23 Mart 2012 Cuma

Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri, Yusuf Akçura

Osmanlı Devleti’nin Dağılma Devri, Yusuf Akçura,  Maarif Matbaası, 1940, İstanbul
 
Osmanlı dağılma devrinin; sebepleri, ıslahatlar ve büyük devletlerle ilişkileri   

Kitap, dört asır dünya tarihine damgasını vuran Osmanlı Devleti’nin hem içten hem de dıştan kaynaklanan nedenlerden dolayı etkinliğini kaybettiğini incelemiştir. İncelediği tarihsel olayları incelerken yerli ve yabancı farklı kaynakların değerlendirmelerine yer vererek hangisinin daha muteber olduğunu nedenleriyle birlikte açıklamıştır. Kitabın objektif ve nitelikli bilimsel belgelere dayanır bir şekilde yazıldığı anlaşılıyor.
Hem Osmanlı hem de genç Türkiye dönemini yaşamış bir yazarın elinden çıkması nedeniyle eser, ayrı bir değer taşımaktadır. Ele alınan iki yüzyıllık dönemde geri kalmışlığın ve dağılmanın nedenleri ele alınmıştır. Kitapta sıralanan bu nedenlerden özellikle Rusya ve Nemçe(Avusturya-Macaristan İmparatorluğu) ile yapılan muharebeler, İngiltere denge ve Fransa’nın Napolyon Döneminde uyguladığı istila politikası geniş bir şekilde ele alınmıştır.
        Birçok siyasi tarih kitabında satır aralarından öğrenebildiğimiz arka planda gelişen olaylar ölçülü bir ayrıntı ile aktarılmıştır. Örneğin M.Ali Paşa’nın hangi kurnazlıklarla
Mısır’a vali olduğu, Fenerli Rum Beylerinin devlette elde ettikleri konumu kullanarak devletin dış siyasetinde nasıl etkin rol oynadıkları ve balkanların niteliksiz yöneticilerini elinde nasıl oyuncak olduğunu oldukça akıcı bir şekilde anlatılmıştır.
        Yazar, incelediği dönemde geçen olayları, önce dönemin siyasi, askeri toplumsal ve yerine göre devletler arasındaki ilişkilerin genel resmini çizerek anlatmayı tercih etmiştir. Bu nedenle de ilk olarak dağılmanın başlangıcı olan XVIII. Asır sonu ve XIX. Asır başları anlatılmıştır.              
(1) XIII. Asır Sonu ile XIX. Asır Başlarında Osmanlı Devleti
(a) Devletin sınırları ve farklı ırklara göre nüfusun oluşumu, siyasi ve idari sistemi, iktisadi ve mali durumu, iktisaden geri mili olarak zayıf olması
Küçük  Kaynarca Antlaşmasından sonraki siyasi haritaya göre Rusya hariç tutulursa Osmanlı Devleti döneminin en geniş toprakların sahip bir devletti. Kuzeyde, her ne kadar antlaşma sonrası Rusya’nın diplomatik müdahaleleri söz konusu olsa da Fenerli Hıristiyan beyler tarafından idare olunan Eflak ve Buğdan Voyvodalıkları; güneyde tabi veya itaat göstererek bir nevi Osmanlı mülkü olarak kabul edilebilecek Akdeniz kıyıları, ege adaları, Girit, Kıbrıs Suriye’den Basra Körfezine kadar uzanan topraklar ile tüm Arap Yarımadası; Kuzeyde Karadeniz’in kuzey sahilleri hariç tüm Kafkasya; doğuda Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla belirlenen sınırlarla belirlenen topraklar bu geniş alanın sınırlarını belirlemekteydi.
Bu topraklarda yaşayan tahminen 35-40 milyon insanın gerçek miktarlarını bilmemiz, o dönemde yapılmış bir nüfus sayımı olmadığından mümkün değildir. Nüfusun 2/3’ünü Müslümanlar,  1/3’ünü ise Rumlar, Ulahlar, Sırplar, Bulgarlar, Ermeniler, Yahudiler, mısır Kıptileri ve diğer Hıristiyan tebadan oluşan gayr-i Müslimlerden oluşturmaktaydı.
Padişah, hemen altında bazı konularda biraz daha üstün konumu haiz olan Şeyh-Ül İslam ile sadrazam, divan-ı hümayun ve ihtiyaç halinde divan-ı hümayun üyelerine ek olarak bulunmasında fayda görülen asker ve alim adamlarından oluşan Meşveret Meclisleri Osmanlı idaresinin sac ayaklarını oluşturmaktaydı. Padişahın iktidarının gücünün zaman zaman Şeyh-ül İslam veya yeniçeriler tarafından sınırlanmasından dolayı Osmanlı’nın mutlak bir devlet olup olmaması konusunun çokça tartışıldığı anlatılmaktadır.
     Devlet maliyesi ve iktisadi durumu ise Kanuni sonrası dönemde giderek bozulmuş ve özellikle Fransız ihtilali sonrası dönemde değişen siyasi ortamın getirdiği zorluklarla geri dönülemez bozulmalar yaşanmıştır. Dışarıdan borçlanma ile mali durumun düzeltilmeye çalışılması ve dışarıdan harp malzemesi alarak savaşlarda kayıpların telafisi çabaları yeterli olmamıştır.
(b) Merkezi otoritenin zaafı, yeniçerilerin itaatsizliği, mağlubiyetle biten XVIII asır harplerinin olumsuz etkileri illerin durumu
XIII. asırda saltanat makamı iyice zayıflamıştır. Bunun nedenlerinden en önemlisi hükümdar ve devletin yüksek rütbeli idarecilerinin yeterli bilgi, liyakat kapasite, seciye ve ahlakça düşkünlükleri ve yeniçerilerin baş kaldırmalarıdır. Yeniçerilerin bir asker olarak itaatsizliklerin nedenleri ise kötü idare olunan savaşlarda alınan yenilgiler ve yüksek rütbeli askerlerin itibar kayıpları sayılabilir.
Merkezi otoritenin zayıflığı, savaşlar ve içte yaşanan baş kaldırmalar sonucu devlet, zaten sağlam bağlarla bağlanmamış olan uzak vilayetlerin ve özellikle de uzak vilayetlerin isyanlarıyla dağlıma sürecine girmiştir.
(c) Osmanlı Devleti’nin Başka Devletlerle İlişkisi
Yazar, Avrupalı devletlerin Osmanlı’ya karşı yürüttükleri genel siyasette Fransız ihtilalinin önemli bir tarih olduğundan söz ederek bu tarihten sonra Osmanlı aleyhine büyük değişiklikler olacağı konusuna burada giriş yapmaktadır. Durum şöyledir; Rusya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Osmanlı’yı bölüşme, Fransa, İngiltere ve Felemenk devletleri ekonomik nüfuz alanları elde etme ve Prusya krallığı ise Avusturya-Macaristan ile olan rekabetinden dolayı siyasi yakınlaşma çabası içerisindedirler.   
(2) Osmanlı Devleti’nin Dağılmasında Başlıca Nedenler
(a) Osmanlı’nın reform ve rönesans hareketlerine iştirak etmemesi,
(b)Batılıların işgal ettikleri sömürge topraklarından elde ettikleri zenginliklerden Osmanlı’nın yararlanmaması,   
(c) Reform Rönesans ve sömürgeler elde etme sonucu Avrupalıların ilim, fen ve maddi zenginliklerde ulaştıkları üstünlüklere Osmanlı’nın karşılık verecek araçlardan mahrum olmaması, 
(ç) Osmanlı İmparatorluğu’nun bünyesindeki milletleri uzlaştırarak birleştirmeye muvaffak olamaması,
(d) Geniş bir alana yayılma nedeniyle o zamanın şartlarına göre iyi ve muntazam bir idareni kurulaması,
(e) Memleket içerisinden toplanan gelirlerin yeterli gelmemesinden dolayı bir gelir kaynağı olarak sonu gelmeyen savaşlara girişilmesi,
(f) Sürekli girişilen savaşların devlet bünyesini zaafa uğratmasından başka, barış döneminde de düzenini bozulmasına neden olması, 
(g) XVII. asır ortalarından sonra, harplerin gelir kaynağı olmasından çok büyük masraflara neden olması,  
(ğ) Viyana bozgunundan sonra inisiyatifin tamamen Avrupalılara geçmesi nedeniyle artık harplerden gelir elde edilememesi ve gelir getiren toprakların elden çıkması,
(h) XVII. ve XVIII. Yüzyıllarda başarısızlıkla sonuçlanan savaşlarının bir sonucu olarak devletin güç, nüfuz, şeref ve hakimiyetinin zarar görmesi,   
(ı) Kapitülasyonlarla önceleri Fransızlara, daha sonra ise Felemenklilere, Venediklilere ve İngilizlere de verilen imtiyazların Osmanlı tüccar gemilerinin gelişimine engel olması,
(i) Kapitülasyonlarla himaye görmeye başlayan azınlıkların idaresinde bir kısım zorluklarla karşılaşılması,
 (j) Kapitülasyonlarda belirtilen imtiyazları azınlıkları kullanma emellerine uygun olarak yorumlayıp onları isyana teşvik etmeleri,
(k) Rum patrikhanesinin kendisine tanınan sınırları aşarak adli, idari ve hatta siyasi hususlarda daha geniş yetkilerle donatılma isteği,
(l) Rum patrikhanesinin etkisinde yetişen fenerli Rum Beylerinin zamanla devletin dış siyasetinde ve maliyesinde işgal ettikleri önemli noktalardaki güç ve nüfuzlarını devlete zarar verecek şekilde kullanmaları,
(m) Mağlubiyetlerle sonuçlanan savaşların ardında toplumda meydana gelen hoşnutsuzluk ve idare ile halk arasında oluşan sıkıntılardan dolayı zamanla hükümetle halk arasında ahengin bozulması ve özellikle azınlıkların gerek içteki sıkıntılar ve gerekse dıştan kaynaklanan propagandaların da etkisiyle ayrılma emel ve arzularının giderek artması,
(n) İslami kuralların zaman ve mekana uygun yorumlanarak geliştirilememesi nedeniyle şer-i hukukun çok milletli devleti idareden aciz kalması,
(o) Gerek merkezde ve gerekse vilayetlerde adaleti ve saltanatı temsil eden makamların dini kurallara ve hukuka aykırı keyfi davranışları nedeniyle zulüm, adam kayırmacılık ve rüşvetin artması,
(ö) Şeriat esaslarına göre düzenlenen okulların XVII. asırdan itibaren batıda gelişen modern ilimden yararlanarak Osmanlı toplumuna çağın gereklerine uygun gelişmeyi yaşatamaması ve hatta bilimsel seviye olarak XV. asırdan da geri bir seviyeye düşmesi,
(p) Batıda, rönesanstan sonra tüm eğitim kurumları sürekli geliştikleri, farklı konularda uzmanlık okulları açıldıkları halde, Osmanlı memleketlerinde ve özellikle doğuda XVIII. Yüzyıl sonlarına kadar böyle eğitim kurumlarının kurulmamış olması,  
(r) Savaş meydanlarında, idarede, maliyede, adliyede, hükümetlerde, ilim ve fende geri kalmanın ve bozulmanın bir neticesi olarak cehalet ve taassubun hükmederek gelişme ve yeniliklere karşı gelebilecek kadar kuvvetlenmesi,
(s) Batıda, XVIII. asırda buharla çalışan makinelerin bulunması sonucu XIX. asır başlarından itibaren kurdukları büyük sanayi ve sermaye kuruluşları sayesinde zenginliğin buralarda artması ve merkezileşmesine doğunun küçük sanayi kuruluşlarıyla buna cevap verememesi,
Yazar, burada saydığı nedenlerin, bir devletin yıkılması için zaten yeterli illetlerden olduğundan hareketle buna rağmen Osmanlının bir buçuk asır daha yaşayabildiğini ve yıkıldıktan sonra da Türklüğün taptaze ve güçlü bir devlet olarak çıkabildiğini ifade etmektedir.
(3)  Osmanlı Devleti’nin XIX. Asır Başında Dağılması
Osmanlı Devleti’nin dağılma döneminde iki sürecin etkin olduğu görülmektedir. Birincisi, imparatorluk arazisinin düşmanlar tarafından istilası, ikincisi ise içeride yaşayan gayri müslimlerle Türk olmayan vatandaşların ayrı bir devlet kurma çabalarıdır.
XIX. asır başlarına kadar cesaret gösteremeyen bu asiler bu tarihten itibaren Osmanlı’dan ayrılıp ayrı bir devlet kurmak için çalışmalarına hız verdiler.  
(a) Kırımın Ayrılması
    XVIII. asrın ikinci yarısında kocası III.Petro’yu öldürterek Rusya’nın başına geçen II.Katerina hem Lehistan’ı hem de Osmanlı Devleti’ni mümkünse tek başına değilse komşuları ile birlikte paylaşmak amacındaydı. Her iki devlet de farklı nedenlerle hedef ülke durumuna gelmiş bulunuyorlardı.
    Rusya, Nemçe ve Prusya İmparatorlukları anlaşarak 1772 yılında Lehistan’ı ilk defa paylaştılar. Lehistan’ın toprak bütünlüğünün savunuculuğunu yapan ve tehlikeyi önceden fark eden Osmanlı Devleti ise Rusya ile 1768’den beri savaş halindeydi. Savaş Osmanlı ordularının mağlubiyeti ile sonuçlandı. Osmanlı bu savaşla Lehistan’ın paylaşılmasına engel olamadığı gibi ağır şartlar içeren K.Kaynarca antlaşmasını da imzalamak zorunda kaldı.
K.Kaynarca antlaşması ile Osmanlı Devleti’nden ayrılan Kırım Hanlığı on yıllık görünürde müstakil bir idareden sonra Rusya tarafından işgal edildi.              
(b) Türk ve Müslüman Olmayan Kavimlerin Ayrılmaya Başlamaları
Buğdan ve Eflak  yerli voyvodalar tarafından kötü idare edilince Osmanlı Devleti XVIII. asır başlarından itibaren buralara Fenerli Rum Beylerinden voyvodalar atamaya başlamıştır. Ancak onların da zamanla kötü idareleri halkın devlete karşı bağlılığına zarar vermişti.
Eflak ve Buğdan’da yaşayan bu ahaliye “Ulah” denilmekteydi. Ulah’ların Katolik olanları ise Macaristan’da Transilvanya bölgesinde yaşamaktaydı. Bu bölgeden papaz eğitimi almak için Roma’ya gidenlere eski romanın bir mensubu oldukları fikri verilerek böyle yüksek bir ırka ve medeniyete mensup olmanın verdiği gurur ve şuurla geri dönüyorlardı.
Transilvanya bölgesinden Eflak ve Buğdan’a da sıçrayan bu akıma Rusya’nın sıcak denizlere inme politikası, onları Yunanlılaştırmaya çalışan Rum papazlar ile Fenerli Rum Beylerinin de kötü idaresi eklenince ayrılık fikirleri büsbütün canlandı.
Sonuçta Fransız İhtilalinin de etkisiyle Slav, Macar ve Türklere de tabi olmadan Tuna’ya kadar bağımsız bir Romanya kurmak istiyorlardı. Eflak ve Buğdan III.Selim devrine girerken bu haldeydi.
Osmanlı Devleti içerisindeki hakiki Slavlar Sırplar ve Karadağlılardı. Avusturya’nın güneyinde yaşayan ırkdaşlarının bağımsızlık çabalarından etkilenmişlerdi. Özellikle Karadağlılar bulundukları coğrafi bölgenin de avantajı ile fiilen bağımsız yaşamaktaydılar. XVII. asır başlarından itibaren Ruslar mezhep ve ırk birliğini kullanarak bölgeyle yakın ilişkiler içine girmişlerdi.
Sırbistan’ın da istiklal hareketlerinin başlangıcı III.Selim dönemine rastlamaktadır. Osmanlı askerleri arasında çıkan anlaşmazlıklardan yararlanan bir takım Sırp milliyetçisi Kara Yorgi etrafında toplanarak 1805 yılında ayaklanmıştır. Ayaklanmayı bastırmak için asker toplanırken Rusların saldırmazlık antlaşmasını tek taraflı olarak bozarak Eflak ve Buğdan’a girmesi ile Osmanlı-Rus savaşı patlak verdi. Altı yıl devam eden savaş sonunda yenilen Osmanlı Devleti Bükreş Antlaşmasıyla Sırplara da bazı imtiyazlı haklar tanımaya mecbur kalmıştır.
Yunanistan’ın da bağımsızlık hareketlerinin fikri başlangıcı III.Selim dönemine rastlamaktadır. Rus donanması Osmanlı donanmasını Çeşme limanında yakarken Yunanlılar da Mora’da ayaklanmışlardır. Bunun sonucu olarak 1774 K.Kaynarca antlaşmasıyla Rusya bölgede söz hakkı elde ediyordu. 1787-1791 yılları arasında II.Katerina’nın eski Bizans’ın varisi ve yeniden canlandırmak hakkını elde bulunduran Rusya’nın  Türkler üzerine düzenlediği ikinci seferi Fransız İhtilalinin ve beraber hareket edecekleri Avusturya kralının ölümün de etkisiyle birincisi gibi başarılı olmamıştır. Avrupa içlerine ilerleyerek Osmanlı Devleti’ne komşu olan Fransa da genç Yunanlılar arasında milliyetçilik fikrinin yayılması için çalışmışlardır.                                    
(c) Türk Olmayan Müslüman Kavimlerin Ayrılmaya Başlamaları
Bu kavimler ana başlıklarıyla; Arabistan bölgesi , Mısır eyaleti ve garp ocakları, Suriye’de yaşayan teba, Kürt aşiretler ve Arnavut kabileleri olarak sayılabilir.
Vehhabilik Necip Çölü’nde yaşam bulmuş Arap milliyetçiliğine dayanan ve bozulmuş olduğunu değerlendirdikleri İslam dinini yeniden düzeltmeye kendini görevli kabul etmiş mürteci bir akım olarak Arabistan halklarını Türklere  karşı isyana teşvik etmişlerdir. Osmanlılar ise sapık bu akıma tesir etmek için alimler gönderdiler ise de fayda olmadı. 
1801 yılında 20000 kadar Vehhabi Abdülaziz Bin Suut’un komutasında Mekke’ye gelip topluca hac yaptılar. Mekke halkının zorla  kendilerine biat etmelerini  sağladılar. Osmanlıya daha itaatkar olan Medine halkına karşı daha fazla şiddet kullandılar.  Sonuç olarak Vehhabilerin daha XIX. Asırda Osmanlı idaresine karşı müstakil bir Arap devleti tesis etme hedefleri olduğu anlaşılmaktadır.
Mısır I.Selim zamanında (1517) ele geçirilmişti. Daha öncesinde ise Kölemenler denilen askeri bir heyet tarafından idare edilmekteydi. Yavuz Sultan Selim Mısır seferine çıktığında Kölemenlerin başında Toman Bay adında bir Türk bulunmaktaydı. Sultan Selim Mısır’ı ele geçirdikten sonra kölemenlerden kendisine itaat edenlerin nüfuzunu tamamen kırmadı. Bunları bu eyaleti yönetmek için gönderdiği valilere karşı bir muvazene unsuru olarak kullandı. Ancak XVIII. Asır sonuna gelindiğinde merkezi kuvvet zayıflayınca Kölemenler Yeniçerilerden ziyade Mısır’ın hakimiydiler. Hem Mısır’ın en eski yerleşimcileri olan Kıptileri hem de Arapları ağır vergilerle soyuyorlardı. Kölemenlerin bu tür hareketlerinden Osmanlı Devleti de şikayetçi olmakla birlikte devletin zayıf döneminde yapılabilecek çok bir şey de yoktu.
Cezayir ve Tunus Garp ocakları adıyla anılırdı. Bu bölgede Araplar veya Araplaşmış Berberiler ve hakim sınıf olan Türkler bulunmaktaydı. Kanuni Sultan Süleyman zamanında Barbaros Hayrettin Paşa tarafından ilhak olunan Garp Ocakları, fiilen yeniçeri subayları tarafından reis  seçilen “Dayı”lar tarafından yönetilmekteydi. Bu dayılar ve daha sonra ırsi olarak bu görevi soylarına mal eden beyler XVIII. Asır sonlarına doğru merkezin işlerine gelmeyen emirlerine kayıtsız kalmaya başlamışlardır.
Lübnan’da yaşayan ve Araplarla Türklerden farklı mezhepten olan Dürziler ile Katolik Hıristiyan olan Maruniler yine aynı dönemlerde ayrı bir devlet kurmak istemişlerdir.
Aşiret halinde yaşayan Kürtlerin isyan hareketlerini milli bir temele dayandırmak tarihi dayanaklar açısından mümkün değildir. XVIII. Asır sonlarında Milli aşiretinin ayaklanmasının fikri bir temeli yoktur. Sırf tahakküm etmek ve başıboş bulunmak gayeleri ile yapılmış bir hareket olduğu anlaşılmaktadır.
Balkanlarda Arnavutların ayaklanma hareketlerinden Kara Mahmut’un hareketine mevcut derebeyliğin takviyesi olarak bakılabilir. Tepedelenli Ali Paşanın hareketinde  ise istiklal hislerinin varlığından söz edilebilse de tamamen milli fikirlerden hareketle yapılmış bir hareket olduğunu söylemek mümkün değildir.                      
(4) Vaziyetin Islahı İçin Aranan Çareler
(a) Islahat Çalışmaları
III.Selim tahta çıktığında bir asırdan bu yana mağlubiyetlerle sonuçlanan harplerin ve devletin içinde bulunduğu kötü durumun düzeltilmesi için ulemadan ve devlet adamlarında devletin ihtiyaç duyduğu ıslahatlar için birer layiha(çözüm önerisi, tasarı, rapor) hazırlamalarını istemiştir. Cevdet Paşanın aktardığına göre bu kişilerin sayısı 17 kişiydi. Yapılan bu çalışmaları tek tek okuyan padişah incelenmesini ve ortak noktaların bulunmasını emretmiştir. En esaslı ortak nokta ordunun ıslahı olarak ortaya çıkmıştı.       
(b) Askeri ve Mali Islahat Teşebbüsleri ve Nizam-ı Cedit
III.Selim zamanında devletin ihtiyacı olan mali ıslahatı yapabilecek kapasitede devlet adamı ya çok yoktu ya da hiç yoktu. Diğer yandan ekonomik ve mali sorunların çözümü esnasında kişisel çıkarlar devlet çıkarlarından önde tutulmaktaydı.
III.Selim en fazla gayreti ordunun ıslahına ayırdı. Ancak köklü bir teşkilat olan yeniçerilerle mücadele demek olan bu girişim kolay bir iş değildi. III.Selim zamanında yaşanan iki Rus harbi ve kırım hanlığının elden çıkması ordunun veya kısaca yeniçerilerin ıslahı anlamına gelen bu faaliyetin daha ciddi ele alınmasına neden olmuştur.
1794 yılında ordu cepheden dönünce padişahın emriyle bir kısım delikanlıyla yeni usullerle eğitime başlanıldı. Bu yeni askerlere “Nizam-ı Cedid” adı verildi. Yeniçerilerden de bu yeni teşkilata kayıt yaptırılmak istendi ise de başarılı olunamadı. Padişah yeniçerilerin ıslahının da mümkün olmadığını anlayınca Nizam-I Cedid askerlerinin başka kaynaklardan temin edilmesine karar verdi.
Hem yeniçerilerin yeni askeri teşkilata karşı tavır almaları neticesinde asker temininde çekilen güçlükler hem de sınırların dışından gelen karışıklar nedeniyle askeri ıslahat hareketleri başarısız olmuştur. Osmanlı Devleti bu dönemde ıslahat çalışmalarının dışarıdan kaynaklanan nedenlerle kesintiye uğramaması için barışın devamı ve Rusya ile savaşa girmeme siyasetini devam ettirmeye çalışmıştır.
(5) Fransa İhtilalinin Osmanlı Memleketlerine Etkileri
(a) Osmanlı-Fransa İlişkileri
XVI.yüzyılda Fransa kralı I.Fransuva’nın Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım istemesiyle başlayan dostluk ilişkileri Fransız İhtilaline kadar neredeyse arızasız devam etti. Fransızlar bu ilişkiden hem ekonomik hem de siyasi olarak çok yararlandılar. Osmanlı sularında ticaret yapabilmenin yegane yolu Fransız bayrağı taşıyan bir gemiye sahip olmaktı. Bu dönemde Fransa’nın şark siyaseti ise ekonomik olarak çok yarar gördüğü Osmanlı’nın nüfuz sahasının daralmaması ve iyi ilişkilerin devamı şeklinde idi.
Osmanlı saltanatı XVIII.yüzyılda zayıflamaya başlayınca Fransa’nın şark siyaseti Osmanlı’yı kapitülasyonlar karşılığında takviye şekline dönüşmüştür. Nitekim birinci  Osmanlı-Rus savaşında Fransa’nın fikri ve siyasi yardımları olmuştur.
Genel olarak Osmanlı ahalisi Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı fikirlerden haberdar değildi. İhtilal ilerleyip cumhuriyet ilan edilince bir kısım Fransızlar Fransız elçisini kovarak elçilik bahçesine diktikleri “Hürriyet Ağacı” etrafında şenlikler düzenlemişlerdir. Bu tarz eğlencelerin Osmanlı halkına hiçbir etkisi yok gibiydi. Hem III.Selim ıslahat hareketleri ile meşgul olduğundan Avrupalıların arasında cereyan eden olaylarda tarafsızlığını devam ettirmek istiyordu.
(b) Fransa İhtilal Hükümetlerinin Şark Siyasetleri
Osmanlı-Fransız dostluğu Fransız hükümetleri değişse de Osmanlılar açısından devam etmekteydi. Ancak ihtilalden sonra ve özellikle Napolyon başa geçtikten sonra Fransa’nın iki yüzlü siyaseti iyice su yüzüne çıkacaktı.
1797 yılında Fransa’nın doğuya doğru başlattığı harekatın sonucu olarak imzalanan Kampo-Formiyo antlaşması ile Fransızlar Osmanlılarla sınır olmuşlardı. Bu tarihten itibaren Fransızların Yunanlılar, Prevezeliler, Rumlar ve Adalılar arasında özgürlük fikirlerini daha yoğun yaymaya başlamışlardır. Bu durum Osmanlı devleti idarecilerinin Fransız dostluğundan şüphelenmelerine neden olmuştur. Hatta Siyonizm hareketinin başlangıcı sayılan ilk adımlar Direktuvar döneminde atılmıştır. Fransızlar Osmanlı idaresindeki Yahudileri Kudüs’te bağımsız bir Yahudi devleti kurma konusunda tahrik etmişlerdir.
Napolyon’un halk arasında artan itibarından çekinen direktuvar idaresi , Napolyon’un İngilizlerin Hint yolunu kesmek için Mısırı ele geçirme önerisini hemen onaylamış ve Osmanlı dostluğunu hayalci bir generalin heveslerine feda etmişlerdir.  
    (6) Fransızların Mısır’a Taarruzu Üzerine Osmanlı Devleti’nin Fransa Aleyhindeki ikinci İttifaka Girmesi
(a) Osmanlıların İngiliz, Rus ve Napoli ile ittifak Antlaşmaları
Napolyon’un 1798’de Mısır’a asker çıkarması ile Fransa’nın iki yüzlü siyaseti iyiden iyiye meydana çıkmıştır. Bu durumda bile Napolyon kendisinin Osmanlı dostu olduğunu hatta Müslüman olduğunu, Mısır’a barışçıl amaçlarla geldiğini, sultana bağlılığını ifade ederek halkın kendisine karşı ayaklanmasına engel olmaya çalışmıştır.
Hal böyleyken III.Selim ıslahatların devamı için barışçıl siyasetin devamına çalışmaktaydı. Bu nedenle Fransa’ya  hemen harp ilen edilmedi. Zaten askeri hazırlık çok zayıftı. Çare olarak İngiltere, Rusya  ve Napoli krallıklarıyla ittifak antlaşmaları imzalandı. Birlikte hareket eden Osmanlı- Rus  ve Osmanlı-İngiliz donanmaları Fransız donanmasına hem Ege’de hem de Akdeniz’de galip geldiler. 1799 yılı başlarında Osmanlı Devleti, İngiltere ile denizde, Rusya ile hem denizde hem de karada askeri ittifak antlaşmaları imzalamıştır. Rusya ile imzalana antlaşma Hünkar İskelesi antlaşmasına benzemektedir. Ruslar, bu antlaşma ile hem Fransa’yı Balkanlardan uzaklaştırmak hem de ittifak görüntüsü ile Osmanlı üzerinde Avrupalılara karşı bir himaye pozisyonu kazanmaktı. İngiltere ise hem önemli bir gelir kaynağı hem de en önemli sömürgesi olan Hindistan’a gidiş yolu olan Mısır’ın Fransızların işgaline engel olmaktı.
(7) Osmanlı Sultanlığı ile Fransa Cumhuriyeti Arasında Mısır ve Suriye Harbi ve Neticeleri
(a) Bonapart’ın Mısır’ı İşgali ve Mısır Halkına Karşı İzlediği Siyaset
Napolyon’un siyaseti Mısır’ı işgal ederken Osmanlının dostluğuna da zarar getirmemek üzerine idi. Nitekim pek az yeniçeri bulunan Mısır’da asıl hakimiyet Kölemen beylerindeydi. Bunlar da üstün topçu ile takviye olunmuş Fransız piyadelerinin önünde duramayarak güneye doğru çekilerek tüm Mısır’ın işgaline yol verdiler.
Karada işler Napolyon’un istediği gibi gitse de İngiliz donanması Fransız donanmasını Akdeniz’de bulup imha etmişti. Napolyon’un piyadeleri Mısır’da mahsur kalmışlardı.
(b) Bonapart’ın Suriye’de Durdurulması ve Osmanlı-Fransız Muharebeleri
Direktuar idaresi de Napolyon gibi Osmanlı devletinin yıkılmakta olduğunu düşünmekte ve taksimini bile planlamaktaydı. Napolyon ise bu projenin başarısı için Suriye üzerinden İstanbul’a giderek Osmanlı devletini yıkmayı İngilizleri bertaraf etmek için ise ta Hindistan’a kadar giden bölgeyi ele geçirmeyi gerekli görmekteydi.
Napolyon Akka kalesine gelene kadar binlerce masum insanı katletti. Altmış dört gün süren muharebelerde Fransızlar yenilerek geri çekildiler. Nizam-ı Cedit askerleri de muharebelerin son günlerinde cepheye katılarak faydalı işler gördüler. Fransızların çekilmesini takip eden Osmanlı ordusu sayıca az olan Fransız ordusuna yenilince her ne kadar Mısır’dan geri çekilmek zorunda kalsa de Napolyon’un Mısır’daki durumu sağlamlaştı. Ancak ordusunun da 1\3’ü yok olduğundan Sadrazam Ziya Paşanın komutası altında ilerleyen Osmanlı ordusu endişe vericiydi. Durum hiç de iç açıcı değildi. İngilizlerin denizden ablukası, Osmanlı ordusunun doğudan ilerleyişi ve Avrupa’da Rus ve Avusturya ordularının taarruzları devam ediyordu. Napolyon yanına en güvendiği birkaç generali alarak Mısır’dan kaçtı. 14 ay kaldığı Mısır’a 35-40 bin askerle gelmişken 13-14 bin askerini geride bırakarak Fransa’nın yolunu tutmuştu.            
(c) Fransa’nın Osmanlı-İngiliz Kuvvetlerince Mısır’dan Çıkarılması, Kölemenler Meselesi, Mısır’da Osmanlı-İngiliz İlişkileri
Mısır’da kalan Fransız generaller sadrazamın ordusunu da mağlup edince İngilizler Uzakdoğu siyasetinin riske girdiğini görünce Osmanlı ordusunu takviye ederek 1801 yılında kesin sonuç alabildiler. Fransızlar Mısır’da üç seneye yakın kalmışlardır. Sonuçta Fransız tehlikesi ancak İngilizlerin yardımıyla bertaraf edilebilmişti.
Bu üç yıllık süre zarfında en kuvvetli üç kölemen beylerinden ikisi Osmanlının Mısır’da kuvvetli bir hakimiyet kurmasını istemediklerinden başlarda Fransızlarla savaşsalar da Murat Bey Fransızların, İbrahim Bey ise İngilizlerin himayesine girmeyi çıkarları açısından uygun bulmuşlardı. Kölemenlerin bu hıyaneti Fransızların Mısır’dan atılmasından sonra cezalandırılması için sadrazam ve Osmanlı donanma komutanı bir kısım beyleri astılar bir kısmını da tutukladılar. Bunun üzerine kölemen beylerinin yardım taleplerini karşılıksız bırakmayan İngilizler de Osmanlı sadrazamına ve kaptan paşaya ültimatom vererek beylerin serbest kalmasını ve güneye çekilmelerine izin verildi. Böylelikle Osmanlının iç işlerine karışılmış ve Mısır halkının gözünde itibarı sarsılmıştır.    
(ç) Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Ortaya Çıkması
Fransızları Mısır’dan kovmak için gönderilen askerlerin bir kısmı Rumeli’den toplanmıştı. Bunlardan topu topu 200 kadarının başında harbe katılan Kavalalı Mehmet Ali Ağa kısa sürede kendisini kanıtlamıştır. Rumeli’den gelen askerlerin çoğu Arnavut olduğundan başlarında da Arnavut Tahir Paşa vardı. Ancak fiilen askerin idaresini Kavalalı Mehmet Ali Ağa yürütüyordu.
1802 yılında Mısır’da durum şöyle idi; Fransız askeri kovulmuş, Kölemenler Osmanlı kuvvetlerine dayanamayarak güneye çekilmiş, yeni atanan vali Hüsrev  Paşa merkeze bağlılığı sarsılan Mısır’ı sükuna kavuşturmaya çalışıyordu. Ancak bu gayenin oluşumuna iki neden engel olacaktı. Birincisi Osmanlının içinde bulunduğu zayıf durum, ikincisi ise Kavalalı Mehmet Ali Ağa’nın ihtirası ve yönetim konusundaki becerisi ile öne çıkmasıdır.
Vali Hüsrev Paşa Mısır’da işi kalmamış başıbozuk askerlerin memleketlerine iadesine ve asayişin teminine çalışmış ise de bunlar paralarını tam alamadıklarını söyleyerek isyan ettiler. Bu isyanın elebaşı Tahir Paşa gibi görünse de asıl aktör Kavalalı Mehmet Ali Ağa idi. Hem kendini gizlemeyi hem de isyancıları disiplin altına alarak kullanmayı becerebiliyordu. Bu anarşi Kavalalı Mehmet Ali Ağanın Mısır valiliğine atanmasına kadar devam etti(1805).       
(8) Avrupa Siyasetinde Değişmeler
(a) Fransa’ya Karşı Kurulan İttifaktaki Değişmeler ve Osmanlı-Fransa İlişkilerinin Düzelmesi
İkinci ittifaka dahil olan Rusya, İngilizlerle arası açılınca ittifaktan soğuyarak Fransa’ya yakınlaşmıştır. Hatta Fransa ile birlikte Hindistan’a müşterek bir taarruz yapmayı bile hayal etmişlerdir. Ancak İngilizler daha erken davranıp bunları planlayan I.Pavel’i boğdurmuşlardır.  Bu olaydan sonra Fransa ile Rusya Amiens Antlaşmasını(1802) imzalayarak Osmanlı devletinin savaş öncesi sınırlarını aynen kabulü ve yedi Ege adasında Osmanlı ve Rus himayesinde müstakil bir cumhuriyet kurulmasını ve Mısır’ın Osmanlıya iadesini kararlaştırmışlardır.
(b) Osmanlı, Rusya ve Fransa İlişkileri, Rusya ile Savaş, İngilizlerin İstanbul’a Taarruzları ve Kaçışları
Amiens mütarekesi bir yıl kadar barış sağlayabildi. 1803 yılında İngilizlerle Fransızlar tekrar mücadeleye başladılar. İngiltere, Fransa aleyhine üçüncü ittifakı topladı. Nemçe ve Rusya da ittifaka dahil olduysa da Osmanlı Devleti tarafsız kaldı. Çünkü Fransızların kadim düşman Rus ve Nemçe ordularına karşı zafer kazanmaları Osmanlı tarafını memnun etmiyor da değildi.
Ancak İngiltere ile Rusya arasında Osmanlıya karşı yürütülecek siyaset konusunda ortak bir tavır yoktu. Bu sıralarda Ruslar Avrupa’da Fransız ordularına yenilirken diğer yandan Kafkasya’ya da yerleşmiş bulunuyorlardı. Muhtemel bir Osmanlı-Fransız ittifakından çekiniyorlardı. Bu nedenle 1805 yılında hem Kafkasya’ya yerleşmişler hem de Osmanlı ile 9 yıllık bir ittifak antlaşması imzalamışlardı.
Fransa ise Ruslarla Osmanlılar arasında bir gerginlik yaratıp Osmanlı devletinin Fransa’ya yanaşmasını temin etmekti. İngiliz ve Rus elçileri ittifaka katılma konusunda Fransız elçisi ise güzellikle olmazsa Adriyatik’te bulunan 25000 kişilik ordunun tehdidiyle Osmanlı’yı parmağında oynatmak istiyordu. Bu esnada Fransız orduları orta Avrupa’da Prusya ordularını mağlup etmiş hızla doğuya doğru ilerliyordu. Rusya ile imzalana ittifak antlaşmasının üzerinden henüz bir yıl bile geçmemişken Ruslar Osmanlıların Fransızlarla işbirliği yapacağından endişelenerek savaş dahi ilan etmeden Osmanlı topraklarına saldırdılar. Balkanlarda oluşacak olan Nemçe-Rus rekabetinden ve Rusların Osmanlı cephesine kuvvet ayırma zorunluluğundan en çok Fransızlar hoşnut olmuşlardır. Savaş 1806-1812 yılları arasında cereyan etmiştir. Osmanlı kaleleri müttefiki olan bir devletten böyle bir tecavüz beklemediği için hazırlıksız yakalanmışlarsa da ilerleyen aylarda Osmanlı orduları başarılı sonuçlar da almışlardır. Fakat can sıkan olay bu zamanda meydana gelmiştir. İngilizlerin Akdeniz donanmasının bir kısmı İstanbul’u ele geçirmek için Çanakkale boğazını geçerek İstanbul civarına gelmiştir. İstanbul ilk defa tehdit altındadır. Rusya ile kurdukları ittifak lehine taleplerine ret cevabı alıp da hem İstanbul’da hem de Çanakkale boğazında yapılan hazırlıklar neticesinde kapana kısılmak ihtimali belirince İstanbul’u terk edip gittiler. Bundan sonra Mısır’a saldırdılarsa da M.Ali Paşa’nın kuvveti ve mahareti karşısında tutunamadılar.
(9) Osmanlı Devleti’nde esaslı ilk askeri ıslahat teşebbüsünün muvaffakiyetsizliğe uğraması
      (a) Edirne Vakası
III.Selim ve müşavirleri yeni yöntemlerle eğitim almış bir ordu tertip etmeden devlet meselelerine bir çözüm bulunamayacağına inandıklarından Osmanlı devletinin mevcudiyetinin temeline bu konuyu koymuşlardı. Nizam-ı Cedid askerlerine en çok ihtiyaç Rumeli bölgesindeydi. Nizam-ı Cedid askerlerinin eğitimini Karaman valisi Kadı Abdurrahman Paşa üstlenmişti. Bu askerler Akka savunmasında da yararlı işler yapmışlardı. Padişah Nizam-ı Cedid askerlerinin Kadı Abdurrahman Paşa komutasında Rumeli’ne geçmesi emrini verdi. Kadı Abdurrahman Paşa ve 15-20 bin nefer 1806 senesinde İstanbul’a gelip yerleştiler. Bir müddet kaldıktan sonra Edirne’ye hareket ettiler. Ancak yeniçeriler, sadrazam Hafız İsmail Paşa ve onun tahrik ettiği Rumeli Ayanları bu kuvvetleri kendileri için tehdit olarak görmekteydiler. Yeniçerilerin İstanbul’da ayaklanma emareleri göstermeleri, Edirne’ye ilerleyen ordunun yolda mukavemetle karşılaşması sonuca padişah ordunun Silivri’ye geri çekilmesini emretti.
Padişahın bu şekilde geri adım atması onun nüfuzunu yerle bir etti. III.Selim’in başlattığı yenilikler ise bu tarihten itibaren hızını yitirdi. Bu olaya Edirne Vakası denilmektedir.
(b) Kabakçı Mustafa Ayaklanması ve III. Selim’in Tahttan İndirilmesi 
III.Selim’in başlattığı yeniliklere karşı gelen mürteci hareketin bir sonucu olarak Edirne Vakası sonrası ortaya çıkan bu isyan III.Selim’in tahttan indirilerek yerine IV.Mustafa oturtulmuştur. Bu olaydan sonra yeniçerilerin, yeniliklerle kendilerine cephe aldığını düşündükleri birkaç kişinin kellesi alınmıştır. Doğal olarak bu süreç de III.Selim’in otoritesini kaybetmesine neden olmuştur. Artık yenilikçi hareketler II.Mahmut’un tahta geçmesine kadar askıda bekleyecektir.
Buhranlı bir dönemde idarenin parçalanmış yapısı sorunlar üzerine kararlı bir şekilde gidilmesine engel olarak yıkımı hızlandırmıştır. Osmanlı Devleti’nde XIX.yüzyılın genel resmi geri dönülmesi çok zor yıkımın hızlandığı yıllar ve kaybedilen savaşlar olarak özetlenebilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder