1 Mart 2012 Perşembe

Limni ve Malta Mektupları, Fevziye Abdullah Tansel

Limni ve Malta Mektupları, Fevziye Abdullah Tansel, Türk Tarih Kurumu,1989, Ankara
Ziya Gökalp'in1919-1921 yılları asında sürgüne gönderildiği Limni ve Malta’dan eşine ve çocuklarına yazdığı mektuplarda, büyük düşünürün bir eş ve bir baba olarak; dünya görüşü, hayat felsefesi ve insani yönü anlatılmaktadır.

     Ziya Gökalp külliyatı üç cilt olarak yayımlanmıştır. Birinci cildi ‘’Şiirler ve Halk Masalları’’, ikinci cildi ‘’Limni ve Malta Mektupları’’ son cildi ise büyük düşünürün dergi ve gazetelerde çıkan çeşitli ilmi araştırmalarını kapsamaktadır. Limni ve Malta Mektupları isimli ikinci ciltte Ziya Gökalp’in 572 mektubu yer almaktadır. Bu mektupların tamamı sürgün yılları süresince eşi Vecihe Hanım ile kızları Seniha, Hürriyet ve Türkan hanımlara yazdığı mektupları ihtiva etmektedir.
    Yazar Fevziye Abdullah Tansel, büyük Türk düşünürü Ziya Gökalp hakkında bazı hatıralarını kitabın başında kısa da olsa sunarak büyük düşünürün dünya görüşünü, hayat felsefesini, insani yönünü, en önemlisi de vatanına ve Türk milletine olan sevgisi ile bitmek bilmeyen güvenine dikkat çekmeye çalışmıştır.
Sıkılgan bir çocuk kadar mahcup, sessiz ve mütevazi olan Gökalp, sevdiği arkadaşlarının samimi çevresinde büsbütün başka bir kişilik alır, canlanır, neşelenir, uzun münakaşalara ve izahlara girişir, zarif şakalardan da geri kalmazdı. Resmi ve kalabalık ortamlarda, o kadar sessiz ve durgun olan Gökalp’in coşkun ve idealist ruhu, samimi mizacı ve geniş bilgisi özellikle dostlar arasındayken kendini göstermektedir. Yazara göre; bu meclislerde bulunmayarak onunla yalnız genel toplantılarda beraber olanların Ziya’yı anlamalarına imkan yoktur. Çünkü Ziya samimi dostlar meclisinin dışında bir köşeye çekilip, lakırdıya karışmamış, kendisine sorulan saçma sapan şeylere de bir iki kelime ile cevap vermekle yetinmiştir.

Ziya Gökalp'in, günlük sıradan siyasetle ve şahıslarla hiçbir alakası yoktur. Yanında bu türlü meseleler konuşulduğu zaman hiç hoşlanmaz, hatta sinirlenirdi. Memlekete ait bütün ideolojik meselelere, ilim ve sanat konularına, içtimai hayatta yapılması zaruri her türlü inkılaplara oldukça ilgi duyan Ziya Gökalp, bunlar dışındaki basit mevzulara, dedikodulara, günlük olaylara hiç önem vermez, onlarla hiç meşgul olmazdı. Kuvvetli bir hafızaya, Şark ve Garb'a ait geniş ve sağlam bilgilere, çok etraflı sosyolojik bilgiye sahip olan Ziya Gökalp’in her şeyden önce büyük bir sistemcilik kabiliyeti vardı.

SÜRGÜN HAYATI VE MEŞGULİYETLERİ

30 Ekim1918'de Mondros'ta imzalanan ve 2 Kasım'da ordulara tebliğ edilen mütarekeden üç ay sonra, İstanbul'un ingilizler tarafından işgali sırasında İttihatçılarla beraber, Ziya Gökalp de tutuklanmıştır. Düşünürümüz, tutuklanışını mektuplarında anlatırken; İstanbul’daki İngiliz hafiyelerinin, İngiliz memurlarına verdikleri jurnaller üzerine Malta'ya sürüldüklerini ifade etmektedir.

Gökalp'in mektupları, tevkifini, Limni ve Malta'ya sürülmesini, sürgünlük hayatını hangi esir kamplarında geçirdiğini, buralarda ne kadar sürelerle kaldığını aydınlattığı gibi, bu sırada ailesinin ve kendinin maddi durumları, tutukluluk hayatında başlıca meşguliyetlerinin neler olduğu, bu felaket devresindeki ruh hali hakkında da önemli bilgiler vermektedir.

GÖKALP’in iki yıl kadar süren sürgün hayatının acılarını hafifletmek için kendisini nasıl teselli ettiği, nelerle meşgul olduğu konusunda, sürgün süresince yazdığı mektupları, bize tatmin edici bilgi ve malzemeyi vermektedir. Büyük düşünürün ailesine yazdığı mektuplarında sürgün yılları süresince; kitaplar okuduğu, yazacağı eserler için notlar aldığı, sürgünde bulunanlarla aralarında tertipledikleri toplantılara katıldığı, felsefe konusunda konferanslar verdiği, zaman zaman da, içinde bulunduğu durumun üzüntülerini unutmak için geçmiş günlerin hatıralarına gömüldüğü veya geleceğe ait hayaller kurarak kendini avuttuğu anlaşılmaktadır. Bunlardan başka tatlı bir meşguliyeti de; kendisine gelen mektupları okumak ve ailesine mektup yazmaktır.

Gökalp, Limni'ye gittikten hemen sonra, 6 Haziran 1919 tarihli mektubunda eşinden, kitapları arasında bulunan İngilizce okuma ve lügat kitapları ile Fransızca romanlar göndermesini istemiştir. Memleketimizdeki neşriyatı da takip etmeye çalışmış; Akşam, Vakit, Yeni gün, Cumhuriyet, Türk Dünyası gazetelerini, Türk Yurdu, Millî Tetebbûlar, İnci, Şâir, Büyük Mecmûa, Diken vb. mecmualar ile Prof. Fuad Köprülü'nün Türk Edebiyatında ilk Mutasavvıflarımız isimli eserini İstanbul’dan getirtmiştir. Esaret hayatının sonlarına doğru ise sinir hastalıkları hakkında kitaplar ile bol miktarda roman okumuştur. Büyük düşünür mektuplarında; ciddi şeylerle uğraşmaya ruhunun tahammülü kalmadığını, sürgünlük devresinde roman ve sinemanın hayat sahneleri arzettiğini yazıyor ve "İlmi kitaplardan sıkılıyorum, ilim ile uğraşırken, zihin bir taraftan mantıkın, bir taraftan da vakıaların ve tecrübelerin esareti altında kalır. Bu maddi esaret içinde, bir de zihni esarete tahammül edemez. Roman ise, muhayyelenin serbest mahsülü olduğu için, ruha bir hürriyet dünyası gibi görünür.‘’ cümleleriyle, niçin roman okuduğunu sosyal ve psikolojik sebeplere bağlayarak izah etmektedir.

Gökalp'e, esirlik hayatının acılarını unutturan diğer önemli meşguliyet de, aralarında tertipledikleri alaturka mûsikî konserlerini dinlemek, konferanslar vermek, veya başkalarının konferanslarını takip etmektir. Büyük düşünür, mûsikî müsâmerelerinin verildiği yerin adını ‘’Tekye’’ olarak kaydediyor. Eskiverdala’ dan yazdığı 15 ve 22 Aralık 1919 tarihli mektuplarında,  "Tekye'de cuma akşamları mûsikî dinliyoruz. Konferans salonumuz gayet geniş. Konferanslara da devam ediyoruz. Tekye'de mûsikî müsâmereleri devam ediyor, vakit süratle geçiyor. Burada vaktimi yine dersler ve konferanslar vermekle geçiriyorum.’’ şeklindeki ifadeleriyle, zamanını dolu dolu yaşadığını anlatmaktadır.

Büyük Düşünür, sürgünde olduğu yerlerde kendisini Darülfünun’ da gibi hissederek, başına birçok tutuklu vekilleri, komutanları, mebusları toplayarak; felsefe ve içtimaiyat dersleri vermektedir. Çürüksulu Mahmut Paşa’dan başlayarak, Mersinli Cemal Paşa'ya kadar bütün yaşlı-başlı devlet ricali, meşhur kumandanlar, ellerinde birer defter ve kalem, üstadın etrafına toplanırlar ve haftalarca, bu derslere devam ederlerdi.

RUH HALİ

Sıkılgan bir çocuk kadar mahcup, sessiz ve mütevazi olan düşünür, sevdiği arkadaşlarının yanında büsbütün başka bir kişilik alır, canlanır, neşelenir, uzun münakaşalara ve izahlara girişirdi. Fakat sıradan siyaset hadiseleriyle ve şahıslarla hiçbir alakası yoktu. Yanında bu türlü meseleler konuşulduğu zaman hiç hoşlanmaz, hatta sinirlenirdi. Bu sebeple sürgünlük hayatında, herkesin arasında yaşadığı halde, bazen yalnızlığa bürünerek kendi tabiriyle ‘’halvet der-encümen’’ bir ömür geçirmiştir. "Herkesle konuşurum; fakat dedikodularına ortak olmam; fakat bazen kulaklarım da yorulur. Bundan dolayı yalnız gezmek bana bir sükûnet veriyor. Sinemaya gidiyorum. Bahçelerde dolaşıyorum. Bazen da bir gazinoda bir köşeye çekilerek soğuk yahut sıcak bir şey içiyorum" diyerek bazı zamanlarda kendine göre toplumdan uzak yaşamayı ve düşünmeyi sevdiğini anlatmaktadır.

YEŞİLKÖY HULYASI

Gökalp sürgünlük hayatının yedinci ayından itibaren düşüncesinde bir ‘’Yeşilköy hulyası’’ yaratmıştır Gökalp'in düşüncelerinde, bu Yeşilköy hülyası gittikçe zenginleşmiştir. Kitap okuma, mektup yazma ve ders zamanlarının dışında bir köşeye çekilerek, hayalindeki bu Yeşilköy'de yaşar, eşi ve kızlarına yazdığı mektuplarda da ;"Hülya benim için en güzel sinemalardan, tiyatrolardan daha zengin. bütün sahnelerde hep sizi görürüm. Sonra, köylerde geçirdiğimiz müşterek ömürleri seyrederim.’’ diyerek, bu düşüncelerini ailesiyle paylaşmaktadır.

MEKTUP YAZMAK

Büyük düşünür, özellikle kızlarına yazdığı mektuplarda; mektuplaşmak yolu ile de ders alınabileceğini ve bu usulde daima soru sormak gerektiğini anlatmıştır. Gökalp ailesine yazdığı mektuplarında; insanın zihninde kendi kendine çözemediği konuları sorarsa, alacağı cevapların çok faydalı olacağını uzun uzun açıkladıktan sonra, kendisinin bir yol gösteren olmaksızın nasıl yetiştiğini hikaye etmektedir. "Ben gençliğimde, zihnimde uyanan birçok suallere cevap veremezdim. Kitapları karıştırır, onlarda da beni tamamı ile ikna edecek cevaplar bulamazdım. Bu yolda çok zahmetler çektim. Halbuki müşkillerimi soracak bir hoca bulabilseydim, zihnimi bu kadar yormayacaktım. Bu müşkilleri kendi kafamda hallettiğim için bütün içtihatlarım, bütün tahkiklerim tamamıyla şahsi oldu. Fikirlerim de evlatlarım gibi benimdir diye büyük bir şefkatle seviyorum. Eğer fikirlerimi başkalarının yardımı ile edinseydim, o kadar zahmet çekmeyecek fakat, zihnim de daha müşkil meselelerin halline kaabiliyyet kazanmayacaktı. Hülasa ben rehber bulamadığım için kendi kendime düşündüm, aradım buldum.’’ diyerek eşi ve kızlarından kendisine mektuplarda soru sormalarını özellikle istemiştir.

EĞİTİM ÖĞRETİM VE OKUMAK

Ziya Gökalp eğitim ve öğretime büyük önem vermekte, birçok mektubunda kızlarına yeterince eğitim verememenin ve onlarla ilgilenememenin üzüntüsünü dile getirmektedir. Özellikle kendisinin ‘’küçük cemiyet‘’ dediği okula bütün çocukların gitmesinin önemine değinmektedir. Çocukların eğitiminde iki derse büyük bir önem vermek gerektiğini belirterek; ’’Hisapla hendeseden sonra, edebiyata ve şiire kıymet vermeli; çünki bu iki hüner de gayet eğlenceli ve zevklidir. Aynı zamanda zekaya nur, muhayyeleye kanat, kalbe de heyecan verir. Derslerin en vecdlisi, edebiyata ve şiire dâir olanlardır. Resimle mûsikî de, şiirle edebiyatın arkadaşıdır. Bunların hepsi ruha güzellik, ahlâka temizlik verir, insan en tatlı vecdleri bu hünerlerden alır.” demektedir.

Gökalp çocukların okula gönderilmesinin önemi konusunda, bambaşka bir bakış açısı getirmektedir; ’’İnsan evde de husûsî hocadan okuyabilir; fakat, mektebin başka türlü feyzi var. Mektep, çocukların birleşmesinden vücûda gelmiş bir cemiyettir. Çocuk büyüdükten sonra, büyük cemiyetin içinde yaşayacak. O hâlde, ilerideki içtimâî hayâta alışmak için, çocukluk devresinde de içtimâi bir hayat yaşamak lâzım gelir. İşte çocuk bu içtimâi terbiyeyi mektepte alır. Aile küçük bir cemiyettir. Bahusus orada birleşecek çocuklar azdır. Mektepte ise yüzlerce çocuk beraber duyuyor, beraber düşünüyor, beraber anlıyor, istikbâl için müşterek gayeler tahayyül ediyor, istikbâlde milletin fertleri arasında müşterek duygular ve fikirler bulunabilmesi için, çocukların mekteplerde beraber duyması ve düşünmesi lâzımdır.”

Gökalp mektuplarında çocuklarına çok kitap okumalarını ancak, okudukları eserlerdeki fikir ve düşünceler konusunda dikkatli olmaları gerektiğini de şu şekilde açıklamaktadır: “Bu zamanın bütün çocukları, başka hislerle, başka fikirlerle yetişecek. Millî felâketlerin uyandırdığı ruhları, en iyi terbiyeciler uyandıramaz. Bu cihetleri düşününce, sizin de duygusuz ve fikirsiz kalmayacağınıza hükmediyor ve bu suretle teselli buluyorum. Malûmatın lâzım ve fâideli olanlarını öğreniniz. Her kitap iyi olmadığı gibi, her fikir de fâideli değildir. İstanbul'da malûmat, yahut maarif namıyla dolaşan birçok fikirler vardır ki hem ilme hem de ahlâka mugayirdir. Medeniyet dedikleri birçok şeyler hakikî medeniyetin aksidir. Siz doğru düşünüşlü, doğru ahlâklı olmağa çalışınız.”

Bir milletin istikbalini, çocuklarının tahsil ve terbiyesine bağlayan Gökalp; Türk çocuklarının yaşanan olaylardan ders almasının önemi üzerinde önemle durmakta,”Bu zamanın çocukları tarihi, kitaplardan okumağa muhtaç değillerdir; çünki tarih, canlı vak'alar suretinde gözlerinin önünde cereyan ediyor. Okumak yazmak bilmeyenler bile, zamanlarının tarihini bilirler; çünki hayatı öğrenmek için yalnız görmek kâfidir. Millete ait olan her şey; ister muzafferiyyet, ister felâket olsun ferdleri terbiye eder. Yalnız, bu terbiyelerden hakkıyla istifade edebilmek için tahsil de lazımdır. Çocuk hakiki terbiyeyi zamanın öğrettiği derslerden alır. Mektebin verdiği dersler bunun yanında hiç kalır. Mektepte okunan en terbiyeci ders tarihtir.” diyerek çocukların yaşanan olaylardan ders almalarının önemini vurgulamaktadır.

MİLLİ MEFKURE

Büyük Türk Düşünürü, her şeyin milli olmasının gereğini dilinden hiç düşürmediği ‘’Milli Mefkure’’sinde açıklamaktadır: ‘’Ben içtimâ'î hakikatleri bulabilmek için yirmibeş otuz sene kafa patlattım. Okuduğum kitaplarla işittiğim sözler ya softaların, yahut züpbelerin beyninden çıkıyordu. Bu iki takımın da fikirleriyle duyguları millî değildi. Züpbeler, mukaddes bildiğimiz bütün duyguları yıkmağa çalışıyor, softalarsa asrî ve medenî bir millet, meşrutî bir devlet olmamıza mâni oluyorlar. Evvelkiler Beyoğlu'nun levantenlerinden ders almışlar, ikincilerse eski Acemler'in kitaplarıyle kafalarını yuğurmuşlar. Bu iki takımın ikisi de ne millî, ne de medenidir. Alafranga Avrupai olmadığı gibi, alaturka da Türk değildir. Alaturka mûsikî Bizans'tan Acem'e geçmiş bir mûsikî olduğu gibi, alaturka şiir de Acem'den alınmış gazellerle kasidelerdir. Hâlbuki Türk mûsıkîsiyle şiiri halkın koşmaları ile türküleridir. Biz medeniyeti doğrudan doğruya Avrupa'dan, harsı da doğrudan doğruya halktan almalıyız.’’

Ziya Gökalp mefkurenin ne olduğunu izah ettikten sonra milletlerin yükselmesinde ve yaşamasındaki önemini de şu şekilde açıklamaktadır: ’’İnsanları kurtaracak mefkuredir. Mefkure her memleketi bir cennet yapacak. Her millet kendi cennetinde hür ve mes'ud yaşayacak. Gökte gözlerimizin gördüğü bir güneş nasıl varsa, kalblerimizde de ruhumuzun gördüğü daha parlak daha ısıtıcı bir güneş vardır, îşte, bu derûnî güneşin adı mefkûre'dir. Mefkurenin de kânunu adalet, ahlâkı şefkattir. Demek Kİ mefkure, Allah'ın yer yüzündeki vekilidir. Bir milletin kalbinde nekadar çok mefkure varsa terakkisi, tekâmülü de o kadar çabuk olur. Allah'ın yardımcıları melekler olduğu gibi, mefkürenin muavinleri de vazifelerdir: meselâ aile vazifeleri, meslekî vazifeler, vatanî vazifeler gibi.. O hâlde mefkureye itâ'at. evvel emirde bu vazifelere riâyetle olur. Bizim başımıza gelen bütün bu felâketler, herkesin kendi vazifelerini yapmamasındandır. Vazifeleri yapmamak, mefkûresizlikten gelir. O zaman, mefkure de milleti yükseltmez; çünki bir millet mefkuresini ne kadar çok yükseltirse, mefkuresi de o milleti o kadar çok yükseltir. Milletler rahat ve ikbâl zamanlarında ne oldum delisi hâline girerler. Memleketimizde bunlara sevindirik adı verilir. Hâlbuki felâkete uğrayan milletler uyanırlar. Kurtulmak için, dört elle mefkureye sarılırlar, insanlar zillete, sefalete tahammül edemezler.”

SABIR VE İNANÇ

Ziya GÖKALP sürgünde geçirdiği iki yıllık süre içinde yazdığı mektuplarının hiç birinde;kederlenmemiş, kendisinin ve memleketinin kurtulup selamete kavuşması yönünde Allah'tan ümidini kesmemiştir. Kendinin sürgün ve memleketinin işgal felaketinin hep geçici olduğunu düşünerek; kendine ve yazdığı mektuplarla da ailesine sabır ve inanç tavsiye etmiştir.

Ailesine yazdığı mektuplarında sabır ve inancının kaynağını Milli Mefkuresine bağlayarak, sürgünde bulunduğu sürece sabır ve inancını nasıl koruduğunu şu şekilde açıklamaktadır: “Eskiden her derde şifâ verici bir devay-ı küll ararlardı. Buna, her derde derman derlerdi. Ben devay-ı küllü mefkurede buldum. Bir adamın ruhunda mefkure varsa hiçbir şeyden korkusu, hiçbir şeyden kaygısı olmaz. Menfaat, servet, mevki insanı mes'ûd etmez, insanı mes'ûd edecek şey yalnız mefkuredir. Mefkurenin cevheri menfaatsizlik olduğu için, menfaatlerin zayi olması mefkureli adama keder vermez. Mefkure, ebedî olan millete te'allûk ettiği için, ferd gibi fâni değildir. Mefkureye dayanan, yıkılmaz bir istinâd-gâha dayanmış demektir. İnsanların mefkuresi ne ise, encamı da odur. Milletlerin gayesi ne ise, akıbetide odur.‘’
Ziya Gökalp birçok mektubunda çocuklarını, sabır ve inançlarını korumaları yönünde ikaz etmekte, ümitsizliğe düşmenin biz Türklere yakışmayacağını telkin etmektedir. Büyük düşünür kendilerinin ve milletinin yaşadığı sıkıntıları kızlarına yazdığı bir mektubunda şu şekilde hikaye etmektedir: ’’Burada sihhatim ve istirahatim iyi! Fakat ayrılık, iştiyak, hasret: Bunların acısını hiç sorma! İmânım kuvvetli, tevekkülüm sağlam olmasaydı, bu acılara dayanamayacaktım. Bereket versin ki dindar ve mefküreli bir ruhum var. Siz de orada imanlı ve tevekküllü olunuz. Allah'ın, doğru kullarına vefalı olduğuna itimad ediniz. Güneş bulut altına girebilir; fakat hakikat güneşi uzun müddet bulut altında kalamaz. Felâketlerin de lüzumu var. İnsan dâima rahat içinde yaşasa şımarır. Memleketimizin tâbirince beter derde uğrar. Felâket insanı pişirir, seciyye sahibi eder. Allah, sevgili kullarını imtihan eder. saâdet icinde olup da felâketi beklemektense: felâket içinde olup saadeti beklemek daha iyidir.‘’

AİLE VE KADIN

Ziya Gökalp mektuplarında, dünyada vatan sevgisinden sonra, en tatlı duygunun yuva sevgisi olduğunu vurgulamakta, sürgünde olduğu sürece Tanrı'dan yalnız, iki şey istediğini belirtmektedir: ’’ Yurdum mes’ud olsun yuvam bahtiyar. Biz Türkler, aile hayatını bilmiyoruz. Aile hayatının kıymetini ondan uzak düştükten sonra anlıyoruz. İnsan milletinden sonra, en çok ailesini düşünmelidir; yurdundan sonra, en çok yuvası için çalışmalıdır.’’

Aileye bir mabet ve bir sosyal varlık olarak bakan büyük düşünür, en samimi ibadetlerin orada yapılacağı görüşündedir .Ailenin milletlerin hayatındaki önemini eşine yazdığı bir mektupta ise şu sözleri ile dile getirmektedir: ’’Aile bir mekteptir ki, en derûnî terbiyeler orada alınır. Aile bir hükümettir ki, en şefkatli adalet ancak orada görülebilir. Aile, kulübeyi bir saraydan daha müreffeh yapan, fakirane bir sofraya en zengin ziyafetlerden ziyâde lezzet veren bir sevgi cem'iyyetidir. Hâsılı, aile sosyalizmin hakîkî bir surette ilk tatbik olunduğu en samimî zümredir. Meslekî ve millî zümrelerin mefkuresi aileye benzemektedir, işte benim yegâne emelim, bu kadar sevgili olan aile zümresine, aileme kavuşmaktır.’’

Ziya GÖKALP, kadınlarında erkekler kadar tahsil görerek cemiyetin idaresindeki rollerini icra etmeleri gerektiğini, yalnız erkeklere dayanacak bir medeniyetin; kalpsiz, şefkatsiz vede samimiyetsiz olacağını savunmaktadır. Milletlerin medeniyetinde; erkeklerin tayyareler, toplar, dinamitler vücuda getirerek maddî medeniyeti, kadınların ise manevî medeniyeti yükselterek kalbimizi, ruhumuzu, vicdanımızı yükselteceklerini görüşündedir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder