır. Bu hareketin kökleri 1860’lara kadar uzanmaktadır. Oysa Enver Paşanın doğum tarihi 1880 dır.
    Enver  Paşa, genç, inançlı, muhteris daha doğrusu hem kaderci hem de kaderini yaratan bir yapıya sahiptir. Mütevekkil, başa geleceği önceden yazılmış alın yazısının kaçınılmaz hükmü olarak kabul eden bir insandır.
    Fanatik, yani mutaassıp bir dindar değilse de kaderini daima hükmedeceğine inandığı Tanrıya bütün hayatı boyunca inanır. İçten gelen bir samimiyetle bağlanır. Bu teslimiyet onda yalnız mistik bir ruh hali olarak kalmaz. Bütün yaşantısına hükmettiğine inandığı Tanrıya kulluğu ile de inananı gösterir. Hele hayatının buhranlı günlerinde dua ve ibadet onda Tanrıya ruhtan gelen bir kendini veriştir.
    Enver Paşa konuşan adam da değildir. Zaman zaman şu  veya bu vesile ile ağzından dökülecek sözler Harbiye Nazırı Başkumandan vekili olduğu zaman makam odasında veya askeri karargahlarda verdiği emirler gibi kısa ve  kesindir. Çok defa tek veya birkaç kelimeden ibarettir. Fakat hatıra yazılarında ve elde bulunan mektuplarında Enver Paşa  iç alemi yaşayan bir duygu adamıdır.
    1908-1914 arası Osmanlı imparatorluğunda önemli bir adaptasyon dönemidir. Bir sonun başlangıcı olarak kabul edilmektedir. 1908’in Hürriyet Kahramanı Binbaşı Enver Bey işte bu kısa devrede Enver Paşa İmparatorluğun tek sahibi olur. Bahtının açık olduğuna ve bahtının kendini belki de bir tahta çıkaracağına inanır. Bir küçük evde dünyaya gelmiştir. Daha sonraki sarayın kapısında bir gün bir padişahlığın tahtına oturmak için çıkacağına dair gizemli inanışları vardır. Ama o, seçtiği yolun basamak taşlarını, adım adım dizdiği, yerleştirdiği kanısındadır.
    Ne var ki bir imparatorluğun sonunun bütün hazırlayıcı şartları da bu devrede, taş taş üstüne konularak işlenir. Enver Paşa iki uç arasındadır. Ümitleri hayalleriyle büyük yenilgi arasında daima cesur, daima dinamik kendi tahliliyle boğuşur. Ve son ne yazık ki İmparatorluğun sonu da olur.
    1908’ den sonra artık, kendini tamamen terazinin gözüne atan bir adamdır. Kendini bütünüyle bir mücadeleye veren bu insan, son nefesini gene bir mücadele sahnesinde tamamlar.
    1908 ihtilali ile meşrutiyete dönüş, aynı zamanda Mithat Paşa’ya ve onun hatırasına dönüş gibi olmuştur. Çünkü 1908 Meşrutiyetinin hukuki temeli, 1876 Kanuni Esasisi idi. Bu Kanuni Esasi ise kanunlaşmadan önce tadiller görmekle  beraber, Mithat Paşa’nın eseriydi. Ama vaktiyle hem bu kanunu kaldıran, hem onun emrini veren padişah, yine tahtında kalıyordu ve padişahın adamları, gene aynı kadroyla hükümetteydiler.
    1876 Kanun-i Esasi'nin temeli, Avrupa'da 1848 ihtilallerinin yönetici fikirlerin, bunlarda 1789 Fransız ihtilallerinin temel prensiplerine dayanıyordu. Nitekim 10 Temmuz 1908’ de Makedonya şehirlerinde meşrutiyetin fiilen ilanından sonra padişah 10/11 Temmuz 1908 gecesi Meşrutiyetin iadesi zorunda kaldıktan sonra ve 11 Temmuz günü Sadrazam Sait Paşa imzasıyla vilayetlere bu yolda tebliğler yapıldıktan sonra, İkinci Abdülhamit Sadrazamına ilgi çekici bir ferman daha gönderir. Bu ferman 20 Temmuz 1324 (1908) tarihini taşır:
    Böyle bir fermana lüzum vardır.Çünkü Padişahın tutumuna pek inanılmamaktadır. Hava öylesine değişik bir yapıya bürünür ki büyük bir halk kalabalığı 15 Temmuz 1908 de Şeyhülislam kapısına yürür. Halk, meşrutiyet hakkında ve o zaman devletin en yüksek dini makamı sayılan Şeyhülislamdan da teminat almak ister. Bu vaziyeti önceden sezen veya vaktinde davranan Şeyhülislam hazırlıklı  bulunur. Daha önce padişaha varmış ve ondan kutsal kitap olan Kuran’a el basarak, Kanun-i Esasi'ye sadakat yemini almıştır. Buna göredir ki binlerce kişilik kalabalık Şeyhülislam kapısı ve bahçesini doldurunca dönemin Şeyhülislamı Mehmet Cemalettin Efendi göz alıcı kıyafeti ve heybetli hareketleri ile halkın karşısına çıkar. Halka Sultan II nci Abdülhamit’in kendi önünde Kuran’a el basarak Kanun-u Esasiye ve meşrutiyete sadık kalacağına yemin ettiğini ilan eder.
    Sahne etkileyicidir. Olay, geleneklerimiz bakımından son derece önemli bir durumdur. Padişah en büyük din adamını şahitliği ve dinin dönülmez ahdi olan yeminle yeni rejime başlamış olur.
    Padişah Abdülhamit, birinci meşrutiyet ilan olunurken de hem de daha saltanata getirilmeden önce, meşrutiyete sadık kalacağına dair Mithat Paşaya yemin vermiştir. Bunu bir tarafa bıraksak bile, tahta geçtikten sonra umumi meclis yani Mebussan-Ayan müşterek toplantısı açılırken meclisin önünde, Meşrutiyete sadakat yemini tekrarlamıştır. Ama sonraki gelişmeler yine her seferinde olduğu gibi olumsuzlukla sonuçlanmıştır.
    20 Temmuz 1908 tarihli bu ferman yalnız Kanun-i Esasi'nin yürürlüğünü ve hükümlerini yeniden kabul etmekle kalmaz. Aynı zamanda Meşrutiyetin ve Kanun-i Esasi'nin sağladığı ve hepsi de Fransız ihtilali ile 1848 ihtilallerinin temel fikirlerine dayanarak bazı prensipleri de teyit eder.
    Bu ferman; Osmanlının hangi dil ve mezhepten olursa olsun Hürriyet hakkı en başta gelir, ırk din ve cinsleri ne olursa olsun bütün Osmanlıların aynı eşit vatandaşlık hakları içinde muamele görerek mutluluğa erişilmeleri lüzumunda ve benzeri genel şartlardan bahseder. İnsan hakları beyannamesine göre de hür doğmak ve hür ölmek insanın en doğal hakkıdır. Hiç kimsenin kanun hükmü dışında cezalandırılamayacağı bildirilir.
    Mücadeleyle geçen bu altı yıllık süreçte yönetimin yanlış kararları doğrultusunda Osmanlı imparatorluğu çok zorlu dönemler geçirmiştir. Bu hareketli dönemde Enver Paşa adeta bir aydınlatıcı rolü üstlenmiştir. Onun olaylar karşısındaki yaklaşımı,sonuca ulaşırken izlediği akılcı yaklaşım kendi mahiyetinde buluna kişilerle olan ilişkileri Osmanlı devleti için önemli bir şahsiyet olarak ortaya çıkmasında etkili olmuştur
MAKEDONYA'DAN ORTA ASYA'YA ENVER PAŞA - III;
      Osmanlı İmparatorluğu yorgundur. Trablusgarp ve Balkan Harbi yenilgileri, iç çekişmeler imparatorluğu tüketmiş ve tarihi ömrünü tamamlamak üzeredir. Bu koşullar altında bu devlet aslında I'nci Dünya Harbine girdiği gün yenilmişti, yani Enver Paşa daha baştan kaybedilmiş bir harbe girmiştir. Ancak genç, ihtiraslı hayallerine sınır tanımayan bu adam çarkların kendisi için çalıştığına inanmaktadır; bu inancı da kendisi gibi genç ve yenilgi kabul etmeyen bir komutanlar kadrosuna sahip olmasından kaynaklanmaktadır.
Savaş, Osmanlı Devleti'nin devamı, Osmanlı ülkesinin korunması hatta kaybedilmiş Osmanlı topraklarının geri alınması için yapılır ama devlet Türk devleti değil Osmanlı devletidir, içinde pek çok etnik unsurları barındırmaktadır. Bunlardan Araplar ve Ermeniler hem harp içinde hem de mütareke döneminde Osmanlı devletinin başına büyük problemler açacaktır.
       Birinci Dünya Harbi kaybedildikten ve 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra; Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa ile birlikte 8/9 Kasım 1918 gecesi bir Alman denizaltısıyla İstanbul'dan Karadeniz'e açılır ve Kırım kıyılarında Sivastopol yakınlarında Evpatorya'ya giderek ülkeyi terk eder. Enver Paşa bu tarihte 38 yaşındaydı ve barıştan sonra ülkeye dönerek etkili bir şahıs olarak kaldığı yerden devam etmeyi düşlemektedir. Bu dönemde kendisine koyduğu hedef Kafkaslar ve Orta Asya'da yaşayan Türkleri teşkilatlandırmak ve Turan ülküsünü hayata geçirmektir. Her ne kadar bazı Özbek, Tacik ve Türkmen Beyleri ona ''Hakanların hakanı, Padişahların en büyüğü'' dese de ülkesine bir daha hiç dönemeyecektir ve Himalayanın Pamir Dağları eteğinde, Balcıvan'ın Çeğen mevkiinde Bolşevikler tarafından 4 Ağustos 1922'de şehit edilecektir. Makedonya dağlarında hürriyet kahramanı Enver Bey'le açılan bu devre Pamir eteklerinde sona ermiştir, mezarı Abıderya köyündedir.
Bu ciltte;
- Birinci Dünya Savaşında İmparatorluk cephelerinin durumu,
- Sarıkamış Harekatı ve Çanakkale Savaşları,
- Çanakkale'de Mustafa Kemal'in yükselişi ve Enver Paşa ile olan ilişkileri,
- Mustafa Kemal'in 20 Eylül 1917'de Halep'ten Enver ve Talat Paşa'ya gönderdiği mektup,
- Osmanlı ordusunun durumu,
- Rusya'daki ihtilâlin etkileri ve müttefikimiz Almanya'nın tavrı,
- Kafkas İslam Ordusu ve Kafkasya Harekâtı,
- Ermeni Meselesi,
- Enver Paşa ve arkadaşlarının ülkeyi terk edişi,
- Enver Paşa'nın ülkeye dönüş çabaları, TBMM ve Mustafa Kemal'in hareket tarzı,
- Enver Paşa'nın ölümü anlatılmaktadır.

26 Mart 2012 Pazartesi

Bir Darbenin Anatomisi, Yılmaz Öztuna

Bir Darbenin Anatomisi, Yılmaz Öztuna, Ötüken Neşriyat, 1990, İstanbul   
1876 Askeri Darbesi, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve ölümü...

    Kitabın birinci bölümünde; 1876 Türkiyesi tasvir edilmiş, 1074’ten 1875 yılına kadar hızlı bir geçiş yapılmış ve ardından eylemi gerçekleştiren kişiler detaylı bir şekilde tanıtılmıştır. Bu bölümde sultan İkinci Mahmud için Kanuni Sultan Süleyman’dan beri gelen padişahların en büyüğü olarak bahsedilmektedir. Ali Paşa’nın 1871 yılında öldükten sonra “kaht-ı rical” (devlet adamı kıtlığı) oluştuğu belirtilmektedir. Eylemin en önemli kişisi olan Hüseyin Avni Paşa ilk olarak anlatılmıştır.
    Kitapta anlatıldığı şekli ile Hüseyin Avni Paşa Fuad Paşa’nın himayesindedir. Hüseyin Avni Paşa Birinci Ordu Komutanı iken bir cuma selamlığında Sultan Abdülaziz’in eşlerinden birine sözle sarkıntılık etmiştir. Bu olayın neticesinde Hüseyin Avni Paşa görevden alınmış, 14 ay hiçbir görev almamış, fakat maaşını almıştır. Bu suçuna rağmen yükselmeye devam etmiş ve sonunda Serasker olmuştur. Serasker görevinde iken padişahın çok yüksek rütbeli cariyelerinden biri veya ikisiyle münasebette olduğu ortaya çıkmış, bunun üzerine rütbesi ve nişanları alınıp Isparta’ya sürülmüştür.
Fakat 15 Şubat 1873’de rütbesi ve nişanları iade edilmiş ve ikinci defa serasker olmuştur. 1874’de de sadrazamlığa getirilmiştir. Yerine geldiği sadrazam Şirvani-zade Rüşdü Paşa’yı önce Hicaz valiliğine getirerek İstanbul’dan uzaklaştırmış sonrasında Taif’de zehirleterek öldürtmüştür. Hasta olduğunu ileri sürerek tedavi için Avrupa’ya gitmiş, Londra’da İngiltere nazırları ile Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesini görüşmüş ve İngiltere’nin olurunu aldıktan sonra Avrupa’dan dönmüştür.
    Midhat Paşa eylemin ikinci şahsıdır. Midhat Paşa’nın şöhreti bugünkü Bulgaristan’dan daha büyük olan Tuna valiliği görevinde iken yaptığı harika işlerle bütün Avrupa’ya yayılmıştır. Midhat Paşa Ali Paşa’nın himayesindedir. Sadrazamlığı sırasında yolsuzluk yapmış ve padişaha açığı olan bütçede gelir fazlası olduğu yalanını söylemiştir. Bunun üzerine görevinden azledilmiştir. Yeni Osmanlılar’ın çok sevdiği padişahın yeğeni Veliahd Murad tarafından desteklenen Midhat Paşa İngiltere’deki parlamento idaresini Osmanlı Devleti’nde uygulandığı an Osmanlı’nın İngiltere kadar bayındır olacağına inanmaktadır. Hüseyin Avni Paşa’ya göre Midhat Paşa muhteris, akılsız ve gerçekleri anlamakta yeteneksiz bir insandır.
    Mütercim Rüşdü Paşa eylemin üçüncü kişisidir. Arabca, farsca ve çok iyi derecede fransızca bilmektedir. Sultan Mahmud’un kurduğu yeni askeri okullar için kitaplar ve tüzükler tercüme ederek padişahın takdirini kazanmıştır ve “Mütercim” diye anılmaya başlamıştır. Mütercim Mehmed Rüşdü Paşa batı kültürüne sahip, son derece zeki ve kurnaz bir politikacıdır. Aynı zamanda aksi mizaçta, korkak ve mesuliyet yüklenmekte son derece ürkek bir insandır. Entrikacı, yalancı ve menfaatlerine düşkündür.
    Hasan Hayrullah Efendi eylemin dördüncü ve sonuncu büyük şahsiyetidir. Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi menfaatlerine son derece düşkün bir yobazdır. Sesinin güzelliği sayesinde aklından bile geçiremiyeceği mertebelere yükselmiştir. Şeyhülislamlık görevini layıkıyla yerine getiremediği için bu görevde sadece 38 gün kalabilmiştir. Mütercim Rüşdü Paşa sadrazam olunca O’nun teklifiyle tekrar şeyhülislam olmuştur. Sarayda Şerrullah = Allah’ın Şerri olarak anılmaktadır.
    Eylemi tek başına Hüseyin Avni Paşa planlamıştır. Eylemin diğer kişileri eyleme bir hafta kala plandan haberleri olmuştur.
    Kitabın ikinci bölümünde, eylemin nasıl gerçekleştiği anlatılmaktadır. Eylemi gerçekleştirmek için Hüseyin Avni Paşa Süleyman Paşa’yı kullanmıştır. Eylemde Türkçe bilmeyen birkaç bölük arab asıllı asker ve er kıyafeti giydirilmiş 300 Harbiyeli kullanılmıştır. Mekteb-i Harbiye-i Şahane Komutanı Süleyman Paşa askerlere ve Harbiyelilere padişaha suikasd yapılmak üzere bulunulduğu, bu suikasdin önlenmesi için sarayın içinden dışarıya ve dışardan saraya kuş uçurtulmaması gerektiğini söylemiştir. Gerçekte olayı sadece 63 kişi bilmektedir. Eylemin gerçekleştiği sabah Sultan Abdüllaziz’in eline birkaç defa kurtulma şansı geçmiş, fakat basireti bağlanmış gibi bu şansların hiçbirisini değerlendirememiştir. Ayrıca eylemden birkaç gün önce Sultan Abdülaziz önce büyük oğlu Şehzade Yusuf İzzettin Efendi sonrada validesi tarafından uyarılmış, fakat oğlunun ve annesinin söylediklerini Sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın vesveleri olarak değerlendirmiştir.
    Padişahın tahttan indirilmesi için padişahın delirmiş veya dinden sapmış yada vatana hiyanet suçunu işlemiş olması gerekmektedir. Midhat Paşa tarafından halkın ve ordunun eylem sonrası isyan etmemeleri için bu ithamları içeren bir fetva kaleme alınmış, fakat kimse bu ithamlara inanmamıştır.
    Eylemden bir gün sonra 63 kişilik cunta ekibinin bütün yalan ve uydurmalarına rağmen herkes olayın içyüzünü öğrenmiştir. Herkes Sultan Aziz’in ihtiyatsizlik ettiğinde hemfikirdir. Eğer eylem bir gün daha geciktirilseydi, Hüseyin Avni Paşa seraskerlik görevinden azledilip yerine eski serasker Müşir Derviş Paşa getirilecektir.
    Sultan Abdülaziz hal’inden sonra, kendisi gibi Türkiye’nin yükselmesi için büyük çaba harcayanların yabancı güçler tarafından Türk devlet adamlarına para dağıtılarak felakete uğratıldıklarını açıkça ima etmiştir.
    Eylemin ardından Sultan Abdülaziz’in servetinin tesbiti için bir komisyon kurulmuştur. Bu komisyon Sultan Abdülaziz’in ilk gün çalınan yüzbinlerce altın değerindeki mücevherler hariç olmak üzere 8.285.000 altın serveti olduğunu tespit etmiştir. Bu hazinenin içerisinde Sultan’ın annesinin, eşlerinin, kızlarının ve oğullarının nakti paraları da olmasına rağmen bütün para Sultan’ın olarak kabul edilip bu servete milletindir denilerek el konulmuştur.   
    Sultan Abdülaziz’den sonra tahta Beşinci Murad geçmiştir. Beşinci Murad babasından ve amcasından da müsrif bir insandır. Padişah olduğunda borçlarının seviyesi bir milyon aziz altına ulaşmıştır. Bu borçların çoğunluğunu Yeni Osmanlılar cemiyetine verdiği paralar teşkil etmektedir.
    Sultan Abdülaziz eylemin beşinci gününde, Ortaköy’de ikamet ettirildiği yerde öldürülmüş ve Hüseyin Avni Paşa tarafından intihar süsü verilmiş ve yine aynı kişinin taraftarı olan doktorlar tarafından intihar ettiğine dair bir rapor hazırlanmıştır.
    Eylemden tam oniki gün sonra Sultan Beşinci Murad akli dengesini tamamen kaybetmiş ve eylemin 93’üncü gününde Sultan II. Abdülhamid padişah olmuştur.
    Kitabın üçüncü bölümünü yazar KARŞI EYLEM olarak adlandırmıştır.
    Eylemin onbeşinci günü, yani Sultan Abdülaziz’in ölümünden on gün sonra, Sultan Abdülaziz’in kayınbiraderi, Neş’erek Kadın-Efendi’nin kardeşi Çerkes Hasan, Hüseyin Avni Paşa’yı, Ahmed Paşa’yı ve Midhad Paşa’yı öldürmek için bu kişilerin de bulunduğu bir toplantıyı basmış, ancak bu üç kişiden sadece Hüseyin Avni Paşa’yı öldürebilmiştir.
    Sultan Murad Çerkes Hasan olayını duyduktan sonra tamamen akli dengesini kaybetmiştir. Sultan Murad’ın hastalığı artık halktan gizlenemiyecek seviyeye gelmiştir. Bu durum karşısında veliahd Abdülhamid Midhat Paşa’yı ve Rüşdü Paşa’yı Maslak köşküne davet edip, hastalığı ciddi olan ağabeyi Sultan Murad’ın tahttan indirilip kendisinin saltanatı devralması konusunda ikna etmeye çalışmıştır. Bunun üzerine hemen kabine toplanıp bu yönde karar alınmıştır. Sultan Beşinci Murad saltanatının 93’üncü gününde tahttan indirilerek yerine kardeşi Sultan II. Abdülhamid getirilmiştir.
    Sultan II’nci Abdülhamid, Midhat Paşa’nın hazırladığı anayasayı 23 Aralaık 1876 günü top atışları ile ilan etmiştir. Bu şekilde Birinci Meşrutiyet ilan edilmiştir. Midhat Paşa bu anayasa ile büyük devletleri şiddetle etkiliyeceğine ve Balkanlar’da hristiyanlar lehinde reform istemekten vazgeçireceğine inanmaktadır. 
    Sultan Abdülhamid, siyasetinden ve karakterinden hoşlanmadığı Midhat Paşa’yı bir Avrupa gezisinde iken görevinden almış ve yerine eski fransızca öğretmeni İbrahim Edhem Paşa’yı getirmiştir. 19 Mart 1877’de de Meclis-i Mebusan’ı açmıştır. Midhat Paşa meclisin açıldığını Avrupa’dan duymuştur. Bu olaydan kısa bir süre sonra da meşhur 93 Harbi başlamıştır.
    93 Harbi Türkiye için çok vahim sonuçları olmuş ve arkasından Sultan Abdülhamid 13 Şubat 1878’de meclisi süresiz olarak kapatmıştır. Böylelikle Birinci Meşrutiyet fiilen sona ermiş ve “Devr-i İstibdad” olarak tarihe geçen Sultan II’nci Abdülhamid’in 30,5 yıllık şahsi idare dönemi başlamıştır. Yazar meclisin kapatılmasını II’inci Abdülhamid’in büyük hizmetlerinden biri olarak değerlendirmektedir.
    1876 askeri darbesi olmasaydı, yani Sultan Abdülaziz tahttan indirilmeseydi, çok ağır sonuçları olan 93 Harbi’nin olmayacağı belirtilmektedir. Bundan dolayı yazar  özellikle Hüseyin Avni Paşa ve Midhat Paşa başta olmak üzere bütün cunta ekibine adeta kin kusmuştur. Ayrıca 1876 eyleminden cesaret alan, eski Yeni Osmanlılar’dan gazeteci Ali Suavi Efendi 93 Harbinden yararlanmak istemiş ve tekrar Sultan V’inci Murad’ı tahta çıkarmak istemiş ve buna teşebbüs etmiş, fakat başaramamıştır. Bu olayın neticesinde Sultan II’nci Abdülhamid’in şahsına bağlı gizli bir emniyet teşkilatı kurması ile bu teşkilatın hafiye denen meşhur ajanları ortalığı istila etmiş ve basın hürriyeti kalmamıştır. Ali Suavi olayının arkasında, Sultan II’nci Abdülhamid, sadrazam Sadık Paşa ve eniştesi Serasker Damad Mahmud Celaleddin Paşa ve birkaç şairin olduğunu, bunların arkasında da İngiltere’nin olduğunu beyan etmiştir.
    İkinci Meşrutiyet’in ilanından daha bir yıl geçmeden, Sultan Abdülhamid’i 31 Mart asilerinin ellerinden kurtaracağını ilan ederek Selanik’ten çıkan “Harekat Ordusu” adı verilen ve içinde Türkler’in azınlıkta olduğu birliğin başında Mahmud Şevket Paşa bulunmaktaydı. Yazara göre bu olayla 550 yıllık Türk yurdu Rumeli’nin kaybı ve Türk sınırının Adriyetik’ten Meriç’e çekilmesine netice veren olaylar silsilesinin baş halkasını oluşturan Mahmud Şevket Paşa, Hüseyin Avni Paşa’nın Dolmabahçe Sarayı’nı yağmaladığı gibi Yıldız Sarayı’nı yağmalamıştır.
    Kitabın dördüncü bölümü yargı bölümüdür. Bu bölümde Sultan II’nci Abdülhamid’in kurdurttuğu Yıldız mahkemesi süreci çok detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Ayrıca 1876 Darbesi, Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve ölümü ile ilgili sanıkların ve şahitlerin sorgularına, bu kişiler hakkındaki diğer kişilerin yorumlarına yine bu bölümde yer verilmiştir.
    Yıldız Mahkemesinde toplam 11 sanık yargılanmıştır. Bunlar: eski Sadrazam Midhat Paşa, eski nazırlardan Damad Mahmud Celaleddin Paşa ve Müşir Damad Nuri Paşa, eski ikinci mabeynci Fahri Bey ve Seyyid Bey, Albay İzzet Bey, Binbaşı Namık Paşa-zade Ali Bey, Binbaşı Gürcü Necib Bey, Pehlivan Mustafa Çavuş, Pehlivan Cezayirli Mustafa, Pehlivan Hacı Mehmed’tir. Üç gün süren mahkeme sonucunda yukarıda isimleri olan kişilerden sadece Midhat Paşa idama, diğerleri ise 10’ar sene hapse mahkum edilmişlerdir.
    Midhat Paşa temyiz mahkemesine başvurmuş, temyiz mahkemesi ilk mahkemenin verdiği kararı doğru bulmuş, ancak mecliste görüşülmesine karar vermiştir. Meclis de kararı doğru bulmuş fakat idam cezaları ile ilgili olarak padişaha af hakkı tanımıştır. Bunun üzerine Sultan II’nci Abdülhamid idam cezalarının hepsini müebbed hapse çevirmiştir. Bu suretle 9 idam hükümlüsünün ve Yıldız Mahkemesinde hüküm yememekle beraber aynı statüde olan Manisa’daki Rüşdü Paşa ile Medinede’ki Hayrullah Efendi’nin cezaları da müebbed hapse çevrilmiştir. Ama sonuçta Sultan Abdülaziz Vakası’na karışan herkes cezalandırılmıştır.
    Kitabın son bölümünde bir “Netice” kısmı yer almaktadır. Burada yazar 1876 Askeri Darbesi ve doğurduğu sonuçlar hakkında fikirlerini kısa ve toplu bir şekilde tekrar beyan etmiştir.

25 Mart 2012 Pazar

Moskova Hatıraları, Ali Fuat Cebesoy

Moskova Hatıraları, Ali Fuat Cebesoy, Vatan Yayınevi, 1955, İstanbul   
Ali Fuat Cebesoy’un Garp cephesi görevinden ayrıldıktan sonra Moskova Büyük Elçiliğine atanması ve bu görevi sırasında yazmış olduğu hatıralarından oluşmuştur.

Garp cephesi kumandanlığından 21 Kasım 1920 tarihinde ayrıldıktan sonra Moskova Büyük Elçiliğine tayin olan Ali Fuat Cebesoy, görev öncesi durumu ve görev sırasındaki hatıralarını kitabında toplamıştır. Hatıralarının yanı sıra o dönemde yaşanan önemli olayları değişik açılardan değerlendiren yazar kitabında önemli bilgileri bize aktarmıştır.
Kitabına Cenup Doğu Rusya’nın Anadolu’dan görünüşü ile başlayan yazar Kafkaslardaki genel durumu değerlendirmiştir. Bölgede İngilizlerin uyguladığı yanlış politikaları Kafkaslardaki anarşinin önüne geçememiştir. Bolşevikler ise, propaganda sayesine kısmen duruma hakim olmayı başarmıştır. Yazar bölge halklarına bağımsızlık vaadinde bulunan Bolşeviklerin aslında hiçbir Kafkas Devletlerinin istiklalini tanımak niyetinde olmadığını vurgulamaktadır.
Rus ihtilali Anadolu nasıl karşılandığı
hakkındaki değerlendirmesinde yazar; Bolşeviklerin milliyetçiliği hakkında kısa bilgi vermeyi müteakip İhtilalin Anadolu’dan görünüşü hakkında yorumunu şu şekilde yapmıştır: Şunu itiraf etmeliyiz ki o zaman Ankara resmi mehafili Sovyetlerin iç yüzüne tamamı ile vakıf değillerdi. Birinci Dünya savaşından sonra, Batı devletlerinin Türkiye aleyhindeki emperyalist siyasetleri ve Türkiye’yi parçalamak emelleri karşısında Türker, ister istemez Rusya ahvalini hoş görmeye çalışmışlar ve Bolşevikler ile hakiki dost olmaya çalışmışlardır.
Yazar 1Eylül 1920 yılında toplanan Bakü Şark Milletleri Kurultayı hakkındaki değerlendirmesinde; Kurultayın toplanma amacını Başkırt ve Türkistan hükümetlerinde iş başında bulunan Müslüman komünistlerden bazı mühim şahsiyetlerin, Şarkta komünizmin tatbik şeklini salim bir esasa bağlamak, daha doğrusu bu fırsattan istifade ederek kendi iç meselelerini ve şikâyetlerini sayıp dökmek olarak vurgulamıştır. Türkiye’nin de katıldığı kurultayın asıl amacının Şark milletlerine ve memleketlerine mahsus bir meslek kongresi olması gerekirken, Batı emperyalizmine ve kapitalizme karşı hazırlamak ve harekete geçirmek için toplanan hakiki bir ihtilal kongresi mahiyetine büründüğünde bahsetmektedir. Kurultayda; Türkiye’nin bazı sosyalist prensiplerin kabul edebileceği fakat içtimai inkılâpların ancak Türk vatandaşların isteği ve Türk kanunların müsaadesi nispetinde yapılabileceği konusu özellikle vurgulanmıştır. Kurultay Şarkı birleşmeye ve kapitalist İngilizlere karşı mücadeleye davet ile sona ermiştir.
Yazar Türk İştirakiyun Teşkilatı başlıklı bölümde teşkilat hakkında bilgi vermektedir. Teşkilat Birinci Dünya Savaşı esnasında Ruslara esir düşen ve Bolşevikliğin ilanı üzerine Rusya içerilerine dağılan bazı sivil ve zabit Türk esirleri tarafından Komünist Enternasyonal’in bir tertibi ile 1918 yılında kurulmuştur. Teşkilatın asıl amacı Türkiye’de bir komünist inkılâbı yapmak olduğunu belirten yazar, bu hareketin başında bulunan Mustafa Suphi’ yi şöhret ve ihtiras peşinde koşan zeki, kurnaz ve azim sahibi bir şahsiyet olarak tanımlamıştır.
Sovyetler ile resmi temas ve münasebetlerin başlaması bölümünde 23 Nisan 1920 yılında TBMM’nin açılmasını müteakip bir heyetin Moskova’ya gönderilmesinden bahsetmektedir. Rus Sovyet hükümetinin muhtelif yollardan Türkiye ile temas aramaları, hatta Anadolu inkılabı ile ilgileri bulunmayan kimselerin Ankara nam ve hesabına müzakere girişmeleri üzerine, bu temasları yalnız bir kanala toplamak, resmi ve salahiyetli şahsiyetlerle müzakerelerin yapılması ve mümkün olan müsait şartlara bir anlaşmaya varılması maksadı ile Moskova’ya bir heyet gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Ankara Hükümeti bu suretle ilk defa olarak Bolşevikler ile siyasi ilişkiye girmiş oluyordu. Heyetin asıl vazifesi Sovyet Rusya ile bir dostluk antlaşması imzalamak ve ihtiyaç olan para bir nevi harp malzemesi yardımını temini etmekti. Hariciye vekili Bekir Sami Beyin başkanlığında Moskova’ya giden Türk Heyeti, Temmuz ve Ağustos aylarında bir dostluk antlaşması esasları hazırlanmış ve sonuna getirmişken Rus heyeti başkanı Sabani’in tam maddelerin parafesi sırasında vazifesinden alınarak uzak bir yere gönderilmiştir. Bunun üzerine Bekir Sami Bey, Hariciye Komiseri Çiçerin’den bir görüşme talebinde bulunur. Görüşmeler sırasında Çiçerin o güne kadar Şark hudutlarımız hakkında hiçbir değerlendirme ileri sürmediği halde birden bire Van ve Bitlis vilayetlerimizden Ermenistan’a toprak terk edilmesini ister ve ancak antlaşmanın ondan sonra imzalanacağını ileri sürer. Bekir Sami Bey kanaat verici ve delilere dayalı cevaplar vermeye çalışsa da Çiçerin’i ikna edemez.
Yazar, Moskova giderken başlıklı bölümde yolculuğu sırasında geçtiği illerden ve buralarda yaptığı görüşmelerden bahsetmektedir. Sivas iline geldiğinde, Sivas Kongresi sırasında yaşanan gelişmelerden kısaca bahsetmekte ve Mustafa Kemal hakkında övgüyle bahsetmektedir. Kars’ta Kazım Karabekir Paşa ve halk tarafından coşkulu ile karşılandığından bahsetmektedir. Kars ta bulunduğu sırada Rus Ankara mümessili ile görüşme yapan yazar, Rusya’daki havanın değiştiğini ve Türkiye ile ilgili meselelere daha ehemmiyet verildiği yolunda bilgiler edinmiştir. Kars’dan sonra Tiflis’e geçen yazar burada Gürcistan hakkındaki değerlendirmesinde; İngiliz emperyalizminin himaye eder gibi göründüğü Gürcistan’ı bir taraftan yemlik olarak Rusların önüne attığından bahsetmektedir. Tiflis’ten Bakû’ye geçen yazar Bakü ile ilgili gözlemlerinde; Her şeyin devletleştirildiğini, serbest hayatın kaldırıldığını, yaşayışın devlet programına ve usullerine göre tanzim edildiğinden bahsetmektedir. Bakü’de Halkın ihtiyaçlarını karşılamak zorlandığı ve durumun hiç de iç açıcı olmadığını anlatmaktadır.
Yazar Moskova’daki görevine başlamasından kısa süre sonra Rus Hükümeti ile müzakerelere başlamıştır. Türk tarafı askeri malzeme yardımı yanın da; Rusların yapacakları yardımın gizli tutulması, Misak-ı Millinin tanınması, Boğazlar meselesi, Çarlık Rusya’sı ile yapılan antlaşmaların ilgası ve Batum şehri konularındaki taleplerini Ruslara bildir. Sovyet Hükümetinin amacı ise Türkiye, Polonya, Orta Avrupa ve Balkan milletlerinin varlığını ve istiklalini tanıyarak, onlara dost ve yardımcı görünerek Batılı ülkelerden daha yakın olduğunu göstermekti. Moskova Anlaşması 16 Mart 1921 yılında imzalanır. Ayrıca 1 Mart 1921’de Afganistan ile bir dostluk antlaşması imzalanır.
Yazar aynı dönemde Rusya’da bulunan Enver Paşa ve arkadaşları ile temasa geçmiştir. Yazar Enver Paşanın amacının; İslam âlemindeki ve Şark milletleri nezdindeki şöhretlerine ve Alman askeri ricalinden bazılarının dostluğuna güvenerek, o tarihte dünyaya hakim olmak isteyen İngiliz emperyalizmine karşı Ruslardan istifade ederek bir savaş açmak olarak değerlendirmiştir. Ancak bunun hiçbir zaman gerçek olmayacak bir hayal olarak nitelendirmiştir. Sovyet Hükümetinin Enver Paşa ve arkadaşları ile ilgilenmesindeki amacını ise iki nedene bağlamaktadır. Bunlardan birincisi; İslam Alemi ve Doğu milletleri üzerindeki nüfuzlarından yararlanarak bu milletlere istiklal vaat ederek Orta Asya da ve Hindistan’da İngiliz emperyalizmi ile mücadeleyi temin etmek. Diğeri ise; Enver Paşa ve arkadaşlarının Türk ordusunun takviyesi maksadı ile Anadolu’ya Azerbaycan piyadeleri ile Kafkas süvarilerini götürmek, bunların arkasında Üçüncü Enternasyonale bağlı ve kendilerinin meydana getirdikleri Türk Komünist partisinin teşkilatını Anadolu’ya da sokmak, Ankara Hükümeti ile Enver Paşa taraftarları arasında çıkması muhtemel ihtilaflardan faydalanmak ve Anadolu’da da Kafkaslarda ve Ukrayna’da olduğu gibi bir Türk Şualar devleti kurmaktı.
Orta Doğu ve Müslüman milletler ile ilgili değerlendirmesinde bölge milletlerinin istiklal mücadeleleri ile Türkiye’nin istiklal mücadelesi arasında sıkı ve samimi ilişkiler bulunduğunu anlatmıştır. Doğu milletlerinin yalnız başlarına İngiliz emperyalizmi ile mücadele edemeyeceğini düşünen yazar, muhakkak suretle Türkiye ve Rusya’dan maddi ve manevi yardım görmeleri gerektiğini belirtmiştir. Bu durumu anlayan İngilizler ise; öncelikle Türkiye’yi ortadan kaldırmayı sonrada Rusya’ya sıkı bir abluka uygulamaya karar verdiğini belirtmiştir.
Yazar İkinci İnönü zaferinin Sovyet Rusya ve Batılı ülkeler üzerindeki etkisinden bahsetmiştir. Zafer, Batıda ve özelikle Rusya’da etkisi büyük olmuştur. Yunan ordusunun Anadolu’da uzun süre dayanamayacağı ve hatta boğazları bile savunamayacağı fikri kabul görmüştür. Fransa ile İngiltere arasında fikir ayrılığı oluşmuş ve Fransa cephesinde Yeni Türk devletini tanıma eğilimi başlamıştır. Ancak Rusya Türkiye’nin lehine olan bu siyasi gelişmelerden rahatsız olarak yapmaya başladığı askeri yardımı kesmiştir.
Rusya’daki tebaamız durumu hakkında bilgiler veren yazar Rus inkılâbının başından itibaren Türk, özellikle Müslüman olan tebaamız çeşitli nedenler ile menfaatlerini, Müslüman olmayanlar kadar koruyamamıştır. Bazılarının evlerine el konulmuş, ticaretle uğraşanların malları ve parları alınmış,  tüccarların ise alacakları verilmemiştir. Hatta alacakların miktarı Sovyetlerin Ankara Hükümetine yapmış olduğu nakdi yardımın yarısı olduğu değerlendirilmiştir.
Kütahya- Eskişehir muharebeleri sonrası durumu değerlendiren yazar Rusların ahde vefa göstermediklerini vurgulamıştır. Bu muharebeler sonucu ordumuz Sakarya’nın doğusuna çekilmek zorunda kalmıştır. Yunan başarısı üzerine Ankara’nın dağılıp dağılmayacağı konusunda şüphelenen Rusya, dağılması durumunda Anadolu milli idaresinin Enver Paşa ve arkadaşları ile yeniden kurulabilmesi için Enver Paşa ile anlaşarak onu Batum’a göndermiştir. Müslüman kuvvetlerle Enver Paşayı takviye edeceği vaadinde bulunmuştur. Sakarya muharebelerinin kazanılması Rusların planlarının suya düşmesine neden olmuştur. Sakarya zaferinden sonra Türkiye ile Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması Rusya’da ve İngilizlerde tepkilere neden olmuştur. Türkiye ise Batıdaki iki önemli düşmanın fikir ayrılığına düşmesinden oldukça memnundu.
Yazar kitabının son bölümünde ise elçiliğin Rus görevliler tarafından basılması ve Moskova’dan ayrılması konusundan bahsetmiştir. Elçiliğimiz Rus resmi görevlileri tarafından basılarak, belgelerine el konulmuş ve elçilik personeli Yüzbaşı Emin Bey rehin olarak alınmıştır. Yüzbaşı Emin Bey daha sonra serbest bırakılmış ancak belgeler geri alınamamıştır. Bu çirkin olay sonucunda Ali Fuat Cebesoy ve elçilik heyeti memlekete geri dönmek kararı almıştır.

Kurt Kanunu, Kemal Tahir

Kurt Kanunu, Kemal Tahir, İthaki Yayınları, 2005,İstanbul
 
Mustafa Kemal Atatürk’e yapılmak istenen İzmir süikastinin İttihatçilerin gözüyle romanı.

    Kemal Tahir’in roman serilerinden dördüncüsü olan olan Kurt Kanunu Cumhuriyet tarihindeki en karmaşık duyguları, yol ayrımında bulunan insanları, yapılmak istenen İzmir suikastine bir şekilde bulaşmış olan insanların İstiklal mahkemelerinden kaçma mücadelesini  anlatmaktadır.
    Roman İstanbul ve çevresinde geçmektedir. Genel olarak ittihatçilerin günlük ilişkilerini yaşayanların dilleri ve üsluplarıyla anlatmaktadır. Günümüz Türkçesinde kullanılmadığını değerlendirdiğim birçok ifade kitapta yer almaktadır.
    Kitap üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümün adı “Kanlı Tuzak”tır. Bu bölümün ana karakterleri İttihatçıların karanlık işlerini yapan  Abdülkerim Bey, Laz İsmail’in karısı Ballı Naciye, kadın pazarlayan Camgöz Halil, Rum garson Polibis, Baytar Mirala Rasim, Lazistan Mebusu Ziya Hurşit, “Küçük Efendi” diye de bahsi geçen Kara Kemal Bey, Sarı Efe  ve “Sarı Paşa” olarak adlandırılan Mustafa Kemal Atatürk. Romanın bu bölümünde ki ana karakter Abdülkerim Bey’dir. Uçkuruna epeyce düşkün olan Abdülkerim Bey, Kara Kemal Bey’e sadık birisidir. Kara Kemal Bey İttihatçı olmakla beraber Abdülkerim Bey’in Sarı Paşa’ya yapmayı tasarladıkları işlerden haberi yoktur. Ballı Naciye İttihatçılardan Laz İsmail’in karısıdır. Her konuda çok maharetlidir. Erkeklerin başlarını döndüren cinsten fettanlığı vardır. İstanbul Polis Teşkilatı bir takım ihbarlar üzerine bazı yerleri gözetlemeye başlar. Bu arada Lazistan Mebusu Ziya Hürşit ve adamları “Gülcemal” isimli vapurla İzmir’e gitmektedirler. Olayları kısmen sezinleyen Abdülkerim Bey Kara Kemal Bey’i uyarır ve kaçmaya ikna eder.
    İkinci bölümün adı “Sürek Avı”dır. Bu bölümde birinci bölüme ilave olarak romanda geçen karakterler Gurbet Hala, Kara Kemal Bey’in sağ kolu Hasip, haber kaynakları Niyazi, kömür yakıcısının karısı Hayriye, Derviş Kahya,  Hacı Yunus Efendi, Sarı Çavuş’tur. Bu bölümde romanın gidişatından suikastın başarısız olduğu 11 kişinin tutuklandığı Abdülkerim Bey ve Kara Kemal Bey’in ise kaçak olarak arandığı anlatılmaktadır. Abdülkerim Bey’in uçkuruna düşkünlüğü Hayriye’de yine tazahür etmektedir. Hükümet, kaçakları yakalayana bin lira vaat etmektedir. Kaçaklar Gurbet Hala’nın çifliğine sığınmışlar, bir şekilde deniz yolu ile yurt dışına kaçmanın yolunu aramaktadırlar. Sarı Çavuş bunların peşine düşmüş olan, toptancılık yaparak geçinen ve ödülle zengin olamayı hayal eden bir ganimet avcısıdır. Hayriye, Abdülkerim Bey ve Kara Kemal Bey’in hayatlarını kurulan pusuyu haber vererek kurtarır. Çatışmada Derviş Kahya vurulur.
    Üçüncü bölümün adı “İnsanlık Sorunu”dur. Bu bölümün karakterleri Emin Bey, Gazeteci Murat, Doktor İhsan Bey, Emin Bey’in kız kardeşi Perihan’dır. Kaçaklardan Kara Kemal Bey Emin Bey’in evine Perihan’ın müsadesiyle sığınmıştır. Güçsüz, bakımsız ve hasta bir haldedir. Bu arada İstanbul Polis Teşkilatı yoğun bir araştırma halindendir. Nihayetinde Emin Bey’in evine yapılan bir baskında Kara Kemal Bey kendisini vurmuş ve ölü olarak ele geçirilmiş, Emin Bey ise tutuklanarak İstiklal Mahkemesine sevk edilmiştir. İstiklal Mahkemesi yakalanan 11 kişinin idamına hükmetmiş, darağaçları hazırlanmıştır. Kazım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Refet Bele ise tutuklanmışlardır. İstiklal Mahkemesi Emin Beyin beratine karar verir. Asılacak olanlar; Şükrü Bey, Eskişehir Mebusu Miralay Akif Bey, Sarohan (Manisa) Mebusu Abidin Bey, eski Adliye Vekillelerinden Trabzon Mebusu Hafız Memet, Erzurum Mebusu Rüştü Paşa, Eski Lazistan Mebusu Ziya Hurşit Bey, Baytar Miralaylarından Rasim Bey, Sarı Efe Edip Bey, Laz İsmail, Gürcü Tahsin, yedek subaylıktan emekli Çopur Hilmi ve Abdülkerim Bey’dir. Abdülkerim Bey halen firardadır. Kitabın sonlarında yapılan baskının ayrıntıları yer almaktadır. Romanın sonunda Emin Bey’in evinin kapısı çalınır. Kapıyı Perihan açar. Gelen Abdülkerim Bey’dir. Perihan ağabeyinin çektiği sıkıntıları düşünerek evdekilerin taşındığını söyler, içeri almaz. Bunu öğrenen Emin Bey, Abdülkerim Bey’i İstanbul sokaklarında aramaya koyulur. Roman böylece son bulur.   

23 Mart 2012 Cuma

Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri, Yusuf Akçura

Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri, Yusuf Akçura,  Maarif Matbaası, 1940, İstanbul
 
Osmanlı dağılma devrinin; sebepleri, ıslahatlar ve büyük devletlerle ilişkileri   

Kitap, dört asır dünya tarihine damgasını vuran Osmanlı Devleti’nin hem içten hem de dıştan kaynaklanan nedenlerden dolayı etkinliğini kaybettiğini incelemiştir. İncelediği tarihsel olayları incelerken yerli ve yabancı farklı kaynakların değerlendirmelerine yer vererek hangisinin daha muteber olduğunu nedenleriyle birlikte açıklamıştır. Kitabın objektif ve nitelikli bilimsel belgelere dayanır bir şekilde yazıldığı anlaşılıyor.
Hem Osmanlı hem de genç Türkiye dönemini yaşamış bir yazarın elinden çıkması nedeniyle eser, ayrı bir değer taşımaktadır. Ele alınan iki yüzyıllık dönemde geri kalmışlığın ve dağılmanın nedenleri ele alınmıştır. Kitapta sıralanan bu nedenlerden özellikle Rusya ve Nemçe(Avusturya-Macaristan İmparatorluğu) ile yapılan muharebeler, İngiltere denge ve Fransa’nın Napolyon Döneminde uyguladığı istila politikası geniş bir şekilde ele alınmıştır.
        Birçok siyasi tarih kitabında satır aralarından öğrenebildiğimiz arka planda gelişen olaylar ölçülü bir ayrıntı ile aktarılmıştır. Örneğin M.Ali Paşa’nın hangi kurnazlıklarla
Mısır’a vali olduğu, Fenerli Rum Beylerinin devlette elde ettikleri konumu kullanarak devletin dış siyasetinde nasıl etkin rol oynadıkları ve balkanların niteliksiz yöneticilerini elinde nasıl oyuncak olduğunu oldukça akıcı bir şekilde anlatılmıştır.
        Yazar, incelediği dönemde geçen olayları, önce dönemin siyasi, askeri toplumsal ve yerine göre devletler arasındaki ilişkilerin genel resmini çizerek anlatmayı tercih etmiştir. Bu nedenle de ilk olarak dağılmanın başlangıcı olan XVIII. Asır sonu ve XIX. Asır başları anlatılmıştır.              
(1) XIII. Asır Sonu ile XIX. Asır Başlarında Osmanlı Devleti
(a) Devletin sınırları ve farklı ırklara göre nüfusun oluşumu, siyasi ve idari sistemi, iktisadi ve mali durumu, iktisaden geri mili olarak zayıf olması
Küçük  Kaynarca Antlaşmasından sonraki siyasi haritaya göre Rusya hariç tutulursa Osmanlı Devleti döneminin en geniş toprakların sahip bir devletti. Kuzeyde, her ne kadar antlaşma sonrası Rusya’nın diplomatik müdahaleleri söz konusu olsa da Fenerli Hıristiyan beyler tarafından idare olunan Eflak ve Buğdan Voyvodalıkları; güneyde tabi veya itaat göstererek bir nevi Osmanlı mülkü olarak kabul edilebilecek Akdeniz kıyıları, ege adaları, Girit, Kıbrıs Suriye’den Basra Körfezine kadar uzanan topraklar ile tüm Arap Yarımadası; Kuzeyde Karadeniz’in kuzey sahilleri hariç tüm Kafkasya; doğuda Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla belirlenen sınırlarla belirlenen topraklar bu geniş alanın sınırlarını belirlemekteydi.
Bu topraklarda yaşayan tahminen 35-40 milyon insanın gerçek miktarlarını bilmemiz, o dönemde yapılmış bir nüfus sayımı olmadığından mümkün değildir. Nüfusun 2/3’ünü Müslümanlar,  1/3’ünü ise Rumlar, Ulahlar, Sırplar, Bulgarlar, Ermeniler, Yahudiler, mısır Kıptileri ve diğer Hıristiyan tebadan oluşan gayr-i Müslimlerden oluşturmaktaydı.
Padişah, hemen altında bazı konularda biraz daha üstün konumu haiz olan Şeyh-Ül İslam ile sadrazam, divan-ı hümayun ve ihtiyaç halinde divan-ı hümayun üyelerine ek olarak bulunmasında fayda görülen asker ve alim adamlarından oluşan Meşveret Meclisleri Osmanlı idaresinin sac ayaklarını oluşturmaktaydı. Padişahın iktidarının gücünün zaman zaman Şeyh-ül İslam veya yeniçeriler tarafından sınırlanmasından dolayı Osmanlı’nın mutlak bir devlet olup olmaması konusunun çokça tartışıldığı anlatılmaktadır.
     Devlet maliyesi ve iktisadi durumu ise Kanuni sonrası dönemde giderek bozulmuş ve özellikle Fransız ihtilali sonrası dönemde değişen siyasi ortamın getirdiği zorluklarla geri dönülemez bozulmalar yaşanmıştır. Dışarıdan borçlanma ile mali durumun düzeltilmeye çalışılması ve dışarıdan harp malzemesi alarak savaşlarda kayıpların telafisi çabaları yeterli olmamıştır.
(b) Merkezi otoritenin zaafı, yeniçerilerin itaatsizliği, mağlubiyetle biten XVIII asır harplerinin olumsuz etkileri illerin durumu
XIII. asırda saltanat makamı iyice zayıflamıştır. Bunun nedenlerinden en önemlisi hükümdar ve devletin yüksek rütbeli idarecilerinin yeterli bilgi, liyakat kapasite, seciye ve ahlakça düşkünlükleri ve yeniçerilerin baş kaldırmalarıdır. Yeniçerilerin bir asker olarak itaatsizliklerin nedenleri ise kötü idare olunan savaşlarda alınan yenilgiler ve yüksek rütbeli askerlerin itibar kayıpları sayılabilir.
Merkezi otoritenin zayıflığı, savaşlar ve içte yaşanan baş kaldırmalar sonucu devlet, zaten sağlam bağlarla bağlanmamış olan uzak vilayetlerin ve özellikle de uzak vilayetlerin isyanlarıyla dağlıma sürecine girmiştir.
(c) Osmanlı Devleti’nin Başka Devletlerle İlişkisi
Yazar, Avrupalı devletlerin Osmanlı’ya karşı yürüttükleri genel siyasette Fransız ihtilalinin önemli bir tarih olduğundan söz ederek bu tarihten sonra Osmanlı aleyhine büyük değişiklikler olacağı konusuna burada giriş yapmaktadır. Durum şöyledir; Rusya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Osmanlı’yı bölüşme, Fransa, İngiltere ve Felemenk devletleri ekonomik nüfuz alanları elde etme ve Prusya krallığı ise Avusturya-Macaristan ile olan rekabetinden dolayı siyasi yakınlaşma çabası içerisindedirler.   
(2) Osmanlı Devleti’nin Dağılmasında Başlıca Nedenler
(a) Osmanlı’nın reform ve rönesans hareketlerine iştirak etmemesi,
(b)Batılıların işgal ettikleri sömürge topraklarından elde ettikleri zenginliklerden Osmanlı’nın yararlanmaması,   
(c) Reform Rönesans ve sömürgeler elde etme sonucu Avrupalıların ilim, fen ve maddi zenginliklerde ulaştıkları üstünlüklere Osmanlı’nın karşılık verecek araçlardan mahrum olmaması, 
(ç) Osmanlı İmparatorluğu’nun bünyesindeki milletleri uzlaştırarak birleştirmeye muvaffak olamaması,
(d) Geniş bir alana yayılma nedeniyle o zamanın şartlarına göre iyi ve muntazam bir idareni kurulaması,
(e) Memleket içerisinden toplanan gelirlerin yeterli gelmemesinden dolayı bir gelir kaynağı olarak sonu gelmeyen savaşlara girişilmesi,
(f) Sürekli girişilen savaşların devlet bünyesini zaafa uğratmasından başka, barış döneminde de düzenini bozulmasına neden olması, 
(g) XVII. asır ortalarından sonra, harplerin gelir kaynağı olmasından çok büyük masraflara neden olması,  
(ğ) Viyana bozgunundan sonra inisiyatifin tamamen Avrupalılara geçmesi nedeniyle artık harplerden gelir elde edilememesi ve gelir getiren toprakların elden çıkması,
(h) XVII. ve XVIII. Yüzyıllarda başarısızlıkla sonuçlanan savaşlarının bir sonucu olarak devletin güç, nüfuz, şeref ve hakimiyetinin zarar görmesi,   
(ı) Kapitülasyonlarla önceleri Fransızlara, daha sonra ise Felemenklilere, Venediklilere ve İngilizlere de verilen imtiyazların Osmanlı tüccar gemilerinin gelişimine engel olması,
(i) Kapitülasyonlarla himaye görmeye başlayan azınlıkların idaresinde bir kısım zorluklarla karşılaşılması,
 (j) Kapitülasyonlarda belirtilen imtiyazları azınlıkları kullanma emellerine uygun olarak yorumlayıp onları isyana teşvik etmeleri,
(k) Rum patrikhanesinin kendisine tanınan sınırları aşarak adli, idari ve hatta siyasi hususlarda daha geniş yetkilerle donatılma isteği,
(l) Rum patrikhanesinin etkisinde yetişen fenerli Rum Beylerinin zamanla devletin dış siyasetinde ve maliyesinde işgal ettikleri önemli noktalardaki güç ve nüfuzlarını devlete zarar verecek şekilde kullanmaları,
(m) Mağlubiyetlerle sonuçlanan savaşların ardında toplumda meydana gelen hoşnutsuzluk ve idare ile halk arasında oluşan sıkıntılardan dolayı zamanla hükümetle halk arasında ahengin bozulması ve özellikle azınlıkların gerek içteki sıkıntılar ve gerekse dıştan kaynaklanan propagandaların da etkisiyle ayrılma emel ve arzularının giderek artması,
(n) İslami kuralların zaman ve mekana uygun yorumlanarak geliştirilememesi nedeniyle şer-i hukukun çok milletli devleti idareden aciz kalması,
(o) Gerek merkezde ve gerekse vilayetlerde adaleti ve saltanatı temsil eden makamların dini kurallara ve hukuka aykırı keyfi davranışları nedeniyle zulüm, adam kayırmacılık ve rüşvetin artması,
(ö) Şeriat esaslarına göre düzenlenen okulların XVII. asırdan itibaren batıda gelişen modern ilimden yararlanarak Osmanlı toplumuna çağın gereklerine uygun gelişmeyi yaşatamaması ve hatta bilimsel seviye olarak XV. asırdan da geri bir seviyeye düşmesi,
(p) Batıda, rönesanstan sonra tüm eğitim kurumları sürekli geliştikleri, farklı konularda uzmanlık okulları açıldıkları halde, Osmanlı memleketlerinde ve özellikle doğuda XVIII. Yüzyıl sonlarına kadar böyle eğitim kurumlarının kurulmamış olması,  
(r) Savaş meydanlarında, idarede, maliyede, adliyede, hükümetlerde, ilim ve fende geri kalmanın ve bozulmanın bir neticesi olarak cehalet ve taassubun hükmederek gelişme ve yeniliklere karşı gelebilecek kadar kuvvetlenmesi,
(s) Batıda, XVIII. asırda buharla çalışan makinelerin bulunması sonucu XIX. asır başlarından itibaren kurdukları büyük sanayi ve sermaye kuruluşları sayesinde zenginliğin buralarda artması ve merkezileşmesine doğunun küçük sanayi kuruluşlarıyla buna cevap verememesi,
Yazar, burada saydığı nedenlerin, bir devletin yıkılması için zaten yeterli illetlerden olduğundan hareketle buna rağmen Osmanlının bir buçuk asır daha yaşayabildiğini ve yıkıldıktan sonra da Türklüğün taptaze ve güçlü bir devlet olarak çıkabildiğini ifade etmektedir.
(3)  Osmanlı Devleti’nin XIX. Asır Başında Dağılması
Osmanlı Devleti’nin dağılma döneminde iki sürecin etkin olduğu görülmektedir. Birincisi, imparatorluk arazisinin düşmanlar tarafından istilası, ikincisi ise içeride yaşayan gayri müslimlerle Türk olmayan vatandaşların ayrı bir devlet kurma çabalarıdır.
XIX. asır başlarına kadar cesaret gösteremeyen bu asiler bu tarihten itibaren Osmanlı’dan ayrılıp ayrı bir devlet kurmak için çalışmalarına hız verdiler.  
(a) Kırımın Ayrılması
    XVIII. asrın ikinci yarısında kocası III.Petro’yu öldürterek Rusya’nın başına geçen II.Katerina hem Lehistan’ı hem de Osmanlı Devleti’ni mümkünse tek başına değilse komşuları ile birlikte paylaşmak amacındaydı. Her iki devlet de farklı nedenlerle hedef ülke durumuna gelmiş bulunuyorlardı.
    Rusya, Nemçe ve Prusya İmparatorlukları anlaşarak 1772 yılında Lehistan’ı ilk defa paylaştılar. Lehistan’ın toprak bütünlüğünün savunuculuğunu yapan ve tehlikeyi önceden fark eden Osmanlı Devleti ise Rusya ile 1768’den beri savaş halindeydi. Savaş Osmanlı ordularının mağlubiyeti ile sonuçlandı. Osmanlı bu savaşla Lehistan’ın paylaşılmasına engel olamadığı gibi ağır şartlar içeren K.Kaynarca antlaşmasını da imzalamak zorunda kaldı.
K.Kaynarca antlaşması ile Osmanlı Devleti’nden ayrılan Kırım Hanlığı on yıllık görünürde müstakil bir idareden sonra Rusya tarafından işgal edildi.              
(b) Türk ve Müslüman Olmayan Kavimlerin Ayrılmaya Başlamaları
Buğdan ve Eflak  yerli voyvodalar tarafından kötü idare edilince Osmanlı Devleti XVIII. asır başlarından itibaren buralara Fenerli Rum Beylerinden voyvodalar atamaya başlamıştır. Ancak onların da zamanla kötü idareleri halkın devlete karşı bağlılığına zarar vermişti.
Eflak ve Buğdan’da yaşayan bu ahaliye “Ulah” denilmekteydi. Ulah’ların Katolik olanları ise Macaristan’da Transilvanya bölgesinde yaşamaktaydı. Bu bölgeden papaz eğitimi almak için Roma’ya gidenlere eski romanın bir mensubu oldukları fikri verilerek böyle yüksek bir ırka ve medeniyete mensup olmanın verdiği gurur ve şuurla geri dönüyorlardı.
Transilvanya bölgesinden Eflak ve Buğdan’a da sıçrayan bu akıma Rusya’nın sıcak denizlere inme politikası, onları Yunanlılaştırmaya çalışan Rum papazlar ile Fenerli Rum Beylerinin de kötü idaresi eklenince ayrılık fikirleri büsbütün canlandı.
Sonuçta Fransız İhtilalinin de etkisiyle Slav, Macar ve Türklere de tabi olmadan Tuna’ya kadar bağımsız bir Romanya kurmak istiyorlardı. Eflak ve Buğdan III.Selim devrine girerken bu haldeydi.
Osmanlı Devleti içerisindeki hakiki Slavlar Sırplar ve Karadağlılardı. Avusturya’nın güneyinde yaşayan ırkdaşlarının bağımsızlık çabalarından etkilenmişlerdi. Özellikle Karadağlılar bulundukları coğrafi bölgenin de avantajı ile fiilen bağımsız yaşamaktaydılar. XVII. asır başlarından itibaren Ruslar mezhep ve ırk birliğini kullanarak bölgeyle yakın ilişkiler içine girmişlerdi.
Sırbistan’ın da istiklal hareketlerinin başlangıcı III.Selim dönemine rastlamaktadır. Osmanlı askerleri arasında çıkan anlaşmazlıklardan yararlanan bir takım Sırp milliyetçisi Kara Yorgi etrafında toplanarak 1805 yılında ayaklanmıştır. Ayaklanmayı bastırmak için asker toplanırken Rusların saldırmazlık antlaşmasını tek taraflı olarak bozarak Eflak ve Buğdan’a girmesi ile Osmanlı-Rus savaşı patlak verdi. Altı yıl devam eden savaş sonunda yenilen Osmanlı Devleti Bükreş Antlaşmasıyla Sırplara da bazı imtiyazlı haklar tanımaya mecbur kalmıştır.
Yunanistan’ın da bağımsızlık hareketlerinin fikri başlangıcı III.Selim dönemine rastlamaktadır. Rus donanması Osmanlı donanmasını Çeşme limanında yakarken Yunanlılar da Mora’da ayaklanmışlardır. Bunun sonucu olarak 1774 K.Kaynarca antlaşmasıyla Rusya bölgede söz hakkı elde ediyordu. 1787-1791 yılları arasında II.Katerina’nın eski Bizans’ın varisi ve yeniden canlandırmak hakkını elde bulunduran Rusya’nın  Türkler üzerine düzenlediği ikinci seferi Fransız İhtilalinin ve beraber hareket edecekleri Avusturya kralının ölümün de etkisiyle birincisi gibi başarılı olmamıştır. Avrupa içlerine ilerleyerek Osmanlı Devleti’ne komşu olan Fransa da genç Yunanlılar arasında milliyetçilik fikrinin yayılması için çalışmışlardır.                                    
(c) Türk Olmayan Müslüman Kavimlerin Ayrılmaya Başlamaları
Bu kavimler ana başlıklarıyla; Arabistan bölgesi , Mısır eyaleti ve garp ocakları, Suriye’de yaşayan teba, Kürt aşiretler ve Arnavut kabileleri olarak sayılabilir.
Vehhabilik Necip Çölü’nde yaşam bulmuş Arap milliyetçiliğine dayanan ve bozulmuş olduğunu değerlendirdikleri İslam dinini yeniden düzeltmeye kendini görevli kabul etmiş mürteci bir akım olarak Arabistan halklarını Türklere  karşı isyana teşvik etmişlerdir. Osmanlılar ise sapık bu akıma tesir etmek için alimler gönderdiler ise de fayda olmadı. 
1801 yılında 20000 kadar Vehhabi Abdülaziz Bin Suut’un komutasında Mekke’ye gelip topluca hac yaptılar. Mekke halkının zorla  kendilerine biat etmelerini  sağladılar. Osmanlıya daha itaatkar olan Medine halkına karşı daha fazla şiddet kullandılar.  Sonuç olarak Vehhabilerin daha XIX. Asırda Osmanlı idaresine karşı müstakil bir Arap devleti tesis etme hedefleri olduğu anlaşılmaktadır.
Mısır I.Selim zamanında (1517) ele geçirilmişti. Daha öncesinde ise Kölemenler denilen askeri bir heyet tarafından idare edilmekteydi. Yavuz Sultan Selim Mısır seferine çıktığında Kölemenlerin başında Toman Bay adında bir Türk bulunmaktaydı. Sultan Selim Mısır’ı ele geçirdikten sonra kölemenlerden kendisine itaat edenlerin nüfuzunu tamamen kırmadı. Bunları bu eyaleti yönetmek için gönderdiği valilere karşı bir muvazene unsuru olarak kullandı. Ancak XVIII. Asır sonuna gelindiğinde merkezi kuvvet zayıflayınca Kölemenler Yeniçerilerden ziyade Mısır’ın hakimiydiler. Hem Mısır’ın en eski yerleşimcileri olan Kıptileri hem de Arapları ağır vergilerle soyuyorlardı. Kölemenlerin bu tür hareketlerinden Osmanlı Devleti de şikayetçi olmakla birlikte devletin zayıf döneminde yapılabilecek çok bir şey de yoktu.
Cezayir ve Tunus Garp ocakları adıyla anılırdı. Bu bölgede Araplar veya Araplaşmış Berberiler ve hakim sınıf olan Türkler bulunmaktaydı. Kanuni Sultan Süleyman zamanında Barbaros Hayrettin Paşa tarafından ilhak olunan Garp Ocakları, fiilen yeniçeri subayları tarafından reis  seçilen “Dayı”lar tarafından yönetilmekteydi. Bu dayılar ve daha sonra ırsi olarak bu görevi soylarına mal eden beyler XVIII. Asır sonlarına doğru merkezin işlerine gelmeyen emirlerine kayıtsız kalmaya başlamışlardır.
Lübnan’da yaşayan ve Araplarla Türklerden farklı mezhepten olan Dürziler ile Katolik Hıristiyan olan Maruniler yine aynı dönemlerde ayrı bir devlet kurmak istemişlerdir.
Aşiret halinde yaşayan Kürtlerin isyan hareketlerini milli bir temele dayandırmak tarihi dayanaklar açısından mümkün değildir. XVIII. Asır sonlarında Milli aşiretinin ayaklanmasının fikri bir temeli yoktur. Sırf tahakküm etmek ve başıboş bulunmak gayeleri ile yapılmış bir hareket olduğu anlaşılmaktadır.
Balkanlarda Arnavutların ayaklanma hareketlerinden Kara Mahmut’un hareketine mevcut derebeyliğin takviyesi olarak bakılabilir. Tepedelenli Ali Paşanın hareketinde  ise istiklal hislerinin varlığından söz edilebilse de tamamen milli fikirlerden hareketle yapılmış bir hareket olduğunu söylemek mümkün değildir.                      
(4) Vaziyetin Islahı İçin Aranan Çareler
(a) Islahat Çalışmaları
III.Selim tahta çıktığında bir asırdan bu yana mağlubiyetlerle sonuçlanan harplerin ve devletin içinde bulunduğu kötü durumun düzeltilmesi için ulemadan ve devlet adamlarında devletin ihtiyaç duyduğu ıslahatlar için birer layiha(çözüm önerisi, tasarı, rapor) hazırlamalarını istemiştir. Cevdet Paşanın aktardığına göre bu kişilerin sayısı 17 kişiydi. Yapılan bu çalışmaları tek tek okuyan padişah incelenmesini ve ortak noktaların bulunmasını emretmiştir. En esaslı ortak nokta ordunun ıslahı olarak ortaya çıkmıştı.       
(b) Askeri ve Mali Islahat Teşebbüsleri ve Nizam-ı Cedit
III.Selim zamanında devletin ihtiyacı olan mali ıslahatı yapabilecek kapasitede devlet adamı ya çok yoktu ya da hiç yoktu. Diğer yandan ekonomik ve mali sorunların çözümü esnasında kişisel çıkarlar devlet çıkarlarından önde tutulmaktaydı.
III.Selim en fazla gayreti ordunun ıslahına ayırdı. Ancak köklü bir teşkilat olan yeniçerilerle mücadele demek olan bu girişim kolay bir iş değildi. III.Selim zamanında yaşanan iki Rus harbi ve kırım hanlığının elden çıkması ordunun veya kısaca yeniçerilerin ıslahı anlamına gelen bu faaliyetin daha ciddi ele alınmasına neden olmuştur.
1794 yılında ordu cepheden dönünce padişahın emriyle bir kısım delikanlıyla yeni usullerle eğitime başlanıldı. Bu yeni askerlere “Nizam-ı Cedid” adı verildi. Yeniçerilerden de bu yeni teşkilata kayıt yaptırılmak istendi ise de başarılı olunamadı. Padişah yeniçerilerin ıslahının da mümkün olmadığını anlayınca Nizam-I Cedid askerlerinin başka kaynaklardan temin edilmesine karar verdi.
Hem yeniçerilerin yeni askeri teşkilata karşı tavır almaları neticesinde asker temininde çekilen güçlükler hem de sınırların dışından gelen karışıklar nedeniyle askeri ıslahat hareketleri başarısız olmuştur. Osmanlı Devleti bu dönemde ıslahat çalışmalarının dışarıdan kaynaklanan nedenlerle kesintiye uğramaması için barışın devamı ve Rusya ile savaşa girmeme siyasetini devam ettirmeye çalışmıştır.
(5) Fransa İhtilalinin Osmanlı Memleketlerine Etkileri
(a) Osmanlı-Fransa İlişkileri
XVI.yüzyılda Fransa kralı I.Fransuva’nın Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım istemesiyle başlayan dostluk ilişkileri Fransız İhtilaline kadar neredeyse arızasız devam etti. Fransızlar bu ilişkiden hem ekonomik hem de siyasi olarak çok yararlandılar. Osmanlı sularında ticaret yapabilmenin yegane yolu Fransız bayrağı taşıyan bir gemiye sahip olmaktı. Bu dönemde Fransa’nın şark siyaseti ise ekonomik olarak çok yarar gördüğü Osmanlı’nın nüfuz sahasının daralmaması ve iyi ilişkilerin devamı şeklinde idi.
Osmanlı saltanatı XVIII.yüzyılda zayıflamaya başlayınca Fransa’nın şark siyaseti Osmanlı’yı kapitülasyonlar karşılığında takviye şekline dönüşmüştür. Nitekim birinci  Osmanlı-Rus savaşında Fransa’nın fikri ve siyasi yardımları olmuştur.
Genel olarak Osmanlı ahalisi Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı fikirlerden haberdar değildi. İhtilal ilerleyip cumhuriyet ilan edilince bir kısım Fransızlar Fransız elçisini kovarak elçilik bahçesine diktikleri “Hürriyet Ağacı” etrafında şenlikler düzenlemişlerdir. Bu tarz eğlencelerin Osmanlı halkına hiçbir etkisi yok gibiydi. Hem III.Selim ıslahat hareketleri ile meşgul olduğundan Avrupalıların arasında cereyan eden olaylarda tarafsızlığını devam ettirmek istiyordu.
(b) Fransa İhtilal Hükümetlerinin Şark Siyasetleri
Osmanlı-Fransız dostluğu Fransız hükümetleri değişse de Osmanlılar açısından devam etmekteydi. Ancak ihtilalden sonra ve özellikle Napolyon başa geçtikten sonra Fransa’nın iki yüzlü siyaseti iyice su yüzüne çıkacaktı.
1797 yılında Fransa’nın doğuya doğru başlattığı harekatın sonucu olarak imzalanan Kampo-Formiyo antlaşması ile Fransızlar Osmanlılarla sınır olmuşlardı. Bu tarihten itibaren Fransızların Yunanlılar, Prevezeliler, Rumlar ve Adalılar arasında özgürlük fikirlerini daha yoğun yaymaya başlamışlardır. Bu durum Osmanlı devleti idarecilerinin Fransız dostluğundan şüphelenmelerine neden olmuştur. Hatta Siyonizm hareketinin başlangıcı sayılan ilk adımlar Direktuvar döneminde atılmıştır. Fransızlar Osmanlı idaresindeki Yahudileri Kudüs’te bağımsız bir Yahudi devleti kurma konusunda tahrik etmişlerdir.
Napolyon’un halk arasında artan itibarından çekinen direktuvar idaresi , Napolyon’un İngilizlerin Hint yolunu kesmek için Mısırı ele geçirme önerisini hemen onaylamış ve Osmanlı dostluğunu hayalci bir generalin heveslerine feda etmişlerdir.  
    (6) Fransızların Mısır’a Taarruzu Üzerine Osmanlı Devleti’nin Fransa Aleyhindeki ikinci İttifaka Girmesi
(a) Osmanlıların İngiliz, Rus ve Napoli ile ittifak Antlaşmaları
Napolyon’un 1798’de Mısır’a asker çıkarması ile Fransa’nın iki yüzlü siyaseti iyiden iyiye meydana çıkmıştır. Bu durumda bile Napolyon kendisinin Osmanlı dostu olduğunu hatta Müslüman olduğunu, Mısır’a barışçıl amaçlarla geldiğini, sultana bağlılığını ifade ederek halkın kendisine karşı ayaklanmasına engel olmaya çalışmıştır.
Hal böyleyken III.Selim ıslahatların devamı için barışçıl siyasetin devamına çalışmaktaydı. Bu nedenle Fransa’ya  hemen harp ilen edilmedi. Zaten askeri hazırlık çok zayıftı. Çare olarak İngiltere, Rusya  ve Napoli krallıklarıyla ittifak antlaşmaları imzalandı. Birlikte hareket eden Osmanlı- Rus  ve Osmanlı-İngiliz donanmaları Fransız donanmasına hem Ege’de hem de Akdeniz’de galip geldiler. 1799 yılı başlarında Osmanlı Devleti, İngiltere ile denizde, Rusya ile hem denizde hem de karada askeri ittifak antlaşmaları imzalamıştır. Rusya ile imzalana antlaşma Hünkar İskelesi antlaşmasına benzemektedir. Ruslar, bu antlaşma ile hem Fransa’yı Balkanlardan uzaklaştırmak hem de ittifak görüntüsü ile Osmanlı üzerinde Avrupalılara karşı bir himaye pozisyonu kazanmaktı. İngiltere ise hem önemli bir gelir kaynağı hem de en önemli sömürgesi olan Hindistan’a gidiş yolu olan Mısır’ın Fransızların işgaline engel olmaktı.
(7) Osmanlı Sultanlığı ile Fransa Cumhuriyeti Arasında Mısır ve Suriye Harbi ve Neticeleri
(a) Bonapart’ın Mısır’ı İşgali ve Mısır Halkına Karşı İzlediği Siyaset
Napolyon’un siyaseti Mısır’ı işgal ederken Osmanlının dostluğuna da zarar getirmemek üzerine idi. Nitekim pek az yeniçeri bulunan Mısır’da asıl hakimiyet Kölemen beylerindeydi. Bunlar da üstün topçu ile takviye olunmuş Fransız piyadelerinin önünde duramayarak güneye doğru çekilerek tüm Mısır’ın işgaline yol verdiler.
Karada işler Napolyon’un istediği gibi gitse de İngiliz donanması Fransız donanmasını Akdeniz’de bulup imha etmişti. Napolyon’un piyadeleri Mısır’da mahsur kalmışlardı.
(b) Bonapart’ın Suriye’de Durdurulması ve Osmanlı-Fransız Muharebeleri
Direktuar idaresi de Napolyon gibi Osmanlı devletinin yıkılmakta olduğunu düşünmekte ve taksimini bile planlamaktaydı. Napolyon ise bu projenin başarısı için Suriye üzerinden İstanbul’a giderek Osmanlı devletini yıkmayı İngilizleri bertaraf etmek için ise ta Hindistan’a kadar giden bölgeyi ele geçirmeyi gerekli görmekteydi.
Napolyon Akka kalesine gelene kadar binlerce masum insanı katletti. Altmış dört gün süren muharebelerde Fransızlar yenilerek geri çekildiler. Nizam-ı Cedit askerleri de muharebelerin son günlerinde cepheye katılarak faydalı işler gördüler. Fransızların çekilmesini takip eden Osmanlı ordusu sayıca az olan Fransız ordusuna yenilince her ne kadar Mısır’dan geri çekilmek zorunda kalsa de Napolyon’un Mısır’daki durumu sağlamlaştı. Ancak ordusunun da 1\3’ü yok olduğundan Sadrazam Ziya Paşanın komutası altında ilerleyen Osmanlı ordusu endişe vericiydi. Durum hiç de iç açıcı değildi. İngilizlerin denizden ablukası, Osmanlı ordusunun doğudan ilerleyişi ve Avrupa’da Rus ve Avusturya ordularının taarruzları devam ediyordu. Napolyon yanına en güvendiği birkaç generali alarak Mısır’dan kaçtı. 14 ay kaldığı Mısır’a 35-40 bin askerle gelmişken 13-14 bin askerini geride bırakarak Fransa’nın yolunu tutmuştu.            
(c) Fransa’nın Osmanlı-İngiliz Kuvvetlerince Mısır’dan Çıkarılması, Kölemenler Meselesi, Mısır’da Osmanlı-İngiliz İlişkileri
Mısır’da kalan Fransız generaller sadrazamın ordusunu da mağlup edince İngilizler Uzakdoğu siyasetinin riske girdiğini görünce Osmanlı ordusunu takviye ederek 1801 yılında kesin sonuç alabildiler. Fransızlar Mısır’da üç seneye yakın kalmışlardır. Sonuçta Fransız tehlikesi ancak İngilizlerin yardımıyla bertaraf edilebilmişti.
Bu üç yıllık süre zarfında en kuvvetli üç kölemen beylerinden ikisi Osmanlının Mısır’da kuvvetli bir hakimiyet kurmasını istemediklerinden başlarda Fransızlarla savaşsalar da Murat Bey Fransızların, İbrahim Bey ise İngilizlerin himayesine girmeyi çıkarları açısından uygun bulmuşlardı. Kölemenlerin bu hıyaneti Fransızların Mısır’dan atılmasından sonra cezalandırılması için sadrazam ve Osmanlı donanma komutanı bir kısım beyleri astılar bir kısmını da tutukladılar. Bunun üzerine kölemen beylerinin yardım taleplerini karşılıksız bırakmayan İngilizler de Osmanlı sadrazamına ve kaptan paşaya ültimatom vererek beylerin serbest kalmasını ve güneye çekilmelerine izin verildi. Böylelikle Osmanlının iç işlerine karışılmış ve Mısır halkının gözünde itibarı sarsılmıştır.    
(ç) Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Ortaya Çıkması
Fransızları Mısır’dan kovmak için gönderilen askerlerin bir kısmı Rumeli’den toplanmıştı. Bunlardan topu topu 200 kadarının başında harbe katılan Kavalalı Mehmet Ali Ağa kısa sürede kendisini kanıtlamıştır. Rumeli’den gelen askerlerin çoğu Arnavut olduğundan başlarında da Arnavut Tahir Paşa vardı. Ancak fiilen askerin idaresini Kavalalı Mehmet Ali Ağa yürütüyordu.
1802 yılında Mısır’da durum şöyle idi; Fransız askeri kovulmuş, Kölemenler Osmanlı kuvvetlerine dayanamayarak güneye çekilmiş, yeni atanan vali Hüsrev  Paşa merkeze bağlılığı sarsılan Mısır’ı sükuna kavuşturmaya çalışıyordu. Ancak bu gayenin oluşumuna iki neden engel olacaktı. Birincisi Osmanlının içinde bulunduğu zayıf durum, ikincisi ise Kavalalı Mehmet Ali Ağa’nın ihtirası ve yönetim konusundaki becerisi ile öne çıkmasıdır.
Vali Hüsrev Paşa Mısır’da işi kalmamış başıbozuk askerlerin memleketlerine iadesine ve asayişin teminine çalışmış ise de bunlar paralarını tam alamadıklarını söyleyerek isyan ettiler. Bu isyanın elebaşı Tahir Paşa gibi görünse de asıl aktör Kavalalı Mehmet Ali Ağa idi. Hem kendini gizlemeyi hem de isyancıları disiplin altına alarak kullanmayı becerebiliyordu. Bu anarşi Kavalalı Mehmet Ali Ağanın Mısır valiliğine atanmasına kadar devam etti(1805).       
(8) Avrupa Siyasetinde Değişmeler
(a) Fransa’ya Karşı Kurulan İttifaktaki Değişmeler ve Osmanlı-Fransa İlişkilerinin Düzelmesi
İkinci ittifaka dahil olan Rusya, İngilizlerle arası açılınca ittifaktan soğuyarak Fransa’ya yakınlaşmıştır. Hatta Fransa ile birlikte Hindistan’a müşterek bir taarruz yapmayı bile hayal etmişlerdir. Ancak İngilizler daha erken davranıp bunları planlayan I.Pavel’i boğdurmuşlardır.  Bu olaydan sonra Fransa ile Rusya Amiens Antlaşmasını(1802) imzalayarak Osmanlı devletinin savaş öncesi sınırlarını aynen kabulü ve yedi Ege adasında Osmanlı ve Rus himayesinde müstakil bir cumhuriyet kurulmasını ve Mısır’ın Osmanlıya iadesini kararlaştırmışlardır.
(b) Osmanlı, Rusya ve Fransa İlişkileri, Rusya ile Savaş, İngilizlerin İstanbul’a Taarruzları ve Kaçışları
Amiens mütarekesi bir yıl kadar barış sağlayabildi. 1803 yılında İngilizlerle Fransızlar tekrar mücadeleye başladılar. İngiltere, Fransa aleyhine üçüncü ittifakı topladı. Nemçe ve Rusya da ittifaka dahil olduysa da Osmanlı Devleti tarafsız kaldı. Çünkü Fransızların kadim düşman Rus ve Nemçe ordularına karşı zafer kazanmaları Osmanlı tarafını memnun etmiyor da değildi.
Ancak İngiltere ile Rusya arasında Osmanlıya karşı yürütülecek siyaset konusunda ortak bir tavır yoktu. Bu sıralarda Ruslar Avrupa’da Fransız ordularına yenilirken diğer yandan Kafkasya’ya da yerleşmiş bulunuyorlardı. Muhtemel bir Osmanlı-Fransız ittifakından çekiniyorlardı. Bu nedenle 1805 yılında hem Kafkasya’ya yerleşmişler hem de Osmanlı ile 9 yıllık bir ittifak antlaşması imzalamışlardı.
Fransa ise Ruslarla Osmanlılar arasında bir gerginlik yaratıp Osmanlı devletinin Fransa’ya yanaşmasını temin etmekti. İngiliz ve Rus elçileri ittifaka katılma konusunda Fransız elçisi ise güzellikle olmazsa Adriyatik’te bulunan 25000 kişilik ordunun tehdidiyle Osmanlı’yı parmağında oynatmak istiyordu. Bu esnada Fransız orduları orta Avrupa’da Prusya ordularını mağlup etmiş hızla doğuya doğru ilerliyordu. Rusya ile imzalana ittifak antlaşmasının üzerinden henüz bir yıl bile geçmemişken Ruslar Osmanlıların Fransızlarla işbirliği yapacağından endişelenerek savaş dahi ilan etmeden Osmanlı topraklarına saldırdılar. Balkanlarda oluşacak olan Nemçe-Rus rekabetinden ve Rusların Osmanlı cephesine kuvvet ayırma zorunluluğundan en çok Fransızlar hoşnut olmuşlardır. Savaş 1806-1812 yılları arasında cereyan etmiştir. Osmanlı kaleleri müttefiki olan bir devletten böyle bir tecavüz beklemediği için hazırlıksız yakalanmışlarsa da ilerleyen aylarda Osmanlı orduları başarılı sonuçlar da almışlardır. Fakat can sıkan olay bu zamanda meydana gelmiştir. İngilizlerin Akdeniz donanmasının bir kısmı İstanbul’u ele geçirmek için Çanakkale boğazını geçerek İstanbul civarına gelmiştir. İstanbul ilk defa tehdit altındadır. Rusya ile kurdukları ittifak lehine taleplerine ret cevabı alıp da hem İstanbul’da hem de Çanakkale boğazında yapılan hazırlıklar neticesinde kapana kısılmak ihtimali belirince İstanbul’u terk edip gittiler. Bundan sonra Mısır’a saldırdılarsa da M.Ali Paşa’nın kuvveti ve mahareti karşısında tutunamadılar.
(9) Osmanlı Devleti’nde esaslı ilk askeri ıslahat teşebbüsünün muvaffakiyetsizliğe uğraması
      (a) Edirne Vakası
III.Selim ve müşavirleri yeni yöntemlerle eğitim almış bir ordu tertip etmeden devlet meselelerine bir çözüm bulunamayacağına inandıklarından Osmanlı devletinin mevcudiyetinin temeline bu konuyu koymuşlardı. Nizam-ı Cedid askerlerine en çok ihtiyaç Rumeli bölgesindeydi. Nizam-ı Cedid askerlerinin eğitimini Karaman valisi Kadı Abdurrahman Paşa üstlenmişti. Bu askerler Akka savunmasında da yararlı işler yapmışlardı. Padişah Nizam-ı Cedid askerlerinin Kadı Abdurrahman Paşa komutasında Rumeli’ne geçmesi emrini verdi. Kadı Abdurrahman Paşa ve 15-20 bin nefer 1806 senesinde İstanbul’a gelip yerleştiler. Bir müddet kaldıktan sonra Edirne’ye hareket ettiler. Ancak yeniçeriler, sadrazam Hafız İsmail Paşa ve onun tahrik ettiği Rumeli Ayanları bu kuvvetleri kendileri için tehdit olarak görmekteydiler. Yeniçerilerin İstanbul’da ayaklanma emareleri göstermeleri, Edirne’ye ilerleyen ordunun yolda mukavemetle karşılaşması sonuca padişah ordunun Silivri’ye geri çekilmesini emretti.
Padişahın bu şekilde geri adım atması onun nüfuzunu yerle bir etti. III.Selim’in başlattığı yenilikler ise bu tarihten itibaren hızını yitirdi. Bu olaya Edirne Vakası denilmektedir.
(b) Kabakçı Mustafa Ayaklanması ve III. Selim’in Tahttan İndirilmesi 
III.Selim’in başlattığı yeniliklere karşı gelen mürteci hareketin bir sonucu olarak Edirne Vakası sonrası ortaya çıkan bu isyan III.Selim’in tahttan indirilerek yerine IV.Mustafa oturtulmuştur. Bu olaydan sonra yeniçerilerin, yeniliklerle kendilerine cephe aldığını düşündükleri birkaç kişinin kellesi alınmıştır. Doğal olarak bu süreç de III.Selim’in otoritesini kaybetmesine neden olmuştur. Artık yenilikçi hareketler II.Mahmut’un tahta geçmesine kadar askıda bekleyecektir.
Buhranlı bir dönemde idarenin parçalanmış yapısı sorunlar üzerine kararlı bir şekilde gidilmesine engel olarak yıkımı hızlandırmıştır. Osmanlı Devleti’nde XIX.yüzyılın genel resmi geri dönülmesi çok zor yıkımın hızlandığı yıllar ve kaybedilen savaşlar olarak özetlenebilir.

10 Mart 2012 Cumartesi

Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti ve Harbiye Nezareti Teşkilatı, Zeynel Abidin Küççük

Osmanlı Askeri Salnamelerine Göre Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti ve Harbiye Nezareti Teşkilatı, Zeynel Abidin Küççük, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2002, Kırıkkale (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi)
 
Osmanlı Ordusundaki Kurmay Sınıfının Teşkili ve Özellikleri

        Yazar bu tez çalışmasında; ilk olarak Avrupa'da başlayan ve sonraları "Osmanlı Ordu Teşkilatına giren" Erkân-ı Harp ya da günümüzdeki anlamıyla "Kurmay" sınıfının hizmetleri ile görevlerinin içeriği ve teşkilatlanması sırasında yaşadığı tarihsel gelişimi gözler önüne sererek okuyucuların faydasına sunmayı amaç edinmiştir.
        Erkan ve Erkan-ı Harp sözcüklerinin tez kapsamında anlamları;
        Erkan: "İleri gelen" yerinde kullanılan bir terimdir. Askerî anlamda Miralay'dan yukarı rütbeye sahip olan şahıslar için kullanılır. Mülâzım ile Yüzbaşı'ya "Zâbitan", Binbaşı, Kâim-i makam, Miralay'a "Ümerâ", Mirliva, Ferîk, Birinci Ferik ve Müşir'e de "Erkân" denilirdi.
        Erkan-ı Harp (Kurmay) : Ordunun harp faaliyetini hazırlayıp uygulayan ve teknik gelişmeleri takip ederek gerekli yenilikleri kullanan emirler ve subaylar hakkında kullanılan bir terimdir. "Savaş planları hazırlayan ve kendisine savaş usulü hakkında danışılan kişi" anlamlarını da içermektedir.
        Osmanlı Ordusun da Erkân-ı Harp sınıfına ayrılabilmek için Harp Okulundaki eğitimin çok başarılı geçmiş olması gerekirdi. Kendi sınıfı içerisinde emsalleri arasında üstün başarı gösteren bu gibi şahıslar "Seçkin" olarak nitelendirilirdi. Diğerleri ise "Sıra Subayı" olarak adlandırılırlardı. Erkân-ı Harpliğe ayrılanlar ayrıca Erkân-ı Harbiye Okulunda eğitim görürlerdi. Bu eğitimi başarıyla geçenler "Erkân-ı Harp" unvanını alırlardı. Erkân-ı Harp'ler diğer ordu mensuplarına nazaran seçkin bir yere sahip oldukları gibi, diğerlerinden daha önce terfi ederlerdi. Erkân-ı Harp'in bugünkü karşılığı "KURMAY" dır.
        Avrupa'da sanayi devriminin paralelinde baş gösteren teknik gelişim, ordu teşkilatlarında bir takım yeniliklerin de ortaya çıkmasında etken olmuştur. Ordu yapısının teknik donanımlarla desteklenmesiyle beraber, düzenli orduların sevk ve idaresinde de değişimler yaşanmıştır.
        Bu değişimlerin gerekliliği olarak Avrupa ordularında "Kurmay Sınıfı" adı altında yeni bir sınıf doğmuştur. Osmanlı ordu teşkilatı yapısında da bu sınıfın oluşturulması için çalışmalar başlatılmış, bu amaçla Osmanlı Devleti tarafından yurt dışına eğitim amaçlı personel gönderilmiş ya da yurt dışından yabancı askerî uzmanlar getirtilmiştir. Bütün bunların sonucunda Osmanlı Ordusunda kurmay teşkilatı oluşturulmuş, harbin gereklerinden olan insan, silah ve donanım faktörlerinin temini ve idaresi amacıyla, Harbiye Nezareti teşkilatı kurulmuştur.
        Türk Askerî Tarihinde genel anlamda Kurmaylık Hizmeti ve Kurmaylık Teşkilatı Rumî 1265 (Milâdî 1849) yılında, yani yaklaşık 160 yıl önce oluşmaya başlamış ve ilk kurmay sınıfı Osmanlı Devleti’nde, Rumî 1265 (Milâdî 1849) senesinde mezun edilmiştir.
        Bu dönemde Osmanlı Devletinin, Avrupa ve özellikle Fransa ile ilişkileri yoğundu. Orduda yenilik çerçevesinde İstanbul'da bir kurmay okulunun kurulmasına gerek görülmüş ve yapılmıştı. Bu okul, yüksek sevk ve idare görevlerine yönelik aday kişiler yetiştirmekten başka, orduya fen ilimlerine sahip olan çok yönlü eğitim almış bir sınıfı oluşturmayı amaçlıyordu. Harp Okulunda zaten ordunun işbirliğini sağlamak amacıyla birçok dalda uygulayıcı subaylar yetiştiriliyordu. Her yıl, Harp Okulunun son sınıfından mezun olanlardan en yüksek not alan 8-10 kişi, açılan kurmay okuluna gönderilerek birçok konuda değişik dallarda eğitime tabi tutuluyordu. Buradan mezun olanlar ise, bir daha kıtaya dönmemek üzere "Kurmay" unvanını alarak çeşitli mesleklere seçiliyordu. Bu okul, birçok mühendis, edebiyatçı, kâtip ve şair yetiştirmiştir. Beyazıt Kulelerinin mimarının da buradan çıkmış olması, burada verilen eğitimin içeriğinin en açık göstergelerinden birisidir. Ancak bütün bunların yanında bu okulun, ordu için gerekli görevleri karşılayamadığı da bir gerçektir.
        Erkân-ı Harp (Kurmay) okulunun ilk kuruluş yapısı, ordunun ihtiyaçlarını tam olarak karşılayamadığı ve bu okuldan stratejik düşünebilen subay yetiştirilemediğinin görülmesi üzerine okul; askerî ve fennî olmak üzere iki sınıfa ayrılmıştır. Fennî sınıflarda özellikle matematik ilmine ağırlık verilmekle birlikte, askerî sınıflarda matematik ilminin verilmesi yanında imkânlar dâhilinde askerî eğitimin verilmesine de özen gösteriliyordu.
        1920'li yılları başında Harbiye Nezareti mahzen evrakı araştırılırken Rumi 1296' da yazılmış bir "Erkân-ı Harbiye Hidemâtı Nizamnamesi" bulunmuştur. Nizamname incelendiğinde baştan aşağı Moltke'nin kurduğu kurmay teşkilatının sistem ve modeline göre yazıldığı anlaşılmış, ancak istenilen seviyede yürürlüğe konamamıştır. Bu nizamnameye eğer titizlikle uyulsaydı hiç şüphesiz Erkân-ı Harbiye (kurmay) teşkilatı söz konusu yıllar içerisinde en iyi bir şekilde kurulacaktı.
        Osmanlı ordusundaki Erkân-ı Harbiye (kurmay) teşkilatı, eski sistem ve zihniyetiyle Goltes Paşa zamanına kadar yaşamıştır. Bu süre zarfında da birçok kıymetli zaman değerlendirilememiştir. Goltes Paşa, Osmanlı Ordusunda gerek teşkilat ve gerek askerî eğitim alanında önemli işler yapmış ve faydalı faaliyetlerde bulunmuştur. Öncelikle şu gerçek göz önünde bulundurulmalıdır ki, Goltes Paşa, Sultan II nci Abdülhamit gibi baskıcı bir hükümdarın zamanında çalışmak zorunda kalmıştır.
        Goltes Paşa, bu şartlar altında askerî okullarda bir takım düzenlemeler yaptı. Ancak kıt'adan subay yetiştirme usulünü yerleştiremedi. Harp Okulunu tek bir nokta olan askerlik sanatı üzerinde yoğunlaştırdı. Bu amaçla da lüzumsuz olan birçok dersi kaldırdı. Genelde “harp taktikleri ve harp tarihinin ağırlıklı" olarak işlenmesine önem verdi. Bizzat tatbikatlar, geziler ve harp oyunları yaptırdı. Bilhassa gençler üzerinde etkili olan bu tür faaliyetlerle, gençliğin askerlik sanatı üzerine ilgilerinin artmasını sağladı. Ancak kurmay okuluna girebilmek için orduda başarı ile hizmet etmiş olmayı şart olarak koyamadı. Fakat nazarî eğitim alan kurmay subayların, kurmay okulundan çıktıktan sonra sekizer aydan iki sene kıt'a hizmeti yapma şartını kabul ettirebildi. Gerçek yenilik ve uygulama ancak köklü değişikliklerle mümkündü.
        Yazar eserinde, Askerî Salnameler de yer alan değişik yıllara ait (Rumi 1282(1866), Rumi 1283 (1867), Rumi 1286 (1870), Rumi 1287 (1871), Rumi 1304 (1888), Rumi 1308(1892),  Rumi 1309(1893),  Rumi 1311 (1895),  Rumi 1324 (1908),  Rumi 1330 (1914),  Rumi 1334-1335 (1918-1919)), Osmanlı askerî teşkilat yapısı ile günümüz askeri teşkilat yapısı hakkında bilgi vermektedir.
         Sonuç olarak, Türk Milleti, yerleşik hayatla birlikte, askerlik sanatını ve savaş usullerini dünya coğrafyasına öğreten bir özelliği de taşımaktadır. Orta Asya'dan itibaren düzenli ordu sistemini başarıyla uygulamış ve kendi harp usulünü zekâsıyla ortaya koymuştur. Stratejik düşünce ve planlı bir harekâtı icra etme yeteneği milletin doğasıyla özdeşleşmiştir. Bu sayede üç kıtaya yayılarak, Osmanlı Devletinin yükseliş döneminde hükmettiği coğrafya, kırk iki milyon kilometrekareye ulaşmıştır. Ancak sanayi devriminin Avrupa'da yaşandığı sıralarda, devletin uyguladığı sistemin bu gelişmeler karşısında iyileştirilmemesi, teknik yönden yetersiz kalınması, Osmanlı bürokrasisini gerilettiği gibi, ordu teşkilatında, çağdaş ordulardan geri kalmasına sebebiyet vermiştir.
        Napolyon dönemiyle birlikte ilk olarak Fransa'da adı geçen ve strateji üretmek, ileriye yönelik harekât planları yapmak amacıyla oluşturulan "Kurmay Sınıfı" Türk Ordu Teşkilatında hemen yerini alamamıştır.
        Türk Ordu Teşkilatında, kurmay sınıfının oluşturulması amacıyla, Avrupa ordularından yardım alınmış ve seçkin birçok asker bu amaçla eğitime gönderilmiştir. Özellikle, Prusya ya da sonraları Almanya Ordularında kurmay eğitimi alan subaylar; Osmanlı Ordu teşkilatında görevlendirilmiş ve bunun yanı sıra Prusyalı birçok general de danışman ve eğitmen olarak bizzat ordu içerisinde görev yapmışlardır.
        Osmanlı Ordu Teşkilatını yıpratan en önemli husus "Liyâkat" sisteminin çalıştırılamaması olmuştur. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren orduda gerekli düzenlemeler yapılmış ve modern ordunun sarsılmaz temelleri atılmıştır.

Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları, Prof. Dr. Faruk Sümer

Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları, Prof. Dr. Faruk Sümer, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı,1992, İstanbul

Oğuzlar başka bir Türk kavmi ile karşılaştırılamayacak derecede dünya tarihinde önemli bir rol    oynamışlardır. Çünkü Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğunu kuran asli unsurun Oğuzlar olduğunu söylemek mümkündür. 
Türkmen ismi üzerinde bir çok çalışma yapılmış, ancak Oğuz kelimesinin anlamı üzerinde yeterli bir araştırmaya rastlanılmamıştır. Bu konuda en gerçekçi olanı, oymak manasına gelen “Ok” kelimesine çoğul eki olan “z” harfinin eklenmesi ve zamanla k harfinin g’ye dönüşerek Oğuz kelimesini oluşturmasıdır.
Göktürk İmparatorluğu idaresindeki Türk budunlarından biri de dokuz boydan müteşekkil olan Oğuzlardır. Dokuz Oğuzlar, Türk budunun yanında Doğu Göktürk Devletinin dayandığı ikinci unsur olarak görülmektedir. Oğuzların Tula boylarında, ırmağın kuzeye doğru kıvrım yaptığı yerde yaşadıkları anlaşılmaktadır. Kitabelerde Oğuzlar kuzeyde yaşayan bir budun (kavim) olarak gösterilmektedir. Doğu komşuları Tatarlar idi. Dokuz boydan meydana gelen bir budun olduğu için “Tokuz Oğuz Budun” da denilmekteydi. Bunlardan sadece Kunı ve Torna boylarının adı bilinir. İl Tiriş Kağan Türk devletini yeniden kurmak istediğinde karşısında en güçlü budun olarak Oğuzları bulmuş ve ancak beşinci savaş sonunda Baz Kağan unvanlı hükümdar Oğuzları yenerek itaat altına alabilmiştir. Ancak diğer budunlara yağıldığı gibi kendilerinden bir hükümdar veya hanedan başlarına getirilmemiş, doğrudan Kağana bağlanmıştır. Bu nedenle Bilge Kağan hitap ederken “Türk, Oğuz beğleri, budun eşidin” şeklinde hitap etmedir. Dokuz Oğuzların akıbeti meçhuldür.

X’uncu yüzyılda yaşayan Oğuzlar başka bir budundur ve Batı Göktürk topluluğu olan On Oklara mensup idiler. X’uncu yüzyılın birinci yarısında Oğuzlar, Hazar Denizi’nden Seyhun Irmağı’nın orta yatağındaki Fara ve İstificab yörelerine kadar olan yer ile bu ırmağın kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı. Oğuzların batı sınırları Hazar Denizi’ne, doğuda ise o zamana kadar meskun edilmemiş ancak Oğuzların işgal ettiği Karadağ yarımadasına uzanıyordu. Güneybatıda Harizmler bulunuyordu. Seyhun’un sol kıyısında yer alan Savran veya Sabran şehri de Müslümanlarla Oğuzlar arasındaki sınır şehri oluyordu. Bu ülkenin başkenti Yenikent idi. Cend diğer önemli şehirlerindendi. Ayrıca Kaşgarlı Mahmut’un işaret ettiği diğer Oğuz şehirleri Serpen, Karaçuk, Suğnak,  Karnak ve Sitkün’dür. Bu yüzyılda Oğuzlar baharda Karakum’a, kışın da çoğunluğu Aşağı Seyhun bölgesinde yaşıyorlardı.      
Oğuzlar X’uncu yüzyılda müstakil ve kudretli bir devletti. Hiçbir şekilde başka bir devlete veya kavme mensup olmamışlardı. Türklerin en savaşçı eli olduğu söylenmektedir. Oğuzların silah ve teçhizatları mükemmeldi. Başlıca silahları ok idi, bunun yanında kargı (süngü) ve kılıç ta başlıca silahlarından sayılabilir. Bütün Türkler gibi iyi bir binici olup at üstünde savaşırlardı.
X’uncu yüzyılın başlarında Oğuzların iktisadî hayatları hayvancılığa dayanıyordu. Koyun sürüleri, yılkılar (at sürüleri), develer yetiştirdikleri hayvanlar arasındaydı. Oğuzlar ile İslam kavimleri arasıda canlı bir ticari ilişki bulunmaktaydı ve Oğuzların o bölgelerde ayrı bir özelliği olan Türk koyunları ve keçileri başlıca ticaret malı idi.
Bu dönemde Oğuzlar kendi kavmî dini inanışlarını sürdürüyorlardı. İslam aleminde Türklerin Allah fikrine sahip oldukları ve bunu tanrı olarak ifade ettikleri biliniyordu. Yaratıcıya Uluğ-Bayat adını vermekte idiler. Tam anlamı ile din adamları ve mabetleri olmasa da Oğuzlarda hakîmler vardı. Oğuzlar bu kişilerin manevi şahsiyetlerine büyük saygı duyarlardı. Bu şahıslar, halkın can ve malları üzerinde hüküm sahibi idiler. Korkut-Ata (Dede Korkut) da bu hakimlerden biri idi.
Ölü gömme adetleri de Göktürklere benzer şekilde idi. Ölüler sırtlarında elbiseleri, üzerlerinde silahları ve yanlarında diğer şahsi eşyaları ile gömülürlerdi. Ölü, oda şeklinde açılan bir mezara oturtulup eline içki dolu (muhtemelen kımız) bir kadeh verilerek oturtulurdu. Mezar, bir oda gibi açılır ve üstü kapatıldıktan sonra tavanının üstüne çamurdan kubbeye benzer bir külah konulurdu. Bu haliyle mezarlar Selçuklu devrinde yaygın olarak görülen kümbetlere benziyordu.
Oğuzlar dini inanışlarının nedeniyle suya girmezlerdi. Çünkü Türklerdeki köklü inanışa göre su kutlu ve arıdır. Yıkanmak kutlu ve arı suyu kirletmek ve günah işlemek demekti. Bu ise büyük felaketlere sebep olurdu. Bunun yanında giyimlerini eskiyinceye kadar üzerinden çıkarmazlardı.
Oğuz elinde kadınlar, diğer Türk ellerinde ve Araplardan farklı olarak erkeklerden kaçmazlar ve yüzlerini örtmezlerdi. Oğuzlar zamparalık ve zina yapmazlardı. Kan davası ise uygulanan bir gelenekti. Milli yemekleri tutmaç idi.
Oğuzlar sakallarını tıraş eder, ancak saçlarını kesmezler ve bıyık bırakırlardı.
Oğuzlar yaşadıkları hayat tarzı ve doğa şartlarının etkisiyle sert mizaçlı kimselerdi. Savaşçı olmak başlıca faziletlerinden biri idi. Buna karşılık konuksever, doğru ve namuslu idiler. Büyüklerine dini ve siyasi açıdan son derece bağlı ve saygılıydılar. Konuştukları Türkçe, daha Anadolu’ya gelmeden Türkistan’da iken Türkçe lehçelerinin en nazik ve en zarifi sayılmaktaydı.
X’uncu yüzyılın ilk çeyreğinde Süt-Kent’te Müslümanlığı kabul etmiş bir Türk topluluğu olduğu tespit edilmiştir.  Bu topluluğun Oğuzlar olduğu değerlendirilmektedir. Aynı yüzyılın ikinci yarısında İslamiyet iyice yayılmıştır. Müslümanlığı kabul eden bu zümreye gayri Müslimlerden ayırt etmek için Türkmen adı verilmiştir. Bu kelimenin, benzer anlamına gelen Farsça mend son ekinin Türk kelimesinin sonuna gelerek “Türk gibi” anlamı taşıdığı iddia edilmektedir.  Bir diğer iddia ise, Türkmen sözünün sonundaki men’in Türkçe mübalağa eki olduğu (kocaman, azman..) söylenerek bu adın Öz-Türk anlamında olduğu üzerine durulmaktadır.  Türkmenlerin İslamiyet’i seçmelerindeki en büyük etken ise  Müslümanlar ile aralarındaki gelişmiş ticari ilişkilerdir.
Oğuzların başında Yabgu unvanlı bir hükümdarları vardı. Yabguların en yüksek iki görevlisi  Köl Irkın ve Sü başıdır. Bunlardan Köl Irkın yabgunun vekilidir. Sü başı ise ordu komutanı demektir. Bu deyim daha sonra Selçuklular tarafından Su başı şeklinde kullanılmıştır. Yabguların mühürlerine Tuğrağ (tuğra) denilmektedir.
Oğuz Devletinin yıkılışı hakkında tarih kaynaklarında hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Bu sebeple bu konuda bazı tahminler yapılmaktadır. Bunlardan en ciddi olanı devletin iç çekişmeler sonucu son bulduğudur. Bu dağılıştan sonra Oğuzlardan bir küme Karadeniz’in kuzeyindeki topraklarda görüldü. Ruslar bu Oğuzları Tork (Türk) olarak anmışlardır. Torklar, 1055 yılında Özü (Dinyeper) ırmağına ulaşmıştır. Fakat 1060 yılında Rus prensleri ile yaptıkları savaşı kaybederek Aşağı Tuna’ya doğru göç etmişlerdir. 
Bizanslılar ise bölgelerine göç eden bu kavme Uz (Oğuz) diyerek onlara kavim adı ile seslenmişlerdir. Uzlar Tuna’yı geçip Balkanlarda akıncılığa çıkmışlarsa da, eski düşmanları Peçeneklerin saldırıları, korkunç soğuklar, salgın hastalıklar ve bilhassa açlık nedeniyle epeyce kayıp vermişlerdir. Siyasi bir güç olmaktan çıkmışlar, hatta birliklerini koruyamayarak bir kısmı Ruslara bir kısmı Rus prenslerin hizmetine girmişlerdir. Bizanslar kendisine sığınan Uzları Balkanlara bilhassa Makedonya’ya yerleştirmişleridir. Bu oymaklar Malazgirt Savaşına katılarak Bizans ordusunun sağ kolunda yer almışlardır. Bizansların sol kolunda ise Peçenekler bulunmakta idi ve savaşta bunlar hep birlikte Türklerin tarafına geçmişlerdir. Bu geçişin en önemli nedeni bir anda kendilerini saran milliyetçilik duygusu olmuştur.   
Selçuklu Devletinin kuruluşu Oğuz Türklerinin tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Bu devletin kurulması ile İslam’ın  siyasi hakimiyeti Oğuzların eline geçtiği gibi, Anadolu ve ona komşu ülkeler de onların yurdu olmuştur. Oğuz Türkleri, Yakın Doğu İslam Dünyasının bilhassa X’uncu yüzyılın başlarından itibaren siyasi bakımdan zayıf düşmesinden faydalanılarak adım adım ilerleyen Bizans’ı geri atmakla kalmamış, asıl dayanağı olan Küçük Asya’yı fethetmek sureti ile bu devletin çökmesinde ve yıkılmasında amil olmuştur.
Fetihten sonra Anadolu ve Türkistan arasında bir göç kanalı oluşmuştur. Bu kanal ile XIII’üncü yüzyıl ortalarına doğru Türkistan, Horasan, Azerbaycan’dan Moğol istilasından kaçarak Anadolu’ya gelen kalabalık Türkmen kümeleri mevcuttu. Oğuzlar Anadolu’ya gelirken maddi ve manevi harslarını da beraberinde getirmişlerdir. Mezarı Sir Derya boylarında bulunan Dede Korkut’un manevi şahsiyeti de destanlarının yanında Anadolu’ya gelmiştir. Günümüzde Oğuz tipini en çok Batı ve Güney Anadolu’da Yörük adı verilen  topluluklar temsil etmektedir.
Selçuklu hanedanı, tebaalarını adalet ve şefkatle idare etmek sureti ile her yerde unutulmaz hatıralar bırakmışlardır. Bugün Anadolu’yu dolduran tarih ve sanat eserleri incelendiğinde, Selçuklu sultanlarının iyi niyetin olduğu kadar bilimin ve aklın ışığında Türkiye’yi mamur ve halkını müreffeh kılmak için nasıl uğraştıkları görülür. 
İslamiyet’in XI’inci yüzyılda Oğuzlar arasında ezici bir üstünlüğe geçmesi ile birlikte Oğuzlara Türkmenler adı verilmiştir ki, bu ad aşağı yukarı iki asır sonra her yerde Oğuz’un yerini almış ve Oğuz sözü destanlar ile hatıraları yaşatılan ataların adı olarak Türkmenler arasında uzun müddet olarak yaşanmıştır.  
Moğol istilası eski Türk alemini ortadan kaldırmış, Türkistan ve Orta Doğu’da korkunç kıyımlar ve tahribat meydana getirdiği gibi, mamur ve müreffeh Anadolu’nun da ızdıraplı bir devir geçirmesine sebep olmuştur. Beylikler devri Selçuklu ve Osmanlı hakimiyetleri arasındaki devirdir.  Oğuz asıllı Osmanlı hanedanın Anadolu‘da yaptığı iş, Bursa’dan Boğaziçi’ye kadar olan Marmara Bölgesinin fethedilmesi ve üç kıtaya yayılan büyük bir imparatorluk kurulmasıdır.
Ancak XVI ve XVII’nci yüzyıllarda çoğu Türk aslından olmayan Osmanlı müellifleri, Anadolu Türklerine akılsız Türkler demişler ve Anadolu Türklerinin devletin asıl dayanağı olduğunu idrak edememişlerdir. Bu yaklaşımla Anadolu Türkleri yoksul ve geri kalmış bir cemiyet, Anadolu da harap bir memleket haline gelmiştir. Böylece Türk cemiyetine zaaf gelince Osmanlı Devleti de kudretini kaybetmiştir.

5 Mart 2012 Pazartesi

Ama Hangi Atatürk, Taha Akyol

Ama Hangi Atatürk, Taha Akyol, Doğan Egmont Yayıncılık, 2008, İstanbul
Çeşitli Dönemlere Göre Atatürk’ün Politikacı ve Diplomat Yönü 

    Kitap Mondros Mütarekesi  ile yola çıkarak Mustafa Kemalin Mütarekeye karşı tavrı, İstanbul’daki siyasi çalışmaları, Anadolu’ya geçiş, Erzurum Kongresi’nde Bolşevizm ve manda konuları, Sivas Kongresi’nde manda, Mustafa Kemal’in bu süreçteki siyasi taktikleri, İstanbul hükümetiyle ilişkiler, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Milli Mücadele sırasında Bolşevizm ve İslam siyasetleri, Zaferle başlayan batılılaşmanın Lozan’da kurumlaşması, Günümüzde de önemini koruyan Kürt ve Kuzey Irak sorunları, Musul-Kerkük meselesi ve 1930’ların ortasından itibaren Atatürk’ün İngiltere ile ittifak yapma çalışmalarını anlatıyor.
    Rumeli’ yi kaybettiğimiz Balkan savaşı ardından Birinci Dünya savaşı, Sarıkamış faciası, Çanakkale, Filistin cepheleri ve bu savaşlar da 3 milyon kayıp. Silâhaltına alınan her üç kişiden biri evine dönebilmiştir. Mondros mütarekesi ardından Anadolu’nun galip devletler tarafından paylaşılmasını ve Türklere bırakılacak yerlerin de Avrupalıların denetiminde olmasını öngören Sevr Antlaşması.  Başyaver Naci Bey’e padişaha sunulmak üzere gizli bir telgraf çeken Mustafa Kemal orduların muharebe kuvvetinden mahrum olduğu için hemen barış yapmak ve yeni bir hükümet kurmak gerektiğini anlatıyordu. Ülkenin daha büyük kayıplara uğramamsı için Mustafa Kemal’in siyasi projesi şimdilik budur.

    Mondros Mütarekesi Limni adasının Mondros Limanında zamanın Bahriye Nazırı Rauf Orbay tarafından imzalanmıştır. Mondros kısa bir süre için ümit ve ferahlama duygusu yaratmıştır. Hatta Atatürk, arkadaşı Ali Fuat Paşa’ya mütarekenin feshinden korktuğunu bile söylemiştir. Ancak bir süre sonra İngilizlerin mütareke şartlarını aşan, kendi sözlerine de uymayan hareketlere başlaması, özellikle İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilmesi, ülkede Mondros’a karşı sert ve sürekli bir tepki oluşturmaya başlamıştır.
    Mustafa Kemal Paşa Kasım 1918 de Ahmet İzzet Paşa’nın İstanbul’da kendisine ihtiyaç olduğunu bildiren telgrafı üzerine İstanbul’a gelmiştir. Hedef mevcut Tevfik Paşa hükümetini düşürmek, onun yerine Ahmet İzzet Paşanın kuracağı hükümete Harbiye Nazırı olarak girmek, İstanbul’da iktidarı ele almaktır. Bunların hiçbiri gerçekleşmemiş, İzzet Paşa yeni bir hükümet kurmuş ama Mustafa Kemal Paşa bu hükümet içinde yer almamıştır. Lord Kinross’a göre Mustafa Kemal acaba müttefikler yoluyla bir iş başarabilir mi, diye düşünmeye başlamıştır. O’nun için yetkisiz kalmaktansa herhangi bir yetkili görevde bulunması isteklerini(yani Lord Curzon’un korktuğu milli ayaklanmayı) gerçekleştirmek için şarttır. Bu maksatla çeşitli girişimlerde bulunmuş ve sonunda anlamıştır ki İngiltere’ye ve Yunanistan’a karşı İtalya’dan yararlanmak mümkündür. Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşında İtalya-Yunan karşıtlığından yararlanacak ve Batılılarla ilk antlaşmayı İtalya ile yapacaktır. Mustafa Kemal’in bütün çabası, bir şeyler yapmak için, askeri ve siyasi bir kuvveti ele geçirmektir. Artık tek yol Anadolu dur. Aradığı askeri ve siyasi gücü, padişah fermanı ile alacak, o şekilde Samsun’a çıkacaktır.
    İstanbul ve İzmir işgal edilmişti. Artık siyaset ve diplomasi bitmişti. Anadolu da milli bir kurtuluş harekatı başlatılabilir miydi? Denemekten başka çare yoktu. Komutanlar da bunu düşünerek Anadolu’ya geçtiler. Bu amaçla Anadolu’ya tayinini yaptıran ilk kumandan Ali Fuat (Cebesoy) Paşa’dır. Hemen ardından Kazım Karabekir Paşa Erzurum’a atamasını yaptırmıştır. Ali Fuat ve Karabekir’den sonra, Mustafa Kemal ve Albay Refet (Bele) Samsun’a çıkarak Anadolu’ya geçtiler. Rauf Orbay’da Deniz Kuvvetlerindeki görevinden istifa ederek Anadolu’ya geçen komutanlardandır.
    İngilizlerin Mondros Mütarekesinin 7. ve 24. maddelerini uygulamaya koymalarını engellemek yani Karadeniz ve Doğu illerinde sükûneti sağlayarak yeni işgalleri engelleyebilmek için Mustafa Kemal Paşa Anafartalar kahramanı olarak Padişah tarafından müfettişlik görevine atanmıştır. İttihatçılara karşı olduğu için onun atanmasını İngilizler de engellememiştir. Vahideddin’in kastı, İngilizlerin yeni bir işgaline yol açabilecek olayları Mustafa Kemal Paşa’nın önlemesidir. Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıkarken elbette hangi güçlere dayanabileceğinin bir analizini yapmıştı. Hareketin meşruiyet temeli Hâkimiyet-i Milliye olacaktı. Dünya politik dengelerinde ise ‘Doğu Mefkûresi’ başka bir deyişle Doğu milletlerinin kurtuluşunu amaçlayan antiemperyalist bir İslam ve sol anlayışı. Bolşevik Rusya ve İslam dünyası ile ittifak.
    Türklerin Bolşevikliği kabul etmesi; İngilizlerin müthiş korkusu ama Lenin’in büyük umududur. Mustafa Kemal bu korkuyu da bu umudu da tam bir kurmay ustalığı ile çok iyi değerlendirecektir. Mustafa Kemal’in İslami dil kullanarak yürüttüğü siyaset Milli Hareketin elindeki en büyük kozlardan olacaktır. Türkiye’ye destek olmak için Hindistan’da ‘sivil itaatsizlik’ anlamında ‘hicret’ ve ‘boykot’ hareketleri hızla yayılıyor ve Londra üzerinde ağır bir baskı kuruyordu.
    Anadolu’ya çıkmış olan Mustafa Kemal Paşa bu tabloyu çok iyi görmüştür. İslam âlemine beyanname yayınlıyor. Meclisi dualarla tekbirlerle açıyor, Hilafeti korumak için çarpıştığını ilan ediyor. Lenin’e mektuplar yazıyor, Bolşevizm’i övüyor, Ankara’da bir Komünist Partisi kurduruyor, emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadele ettiğini defalarca tekrarlıyordu. Prof. Kürkçüoğlu Mücadele’de Mustafa Kemal’in dış politika bakımından üç temel faktöre dayandığını yazıyor; İslam etkeni, Bolşevik-Rusya etkeni, Müttefiklerin arasındaki ayrılıklar. Bolşeviklerle temas ve Mustafa Kemal’le arkadaşlarının Bolşevizm’i ele alması, ilk defa Havza da olacaktır. Mustafa Kemal’in beklentisi Ruslardan silah almaktır. Manda ve Bolşevizm kurtuluş için yararlanılması düşünülen iki dış faktör. Mustafa Kemal ve Karabekir Paşalar, Mili hareket adına görüşmeler yapmak üzere Ömer Lütfi Bey’i Bakû’ye, Fuat Sabri Bey’i de Moskova’ya gönderiyordu.
    Mustafa Kemal Paşa, Milli Hareket zamanla padişaha karşı çıkacak ölçüde güçleninceye kadar, ‘3. Ordu Müfettişi’ ve ‘Fahri yaver-i hazreti şehriyarı’ unvanlarını titizlikle koruyacak, imzalarını bu sıfatla atacaktır. Bir süre bu görevlerini kullanacak ve başarılı olacaktır. Yola devem ederken ilk durak Erzurum olacaktır.
    Eldeki en güçlü askeri birlik Erzurum’dadır. 15. Kolordu Milli Mücadele’nin ilk zaferini kazanacak ve ilk milli sınırımızı çizecektir. 7 Temmuz’da, idari yetkilerin de kolordularda toplanması yönünde yayınlanan genelge ile Mustafa Kemal Paşa kendisi görevden azledilse veya istife etse bile, bütün askeri ve idari yetkileri güvendiği kolordu komutanlarının elinde topluyordu. 8 Temmuz da Vahideddin, Mustafa Kemal Paşa’nın görevine son veren bir irade yayınlamıştır. Mustafa Kemal Paşa, azledilmeye ön almak için istifa etmiştir. Rauf Bey’in anılarına göre bu, Mustafa Kemal’e hayatında en çok yeis veren hadisedir. Karabekir Paşa’nın bir bölük süvari ile ‘Emrinizdeyim Paşam’ demesi ilk zaferin kazanılmasıdır. Ancak Atatürk Nutuk ta Karabekir Paşanın bu vefalı hareketinden bahsetmemektedir.
    Milli mücadelenin dönüm noktalarından biri Erzurum Kongresi’dir. Kazım Karabekir hatıralarında şöyle anlatıyor: Mustafa Kemal başkanlılık kürsüsüne general üniforması ve Padişah (yaver) kordonuyla çıkmıştı, Trabzon delegesi Zeki Bey münasebetsiz bir tavırla itiraz ederek evvela Üniforma ve padişah yaveri kordonunu çıkarmasını istedi ve ‘tahakkümden korkuyoruz’ dedi. Pek müşkül bir duruma düşen Mustafa Kemal Paşa o akşam üniformayı atmaya mecbur kalmıştı. Kongrede iki vurgu dikkat çekiyor; İslam ve Bolşevizm. Paşa bir strateji prensibini ifade ederek; ‘Zamanında hiçbir şeyi kaçırmamak ve zamansız hiçbir şeye uzaktan yakından tevessül etmemek’. 1919-1922 arasında Milli Mücadele emperyalizme karşı mazlum milletlerin kurtuluşu fikrini yoğun bir şekilde işlemiş, dış politikada büyük ölçüde Bolşeviklerin ve İslam dünyasının desteğine dayanmıştır. Ancak Mustafa Kemal Nutuk’ta Bolşeviklerle ilgili ifadeleri tamamen çıkarmıştır. Kongrede bilinen kararlar alınmıştır ancak Nutuk’ta 6. maddede yer alan ‘manda ve himaye kabul edilmez’ ifadesi, Kongre bildirisinin orijinal metninde yoktur. Mustafa Kemal Paşa Erzurum ve Sivas Kongrelerinde Amerikan mandası eğilimlerini usta taktiklerle geçiştiriyor, ama İngiltere’ye karşı Amerika’dan yararlanma siyasetini ihmal etmiyordu.
    Erzurum’dan sonra toplanan Sivas Kongresinde de Bekir Sami Bey ve Halide Edip’in ortaya attığı Amerikan mandası fikri tartışılmıştır. Damat Ferid ve İngilizlerin adamı Elazığ valisi Ali Galip Sivas’ı basarak Mustafa Kemal ve Rauf Bey’i öldürmek için görevlendirilmiştir. Sivas Kongresine 120 kişinin katılması gerekirken, salonda sadece 38 delegenin olması az da olsa ümitsizliğe neden olmuştur. Kongre de ittihatçılığın yeminle reddedilmesi siyaseten özellikle önemlidir. Çünkü İtilaf Devletleri Kemalist hareketin de İttihatçı olmasından kuşkulanıyordu; yeminle bu kuşkular giderilmek, İstanbul ve İtilaf Devletleri yumuşatılmak isteniyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın stratejist yönünü anlamak için, Erzurum ve Sivas kongreleri arasındaki ince farklara dikkat edilmelidir; İtilaf Devletlerini daha gözetir bir tavır alınmıştır ve  Sivas daha radikaldir. Bildiride ‘manda ve himaye’ terimleri geçmiyor, kabul veya ret yolunda bir ifade yok. Mustafa Kemal’in Sivas Kongresinde dikkat çeken tavrı, birkaç arkadaşıyla özel olarak konuşurken manda aleyhine şiddetli ifadeler kulansa da, Kongre de mandaya karşı bir konuşma yapmamış olmasıdır. Kongre tutanaklarında mandaya karşı çıkan bir konuşması yoktur. Mustafa Kemal’in gözettiği başka dengeler vardır. Bunlardan biri, Amerika faktörüdür. Tarihçiler onun bu tavrının taktik olduğunu yazıyor. Burada maksat; İngilizler ve onların desteğiyle Anadolu’da işgale kalkan Yunanlılara karşı zaman kazanmak, Amerikan desteğini almak, hiç olmazsa Amerika’yı tarafsızlaştırmaktır. Mustafa Kemal’in siyasi hayatında değişen şartlara göre değişen söylemler, taktikler, stratejiler geliştirmesi, siyasi dehasının özelliklerinden biridir. Milli Hareketin oluşturduğu baskı Damat Ferid hükümetinin istifasına yol açmıştır. Hükümet askeri darbe olmadan ‘milli irade’ namına gönderilen telgraflarla düşürülmüştür.
    Vahideddin hükümet kurma görevini Milli Hareketin de kabul edeceği Ali Rıza Paşa’ya vermiştir. Burada önemli olan husus Mustafa Kemal İstanbul’da Milli Hareket’e yardımcı olacak bir hükümeti kurdurtmakla kalmamış, aslında milletin mukadderatıyla ilgili konularda bütün inisiyatifi artık eline almıştır. Bu dönemde Mustafa Kemal’in siyasetçi dehasını gösteren bir olay da ‘İttihatçılık’ meselesindeki tutumudur. Harbiye Nazırına bir genelge yayınlayarak Heyet-i Temsili yenin dört konuyu açıklığa kavuşturmasını istemiştir;
1.    İttihatçılıkla ilişkilerinin bulunmadığını,
2.    Osmanlı Devletinin Birinci Dünya Savaşına katılmasında sorumlu olan isimlerin cezalandırılmasını,
3.    Harp esnasında işlenen her türlü cinayetin faillerinin kanuni cezadan kurtulamayacağını,
4.    Seçimlerin serbest cereyan edeceğinin bilinmesi.
    Ancak bu talepler yerine getirilmediği için Mustafa Kemal Nutuk ta çok şiddetli eleştirilerde bulunacaktır.
    Her şeye rağmen Milli Hareket iç politika da başarıya ulaşmıştır. Bu başarı Amasya Görüşmelerindeki gizli protokolden anlaşılmaktadır. Ali Rıza Paşa hükümeti, İngiliz baskılarına rağmen, Kuva-yı Milliye’ye önemli şekilde destek vermiştir. Mustafa Kemal’in Ali Rıza Paşa hükümeti hakkında izlediği politika ‘kısmen destek, kısmen karşı’ bir politikadır. Mustafa Kemal’in asıl amacı, Meclis’in de hükümetin de Anadolu’da, Ankara’da kurulmasıdır. İstanbul’daki hiçbir şey fazla güçlenmemelidir.  Şimdi sorun Meclis nerede toplanacağıdır.
    Meclis İstanbul dışında toplanırsa İtilaf Devletleri tarafından İstanbul’un ülkeden koparılması güçlü bir ihtimal haline gelir. Mustafa Kemal’le Ali Fuat Paşa dışında, Kuva-yi Milliyecilerin hemen tamamı, Karabekir ve Rauf Bey ise Meclisin İstanbul’da toplanması taraftarıdır. İstanbul’da Rauf Bey’in öncülüğünde Misak-ı Millinin yayınlanması İngilizleri tahrik eden önemli bir gelişme olmuştur. İstanbul Meclisinin İngiliz süngüsü ile kapatılması, Ankara’da toplanacak olan Türkiye Büyük Millet Meclisi için çok sağlam bir zemin hazırlayacaktır. Ankara’nın seçilmesindeki sebep, coğrafi merkez olması ve tren istasyonuna sahip olmasıdır. Mütareke imzalandığı halde barış antlaşmasının gecikmesi ve Milli Hareketin giderek güçlenmesi İngiltere ve Fransa da tedirginlik yaratmıştır.  İngiliz dışişleri Bakanı Lord Curzon’nun ‘her ne pahasına olursa olsun Türklerin Avrupa’dan ve İstanbul’dan çıkarılması’ planı açığa çıkar. Türk kamuoyuna yansıyan bu plan İzmir’in işgali kadar tepki doğurmuştur. Büyük mitingler tertip edilir. 15–16 Mart sabaha karşı İstanbul işgal edilmesinden sonra Harbiye Nazırı Fevzi (Çakmak) yayınladığı bildiride işgalin Mütareke hükümlerine aykırı olmadığını belirtmiştir.  Fakat Fevzi Paşa’nın bu soğukluğu kısa sürede giderilecek ve Fevzi Paşa Anadolu ya önemli miktarlarda silah sevk ettirmeye yarımcı olacaktır.
    Milli Mücadelede Mustafa Kemal’in izlediği stratejiyi simgeleyen iki tipik olay; Meclisin müthiş bir İslami gösteri biçiminde açılması ve Meclis açıldıktan sonra Meclis reisi Mustafa Kemal ‘in ilk diplomatik mektubunu Bolşevik lider Lenin’e yazmasıdır. Halide Edip Adıvar’a göre Milli mücadele döneminde Ankara’daki temel siyasi eğilimler; Doğu idealine bağlı olanlar ve Batı idealini savunanlardır. Mustafa Kemal’in Milli Mücadeledeki yoğun İslami vurguları da Bolşevik vurguları da onun Doğu İdealine inandığının değil, bu ideali ülkenin kurtuluşu için stratejik bir faktör olarak ustaca kullanmasının sonucudur. Mustafa Kemal Paşa, zafer kazanıp yeterince güçlenerek laik Cumhuriyet kurma aşamasına gelinceye kadar bütün Milli Mücadele boyunca din adamlarının halk üzerindeki etkisini kullanacaktır. Büyük Gazi bunu yaparken 47 Müdafaa-i Hukuk cemiyetinin 17’sinin başkanının din adamı olduğunu bilmektedir.
    Din kardeşliği ve Hilafet’e bağlılık faktöründen başka, Sevr antlaşmasına göre Doğu Anadolu’da Ermenistan kurulması tehlikesi de Türk ve Kürt halkını beraberce milli mücadeleye yöneltmiştir. İslami değerlere bağlı olan halkı kazanmak ve Milli Mücadele çatısı altında birleştirmek için Meclis İslami bildiriler yayınlıyor. Böylece Hilafet faktöründen yararlanarak İslam dünyasından İngiltere’ye karşı destek alma düşünülmektedir. Bu desteği en belirgin şekilde verenlerin başında Hint Hilafet Komitesi gelmektedir. Mustafa Kemal de Hâkimiyet-i Milliye’deki yazılarında Hint Müslümanlarına teşekkür ediyor ve Hintlilerin ‘Bizi İngilizler idare edeceğine Türklerin en zalim en gaddar bir memuru gelip idare etse razıyız, bizler senelerdir Türkleri bekledik’ diye konuştuklarını hatırlatarak bu güzel duygulara karşılık veriyor. Mustafa Kemal’in Hilafet ve İslam siyaseti, Ortadoğu Müslümanları arasında da etkili olmuş, milli harekete siyasi destek sağlamıştır. Bu konuda iki sembol isim önemlidir: Biri Libyalı Şeyh Ahmet Sunisi, öbürü Iraklı Şeyhler şeyhi Acemi veya Uceymi Sadun Paşadır.  Mustafa Kemal, Sunisi’yi genel vaiz olarak görevlendirmiş, özellikle Güneydoğuda çeşitli illerde camilerde vaazlar vererek, hutbeler okuyarak halkı Milli Mücadele ‘ye teşvik etmesini istemiştir. Amaç, başta Hindistan ve Ortadoğu olmak üzere Müslüman ülkelerde İslam ve Hilafet propagandasının isyanlara yol açmasını sağlamaktır. Bunun için de Şeyh Sunisi den faydalanılmıştır. Mustafa Kemal’in İslam ve Hilafet siyasetini çok dindarca uygulamasının içeride Milli Mücadele’ye geniş halk desteğini kazanmada, dışarıda ise özellikle İngiltere’ye karşı Milli Mücadeleyi siyaseten güçlendiren bir etken olmuştur.
    Mustafa Kemal 24 Nisan 1923’te Meclisin gizli oturumunda Bolşeviklerle ilişkileri anlatırken ‘Her kaynaktan istifade etmek’ ve ‘düşmanlarımızı düşmanı olması’ tezlerini ortaya koymuştur. Atatürk Bolşevizm’in felsefesine ilgi duymuyordu olaya tamamen politik pragmatizm açısından yaklaşıyordu. Mustafa Kemal açısından Anadolu’yu işgal eden Batılı düşmanlara karşı silah yardımı alabileceği tek güç Bolşevik Rusya'dır. Halil Paşa’yı da yardım için Bolşeviklere gönderen Mustafa Kemal Paşa‘dır. Halil Paşa Ruslar aracılığıyla Ermenilerle görüşerek Nahçıvan’dan Anadolu’ya ufak bir koridor açılmasını sağlamıştır. 28 Eylül 1920 sabaha karşı Milli Mücadelenin ilk taarruzu başlamış Türk ordusu Sarıkamış’a girmiştir. Milliyetçi Ankara harekât hakkında Sovyet liderlerine bilgi veriyor ve Bolşeviklerin Ermenistan’ı ele geçirmesine yeşil ışık yakıyor hatta teşvik ediyordu. Karabekir’e göre harekât gecikmiş bir harekâttır daha erken yapılsaydı Batı cephesindeki Türk Ordusu Eskişehir’de yenilip Sakarya’nın doğusuna çekilmek zorunda kalmayacaktı. Mustafa Kemal Paşa Bolşevikleri kızdırmamak için komünizm taraftarı Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Türkiye’ye gelmesine izin vermiştir. Mustafa Kemal bilhassa Bolşevizm’in orduya sızmasından endişelenerek önlem için bu akımı açık ve ılımlı olarak hükümetin idaresinde bulundurmuştur. Bu akımlar oldukça güçlenmektedir. Yeşil Ordu, Bolşevik sempatizanı olduğu gibi düzenli orduya karşı da milis fikrini savunuyodu. Çerkez Ethem’in katılımıyla Ankara’yı rahatsız eden bir güce ulaşmıştı. Çerkez Ethem’in 6 bin silahlı milisten oluşan Kuva-yı Seyyare adlı birliklerinin tümüyle Yeşil Ordu’ya katılması, Yeşil Ordu’nun Bolşevik yanlısı olması ve Milli Ordu’yu reddetmesi, mecliste Halk Zümresi adında kalabalık bir gruba dayanması Milli harekâtı son derece kaygılandırmıştır. Kuvvetli bir sol eğilimi gören Mustafa Kemal’in kendisi de sol bir program ortaya koyarak bu eğilimlerin mensuplarını kendisine çekmeyi amaçlamıştır. Milli Harekâtın saflarına geçen bu unsurları böylece etkisizleşeceğini düşünmektedir.
    Mustafa Kemal Halkçılık programı ile Meclis içindeki solu yanına çekip etkisizleştirirken, Meclis dışındaki solu etkisizleştirmek için de kendi arkadaşlarına resmi bir Türkiye Komünist Partisi kurdurmuştur, bunun dışında kalan komünistleri İstiklal Mahkemeleri ne vererek tasfiye etmiştir. Milli Hareket güçlendikçe Mustafa Kemal Paşa solu tasfiye etmiş ve sağa kaymıştır. Mustafa Kemal paşa Milli Mücadele de ‘Doğu ideali’nin gerçek bir kahramanı, zaferden hemen sonra ise radikal bir Batılılaşmanın önderidir.
    24 Haziran 1920’de Garp Cephesi kurulmuş ve komutanlığına Ali Fuat Paşa getirilmiştir.  Mustafa Kemal Paşa’nın İstiklal Savaşını teşkilatlandırırken aynı zamanda yarınki inkılâp kadrosunu kurmaya özen gösterdiği, devrimler döneminde yüzde yüz kendisine bağlı olacak bir askeri kadroyu daha savaş sürerken kurduğu yabana atılmaz bir gerçektir. 1. İnönü savaşı, yeneni yenileni olmayan bir muharebe olarak sona erdikten sonra İngilizler, Ankara’nın Moskova ile sıcak ilişkileri ve İslam dünyasındaki gelişmeleri de dikkate alarak barış şartlarında belirli iyileştirmeler yapmak istemişlerdir. Londra Konferansının sonuç alınamasa da en önemli tarafı Türkiye’nin tek temsilcisinin Ankara olduğunun tescil edilmesidir. Ardından 2. İnönü zaferi. Yunanlıların tekrar toplanması ve Atatürk’ün Sakarya doğusuna çekilme direktifi. Meclise verilen önerge ile fevkalade yetkilere sahip Mustafa Kemal Paşa başkumandan olmuştur. Mustafa Kemal’e göre ‘zaferin garantisi ülkenin genişliği ve milletin fedakarlığıdır’.Tekalif-i Milliye emirleriyle bu fedakarlık yapılıyordu. Bu savaş Mustafa Kemal’in cephede savaşı yönetirken attan düşerek kaburgasını kırdığı ve muharebeleri sedyeden yönettiği savaştır. Sakarya bir ‘subay savaşı’ olmuştur. Hücum taburunun yalnız iki subayı kalmıştır. Mustafa Kemal’e Müşirlik ve Gazilik unvanı verilmiştir. Zafer halkta büyük sevinç ve moral yarattığı gibi Ankara’yı tek meşru otorite haline getirmiştir. Ankara-Moskova ilişkileri istikrara kavuşmuştur. Fransa güney cephesinden çekilmiştir. Mustafa Kemal bu süreçte batıdan gelen mütareke ve barış önerilerini hemen reddetmemiştir. Bu tavrı Mustafa Kemal’in ılımlı bir lider olduğu izlenimini yaratmıştır. Büyük Taarruzdan önce Mecliste yaptığı konuşmada ise Meclis adına kanun kuvvetinde kural koyma yetkisinin kaldırılmasını ancak başkomutanlık yetkilerinin devam ettirilmesini ister. Böylece kendisine muhalefet edenlere diktatör olmadığını gösterir.
    Büyük Taarruzun beşinci günü sonradan Başkumandanlık Savaşı adı verilecek olan Dumlupınar savaşı büyük bir zaferi müjdeler. 9 Eylül Cumartesi İzmir Yunan işgalinden kurtulur. Artık Diplomasi zamanı gelmiştir. Mustafa Kemal Ankara’ya dönüşünde Meclis kapısı önünde resmi üniforması ile dua okumaya başlayan İmam efendiye; ‘Burada böyle şeylere gerek yoktur. Bunları camide yapabilirsiniz. Biz savaşı dua ile değil Mehmetçiğin kanı ile kazandık’ der ve imamı kovar. Batılılaşmayı işaret eden bu olaydan sonra Mustafa Kemal Mecliste saltanatı şiddetle eleştiren ve Hilafeti öven bir konuşma yapar. Saltanat kaldırılır. Dünyevi yetkileri kaldırılmış bir hilafetin Lozan da işe yarayacağı düşünülmüştür. Hilafet Lozan’dan sonra kaldırılacak, Gazi Paşa hilafetin kötü olduğunu o zaman anlatacaktır.
    Lozan için Mustafa Kemal İsmet Paşa’yı uygun görmüştür. Baş delege ve diğer delegeler Rıza Nur ve Hakan Saka Beyler de profesyonel diplomat değildirler. İsmet Paşa’nın tercih edilmesindeki iki esaslı sebep, askeri zaferi masada temsil edecek Garp Cephesi Kumandanı olması ve Mudanya görüşmelerindeki başarılarıdır. Lozan görüşmelerinden önce yaşanan en önemli sorunlardan biri telgraf sorunu dur. Lozan’dan Ankara’ya iki hat bulunmaktadır. Birisi Fransızların işlettiği Köstence Hattı, diğeri ise İngilizlerin işlettiği Doğu (Eastern) hattıdır. Türk heyetinin tercih ettiği hat İngilizlerin işlettiği hat olacaktır. Bu yolla yapılan haberleşmeleri ellerine geçiren İngilizler şifreleri de çözerek günü gününe sabah kahvaltılarında okuduklarını, bizzat o zamanın İngiltere dış işleri başkanı Mister Churchill son yılarda yayınladığı hatıralarında anlatmaktadır. Lozan’da alamadıklarımıza dair bir liste bir ödünler listesi de vardır ancak bu liste çok uzun olmamasına rağmen Irak sınırının çok kötü çizilmesi bu listenin en önemli maddesidir.
    Lozan’a ara verildiği dönemde Gazi Mustafa Kemal Paşa parti kurmuş ve bu olay Kazım Karabekir tarafından barış imzalanmadan yapılması sebebiyle yanlış olarak değerlendirilmiştir. Gazi’nin düşüncesi ise devrimleri tamamlamak maksadıyla bir an evvel sulh. İzmir iktisat kongresiyle batıya iki önemli mesaj verilmiştir; bunlardan biri kapitülasyonların kabul edilemeyeceği, diğeri ise Türkiye’nin liberal politikalar izleyeceğidir. Emperyalizm’e ve Kapitalizm’e karşı olan ‘Anadolu İhtilali’, halkçı ve devletçi karakterini, zaferden hemen sonra unutmuş ve liberal ekonomiye dönmüştür. Batı idealine dönüşün önemli dönemeçlerinden biri, Boğazlar Rejimi konusunda Türkiye’nin Bolşeviklerden uzaklaşarak İngiltere’ye yaklaşmasıdır. Bazı yazarlara göre Kemalist liderliğin Lozan’da verdiği en büyük ödünlerden biri Boğazlar rejimidir. Lozan’da hilafet hiçbir şekilde görüşme konusu yapılmamıştır. Lozan’da Türkiye’nin İslam ve Bolşevizm faktörlerini kullanmayacağı çok geçmeden belli olmuş ve Gazi Hilafetin var olan ruhani otoritesini de sarsacak adımlar atmaya başlamıştır. Kurmay dehasıyla Mustafa Kemal siyaset yaparak; zaferden sonraki ‘Batılılaşma’ stratejisi içinde, aylık taktiklere göre pozisyon alarak ilerlemiştir. Önce Osmanlı soyundan gelen Halifenin konumunu tartışmalı hale getirmiştir. Gelişmeler Muhalefet eğilimlerini güçlendirmekte ve hilafet hem içte hem de dışta yeniden güç kazanmaktadır.
    Gazi kurmay dehasıyla siyasi bir ‘kriz yönetimi’ planlayarak önce hükümet krizi çıkarıyor, bu krizden yararlanarak Cumhuriyet’i ilan ediyor ve Meclisin başvekil yapmak istemediği İsmet Paşa’yı, Cumhurbaşkanı olarak kendisi başvekil yapıyordu. Darbe üstüne darbe alan Muhalefet Gazi’nin gittikçe artan otoritesini sınırlamak için Hilafet’e daha bir yakınlaşmıştır. İsmet Paşanın da büyük yardımı ve desteğini alan Gazi Hilafeti de kaldırarak dış politikaya açılmıştır. Bu alanda üç büyük mesele ile karşılaşılıyor; Musul, Boğazlar, Hatay.
    Musul iki açıdan çok önemli; birincisi zengin petrol yatakları, ikincisi Türkiye’nin güvenliği. Musul diplomasi ile alınamazsa, tek seçenek, oradaki İngilizlerle çarpışarak almaktır. İşte bunun için Gazi ‘Musul için harbe devam makul bir şey mi?’ diyor, makul olmadığını belirtiyordu. Mecliste Muhalefet; Musul’u vermekle iş orada bitmez. Musul’u verdiğimiz gün hudut Erzurum’dur şeklinde eleştiriler yapmaktadır. Suriye sınırını masaya getirilmemesi de eleştiri konusu olmuştur. 24 Temmuz’da Lozan da imzalanan barış antlaşması, mecliste hiç muhalif olmadığı halde sert eleştirilere sebep olmuştur. Mustafa Kemal Paşa reel politika ustasıdır. Hedeflerini imkânlarına göre ayarlamaktadır. Lozan’da heyetimizin Misak-ı Milliye tecavüz etmediğini, bilakis riayet ettiğini söyleyerek Musul konusunda meselenin özünün İngilizlerle bir savaşa girip girmemek olduğunu anlatıyor. Mustafa Kemal ‘Musul Misak-ı Milliye dâhildir' derken milli bir hedefin siyasetini yapmıştır; bunun gerçekleşmeyeceğini görünce, realist bir tutumla siyasetini değiştirmiştir. Kemalist Türkiye İngiltere ile ilişkilerini normal hale getirmek için Musul’dan feragat edecektir. Faşist İtalya’dan gelen tehdit faktörünün Türkiye’de yarattığı endişe ve İtalya ile Yunanistan’ın anlaşabileceği kaygısı Türkiye’yi İngiltere’ye yaklaştırmıştır.
    Reisicumhur Mustafa Kemal’in yeni Ankara’sı Afganistan ve Sovyetler konusunda yeni bir dil kullanmaya başlar. Milli Mücadele yıllarından çok farklı olan bu yeni dil, Doğu’dan batıya yönelişini çok iyi sembolize etmektedir. Gazi artık Türkiye’nin Avrupalı bir millet olduğu görüşündedir. Milli Mücadele yıllarında Gazi’nin dış politikasındaki tipik özellik, İslam Dünyası ile konuşurken İslami, Rusya ile konuşurken Bolşevizan bir dil kullanması, ama her iki halde de Batıyı Emperyalist olarak suçlaması, Doğu ülkelerini ise mazlum milletler olarak nitelemesiydi. Zaferden, hele de Musul meselesinin çözülmesinden sonraki dış politikanın dili de çok farklıdır. Artık Ruslarla ve Müslüman ülkelerin temsilcileriyle görüşürken dostluk ve iyi komşuluk gibi genel diplomatik terimler tercih etmektedir. Zamanla Türkiye’nin değeri artar ve neresinden bir parça koparılacak değil de ittifak yapmak için bakılan bir ülke haline gelmiştir. Sıra Lozan’da çözülemeyen problemlere gelmiştir. İlk sırada boğazlar rejimin değiştirilmesi vardır. Türk tezi; Lozan imzalanırken dünyada barış ve silahsızlanma rüzgârı esiyordu, Bugünkü dünyada silahlanma rüzgârları bulunmaktadır. Netice de Türk tasarısına uygun bir metin olan Montrö sözleşmesi imzalanmıştır.
    Mustafa Kemal Paşa kuzeyini Sovyet dostluğuyla, gerisini İran dostluğuyla garantiye almıştır ancak Güney için iki tehlike vardır: Fransa ve İngiltere. Çünkü onlar eski Osmanlı topraklarını müstemleke yapmışlardı. Bunları Önlemek için Türkiye, İran, Irak ve Afganistan’la Sadabad Paktı’nı imzalamıştır. Sonra Hatay’ın anavatana katılması Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın büyük diplomasi başarısıdır.
    Atatürk’ün İngiltere ve Fransa ile bir ittifak antlaşması imzalamamış olmasının sebebi, ideolojik değildir. Ama Fransa ile ittifak antlaşması olacaksa buna İngiltere’nin de katılmasını şart koşan kendisidir, Devamına ömrü vefa etmemiştir.
    Atatürk’ün başka liderlerde çok nadir olarak görülen özelliklerinden en önemlisi, çok değişik dönemlerde yaşamış, değişik şartlarda farklı çözümler geliştirmek zorunda kalmış olmasıdır. Osmanlı döneminde çok uluslu bir imparatorluğun hem Balkanlardaki etnik isyanlar sebebiyle hem de az gelişmişlik sebebiyle yıkılışını yaşadı ve bu konuda çok duyarlı hale geldi. Böylece homojen ve çağdaş bir toplum olmanın özlemine sahip oldu. Libya’ya koştu, Birinci dünya savaşında çarpıştı. İmparatorluk vizyonu ona geniş coğrafyalardan bakmayı öğretti.
    Mustafa Kemal Paşa Meclisin açıldığı 23 Nisan 1920 gününden, Sakarya savaşının zaferle sonuçlandığı 15 Ekim 1922 gününe kadar konuşma ve yazışmalarında emperyalizm ve kapitalizme karşı mücadele ettiğini söylemiştir. Adeta dönüm noktası olan 3 Mart 1922 tarihli konuşmasında Mustafa Kemal sol terimleri son defa kullanmıştır. Lozan’dan itibaren Batıya yöneliş başlamıştır. Milli Mücadele dönemi İslami terimler ve sol terimlerin kullanıldığı dönemdir ancak İslami terimler çok daha fazla kullanılmıştır. Hilafet’in kaldırıldığı 1924 den sonra dini terimler özellikle siyaset alanında Gazi’nin sözlüğünden hızla çekilmektedir. Dört farklı dönem de dört farklı Atatürk vardır. Lozan’dan sonra özellikle de 1930’larda bu dördünden de farklı Atatürk resmi vardır. Sadece kıyafetlerle değil düşünce ve siyasetiyle de.
    Tarihe bakışta elbette farklılıklar ve tarih yazımında elbette farklı yorumlar mümkün ve hatta gereklidir. Ama tarih yazanlar tarih yapanlara sadık kalmayıp tarih yapanlar adına sözler ve davranışlar uydurursa, tarih yazımı nesilleri şaşırtacak bir mahiyet alır. Atatürk zaferden sonra bütün dikkatini Mazlum Milletlere değil, Türkiye’nin güvenliğine ve çıkarlarına yöneltmiş ve reel politika uygulamıştır. Bu gerçekler görülmeden ‘diplomat Atatürk’ görülemez. Atatürk ve arkadaşlarının çok farklı dönemlerde, çok farklı sorunlara karşı değişik politikalar geliştirdiğini aklıdan çıkarmamak gerekir. Atatürk’ün dehasının en parlak yönü siyaset sahasındadır.
    Hangi Atatürk sorusu ve Atatürk kurguları tarih bilimine aykırı olduğu gibi, ufkumuzu daraltacak, zihnimizi kalıplara hapsedecek bir sorudur. Niye bir silsileyi, bir diziyi, bir bütünü, bu muazzam tarihi tecrübeyi parça parça doğrayarak, parçalardan birini seçip tarihi hakikatin diğer unsurlarına körlük yaratarak ufkumuzu daraltıp düşüncemizi kısıtlayalım? Bir bütün olarak incelediğimizde tarihin hangi devrelerini nasıl geçtiğimizi görürüz. Atatürk’ün muazzam siyasi esnekliğini görürüz. Politikada ideolojik şablonların değil, ilkeler çerçevesinde, pragmatizmin geçerli olduğunu anlarız.