3 Mayıs 2012 Perşembe

Asitane, Ahmet Ragıp Akyavaş

Âsitâne, Ahmet Ragıp Akyavaş, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2000, Ankara   

        A.Ragıp AKYAVAŞ’ın eşi Mukaddes AKYAVAŞ; eşinin başta Zafer Adalet ve Son Havadis gazeteleri olmak üzere muhtelif gazete ve dergilerde neşredilen makalelerini büyük bir özenle saklamıştır. Bu çalışmaları,  Prof. Dr. Ali BİRİNCİ ve Prof. Dr. Beynun AKYAVAŞ derlemişlerdir. Prof. Dr. Beynun AKYAVAŞ, A.Ragıp AKYAVAŞ’ın oğludur. Eserdeki, İstanbul ile ilgili yazılar bir araya getirilirken kronolojik bir sıralama yapmak yerine mevzu bütünlüğü göz önünde bulundurulmuştur. Eser İstanbul’u 1960’lı yılların bakış açısıyla, 10 ana başlık altında, makalelerle değerlendirmektedir.
        (1). FETİH: Fatih Sultan Mehmet Edirne’de bulunuyordu. Ecdadının Anadolu’da kurduğu devlet gittikçe genişliyordu. Fatih bu muazzam toprakların ortasında bir Bizans devletine tahammül edemiyordu. Genç Padişahın geceleri gözünü uyku tutmuyordu. Bu buhranlı gecelerin birinde Veziriazamı çağırdı:
— Lala şu yatağı görüyor musun? İçinde sabahlara kadar uyuyamıyorum.
Rumeli Hisarının tarihi adı Kal’a-i Boğazkesen’dir. Anadolu Hisarının adı da Güzelce hisardır. Rumeli Hisarının yapımında bizzat kendisi nezaret ediyordu. İnşaat geceleri meşaleler ışığında aralıksız devam ediyordu.  Firuz Ağa Kala kumandanı nasp edildi. Bu inşaat karşısında rahatsız olan Bizans Kayseri sürekli Fatihe elçi gönderiyordu. Bizans elçisine Fatih şöyle diyordu:
— Git efendine söyle ki, şimdiki Padişah evvelkilere benzemez. Benim gücümün yettiği yerlere onun arzusu bile ulaşamaz.
Fatih 6 Nisanda Edirne’den İstanbul surlarının önüne geldi. 11 Nisanda büyük toplar surların önüne getirildi ve ertesi gün şafakla beraber bombardımana başlandı. Büyük topların her atışında surlara çarpan altı yüz kilo ağırlığındaki gülleler yüzlerce parçaya ayrılarak etrafa ölüm saçıyor ve surlarda büyük gedikler açıyordu. Bayrampaşa vadisindeki ön surların bir kısmıyla arka surda bir burç yıkılmış olduğundan taarruz kararı verildi. Fatih düşmanı Haliç surlarında müdafaaya mecbur etmek için donanmanın bir kısmını karadan çekerek Haliç’e indirmeye karar verdi. Beşiktaş önünde duran donanma, yağlı kalaslar ile Kasımpaşa’ya indirildi. Bir gecede 67 gemi Haliç’e nakledildi. 53 gün süren kuşatmadan sonra 29 Mayıs 1453’te Osmanlı ordusu Topkapı güneyinden açılan bir gedikten şehre girdi. Hızır Bey İstanbul’un fethine müteakip ilk Osmanlı kadısı olmuştur. Eski İstanbul’un safiyesi Kadıköy semtinde Hızır Bey’in geniş arazisi olduğu için o semte Kadıköy ismini verdiler. Bugünkü nesil bilmez. Dersaâdet, Âsitâne, Darülhilafetülaliyye İstanbul’un eski isimleridir.

        (2). İSTANBULDA GEZİNTİLER: Terbiye her şeyden evvel cemiyet hayatı yaşayan insanların birbirlerine saygılı davranması demektir. Eski İstanbullular terbiye dediğimiz kıymeti bina etmişlerdir. Sokakta giderken insanların yanında ıslık çalmak pek ayıp sayılırdı. Bu gibileri Külhanbeyi derlerdi, kısacası terbiyesiz. Güzel ve nezih konuşmak kişinin kemaline, çirkin konuşmak ise terbiyesizliğine delalet ederdi. Dillere destan olan İstanbul terbiyesi diye bir şey kalmamıştır.
        (3). İSTANBUL SEMTLERİ: Eserin en ayrıntılı ve önemli bölümüdür. Semtlerin tarihlerini, kültürlerini, sosyal ilişkilerini ve isimlerini anlatmaktadır.
Rami: Semte adını veren Rami Mehmet Paşa, Osmanlı devlet adamları ve sadrazamları arasında nüktedanlığı, hazır cevaplığı ve zarafeti ile tanınmış vezirlerdendir. Bu zat sütbesüt Eyüplüdür.
Aynalıkavak: Aynalıkavak Kasrı Haliç sahilindedir. Kasrın Aynalıkavak alması Üçüncü Ahmet zamanına tesadüf eder. Venedik Cumhuriyeti ile imzalanan Pasarofça antlaşması neticesinde Venedik Cumhuriyeti Osmanlı Padişahına gayet güzel ve muhteşem Venedik aynaları hediye etmiştir. Üçüncü Ahmet bu aynaları Tersane Kasrı denilen sarayın muhtelif dairelerine ayrı ayrı yerleştirdi. Bu hadise ile Kasra Aynalı Kavak adı ile anılması adet oldu.
Kâğıthane: Su katılmamış eski İstanbullu Hanımlar Kehtane diye telaffuz ederlerdi. Kâğıt imalathanelerinin, un değirmenlerinin bulunduğu Kâğıthane, cirit oyunlarının, ok talimlerinin ve yarışlarının yapıldığı bir eğlence yeriydi.
Kapandakik (Unkapanı): Kapan yağ, bal, un gibi toptan satılan yerlere denilirse de lügat manası büyük teraziye denir. Vaktiyle Haliç büyük bir ticaret limanıyken Rumeli den, Afrika dan, Anadolu dan gelen gemiler yüklerini burada indirirdi. Unlar Un kapanı’nda, ballar Bal kapanı’nda ve yağlar Yağ kapanı’nda muhafaza olunurdu. Unkapanı bunardan biridir. Ancak resmi yazıda Unkapanı denmezdi. Kapandakik denirdi.
Eskiden ne yapardık: Harbiye sınıfında iken tramvaya binmezdik, yasaktı. Piyade yürümeye alışmalı derlerdi. İçimizde Edirnekapı’sına gitmek mecburiyetinde olanlarda vardı. Yürü ey şanlı piyade… kambur kambur Arnavut kaldırımları üstünde lodosa tutulmuş vapur gibi bata çıka azmı gidip geldik bu yollardan!... Yürüyebilenlerimiz lapacılığı bırakıp biraz yürümek zahmetini ihtiyar etseler, vasıtalarda bu kadar izdiham olmaz. Davutpaşa sahrasından kalkıp Edirne, Sofya, Belgrat Viyana’ya, Haydarpaşa çayırından Bağdat’a yaya gidip gelen bir neslin evlatlarıyız. Neden bu derece çekiniyoruz yürümekten!...
Papazın bahçesinde geçen günler: Papazın bahçesi ehli diller yatağı idi. Vaktiyle bir papaza ait olduğu için bu ismi almıştır. Yaz geceleri sofralar kurulur, cam fenerler asılır, fenerlerin ışığı altında saz ve sözle sabah edilirdi. Bütün Kadıköy halkı buraya dökülürdü.
Mütehassiri olduğum Kadıköy: İstanbul’da oturanlar Kadıköy’ünden bahsedecekleri vakit “Kadımehmediler“ derlermiş. Bu söyleyiş semti Kadıköy yapmıştır.
Fenerbahçe: Dil şeklinde denizin içine doğru uzanmış Fenerbahçe Bizans devrinin en mühim semtlerinden biridir. Mevki itibarı ile de gelen geçen gemiler tarafından daima görülür. Bir zamanlar Boğazdan sonra İstanbul’un yegâne eğlence yeri idi. Fener burnun eski adı Hieron idi.
Bugün de Üsküdar’da dolaşalım: Üsküdar’ın eski adı Chrysopolis yani altın şehir idi. Yöre halkının ödedikleri vergilerden hâsıl olan altınlar burada saklandığı için bu isim verilmiştir. Başka bir rivayete göre de, güneşin battığı esnada şehre yayılan sarı renkten dolayı böyle isimlendirilmiştir. Sultan Mahmut Çamlıca’ya gidip gelmek için Selimiye kışlasının alt tarafında zatı şahanelerine mahsus birde iskele yaptırmış ve bu iskelenin adına Harem denilmiştir.

Kâtibim: “Kâtibime kolalıda gömlek yaraşır” mısraı yok mu, o zamanlarda kısmet bekleyen genç kızların hayallerini doldururdu. Kolalı gömlekli er kişiye sahip olmak bütün genç kızların idealiydi. Çünkü o tarihin iki ideal erkeği vardı.  Biri kolalı gömlek giymiş katip, diğeri kılıç kuşanmış zabittir.
Seyyitahmet deresi: Bu mevki,  Üsküdar’da Karacaahmet mezarlığının hemen bitişiğinde bulunur. Türkiye’de yaşayan İranlı kardeşlerimiz hükümetin gösterdiği müsamahadan istifade ederek tantanalı Muharrem ayinleri yaparlardı. Hayret ve hasenat erbabı tarafından kazanlar kurulur, fakir ve fukaralar doyurulur, semaverler kaynatılır, mersiyeler okunarak Kerbela menkıbeleri yadedilirdi.
Miskinler tekkesi: Cüzamın Arpça adı barastır, Latincesi lepra, dilimizde ise miskin hastalığı diye geçer. Umumiyetle Hindistan’a, Mısır’a, Filistin’e mahsus olan bu hastalık Yavuz Sultan Selim Mısır’ı zaptedip dönünceye kadar İstanbul da pek bilinmezmiş. Bize oradan bulaşmış. Elazığ vilayetinde cüzamlılar için bir hastane bile mevcuttur. Bu hastalığa tutulanlar için İstanbul da Karacaahmet mezarlığının tam ortasında bir kamp kurulmuş yani Miskinler Tekkesi.  Kapının önünde bir taş tekne vardı. Et, ekmek, şeker, pirinç verenler buraya koyarlar yani içerdekilerle temas etmezlerdi.
Valide-i Atik Mahallesi: İstanbul’un en eski ve büyük semtlerinden biridir. Tarihi adı Valide-i Atik olan Nur Banu Sultan, İkinci Selimin kadınlarındandır. Üçüncü Murat’ın annesidir.
Bizim zamanımızda spor: harbiye de iken eskrim ve kılıçla mübareze yapardık. Top denilen nesne ise ele alınmazdı. Top oynamak hem ayıp, hem de o zamanki taassup icabı günah sayılırdı.
 Haydarpaşa kayıkçıları: Kayıkçılar umumiyetle zeki ve ferasetli insanlardır. Sultan İkinci Mahmut şahsiyetini gizleyerek kayıkla gezmeye çıkar. Kayık gelir Topkapı’ya yanaşır. Sultan Mahmut karaya çıkar çıkmaz, kayıkçı derki: Derviş baba, dur hele! Yanlışlıkla bir Osmanlı altını bırakmışsın, yüz para ver, al şunu! Sultan Mahmut için için gülümser, senin olsun bıraktığım altın, der. İşi anlayan zeki ihtiyar kayıkçı derki: Gitme,  sana bir çift sözüm var derviş baba. Hakikaten eğer sen, gördüğüm gibi böyle bir dervişsen, bu verdiğin para çoktur al geri, yüz paradır hizmetimin değeri. Yok, eğer şu sarayda ortan devletliysen iş değişir o zaman. Talih bana her gün böyle yar olmaz, hakkımı ver bu verdiğin para az!
İstanbul köprüleri: İstanbul’da yaşayanların günlük hayatlarında birinci derece rol oynayan iki tane köprü vardır. Galata ve Unkapanı köprüleridir. İlk köprüyü Fatih Sultan Mehmet ordularını ve toplarını yakın mesafeden karşıya geçirebilmek için Hasköy ile Ayvansaray arasına sallar üzerine kurmuştur. İşte Haliç’in bizden gördüğü ilk köprü budur.
Tiring Galata: İstanbul belediyesince alınan bir kararla Galata’nın adı değiştirilmiş, Karaköy olmuştur. İstanbul’un sütünü temin eden ahırların burada bulunmasından dolayı, Galata adı süt manasında olan Yunanca “gala” kelimesinden çıkmıştır. Galata Bizans’ın ilk devirlerinde “Syka” adını taşıyordu. Bu adın yetişen incir ağaçlarından dolayı verildiği rivayet edilir. Galata Avrupalı ve bilhassa Venedik, Cenova, Pisa tacirlerinin eskiden beri çok önem verdikleri bir yerdir. Yabancılar buralara yavaş yavaş yerleşmiş ve buralarda ticarethaneler kurarak mülk sahibi olmuşlardır. Eskiden ismi Haraççı iken sonraları Hikmeti Hüda Domuza çevrilen ve daha sonra istimlak olarak açılan sokağın başında muazzam bir bina ve hemen alt tarafında da Alman şehirlerindeki Kaufhof’ların, Paris’teki Galerie’lerin küçük çapta numunesi bir mağaza görülürdü. Üzerinde “Tiring Galata” diye yazardı. Her şey bulunurdu Tiring Galata’da. Galata’nın üst tarafında bulunan mıntıkanın adı Beyoğlu’dur. Eskiden buraya Pera denirdi ki karşı yaka manasına gelen bu kelime ile Galata da dahil edilmek üzere bütün mıntıka kastedilirdi.  Beyoğlu adı Kanuniden sonra verilmiştir.

Şişhane mi, Şeşhane mi: Şişhane şişe haneden bozmadır. Vaktiyle İstanbul’da, Beykoz’da, Eğrikapı’da şişe yapan imalathaneler vardı. Onun için bu meşhur yokuşa şişhane demek doğru değildir. Nizam-ı Cedidden sonra ordudaki kaval tüfekleri Fransız mamulâtından altı yivli tüfeklerle değiştirilmişti. Bundan dolayı Farsça altı manasına gelen Şeşhane tabiri kullanılmıştır.
Boğaz köylerinden Kandilli: Evliya Çelebi: “Kandilli has bahçesi veya Bahçe-i Kandil dedikleri yer, Göksu’nun cenubu garbisinde bir bağı iremdir.” diye ballandırıyor. Filhakika Kandillinin havası latif, ahalisi zarif olup yazması da pek meşhurdur. Rivayete göre vaktiyle burada bir papaz otururmuş, güzelde bir bahçesi varmış. Üçüncü Murat buraya âşık ya! Akşamları Göksu’dan dönen Padişahın şerefine servi ağaçlarını kandillerle süslermiş de, semte verilen Kandilli adı da oradan kalmış.
Boğaz köyleri (Beykoz): yeryüzünün en güzel sularından biri olan Karakulluk Suyu Beykoz’dan çıkar. Akbaba civarında bulunan bu suyu vaktiyle Karakulluk Ahmet Ağa adında biri bulmuştur. Ahmet Ağa müptela olduğu bir hastalığı bu şifalı su sayesinde geçirmiştir. Sonraları Cennet Hatun adında bir hayırsever kadın, suyun bulunduğu yeri satın alarak imar etmiştir. Bu köye Akbaba denilmesinin nedeni, köy mezarlığında Akbaba Mehmet Efendi adında bir zatın metfun bulunmasındandır.
Kalender: Kalender dünya ile alakasını kesmiş filozof tabiatlı, laubali meşrep adam demektir. Bu tip insanların konuşmalarında, hareketlerinde, giyinip kuşanmalarında devamlı bir rahatlık göze çarpar. Yeniköy ile Tarabya’nın birleştiği noktada olan bu güzel köyün havası pek latiftir. Ayrıca, yaşmaklı feraceli dilberlerin sandal sefaları akşam gezintilerinde ki insanların yüreğini hoplatır.
Boğaz köyleri: kalkan balığı fizik yapısı itibariyle avını kolaylıkla yakalayamaz. Geçim için hilekârlığa başvurur. Denizin dibinde yaşamayı sever. Dipte yattığı zaman üstünü kumla örter, yalnız gözlerini açık bırakır. Bu suretle pusuya yatar, avını bekler. Kalkanın sevdiği uskumru ve istavrit gibi balıklardır. Bu balıklar suyun altında kalkanın üzerinden geçerken, müşarünileyh hemen silkinip fırlar, ağzı da beylik fırın kapağı gibi büyük olduğundan o balıkları kolayca yutuverir. Erbabınca Kalkanın tavası en nefis bir taamdır.
Boğaz âlemi (İstinye): İstanbul’u Bizanslılardan teslim aldığımız günlerde, İstinye Manastırlarla çam kuleleri ile dolu idi. Konstantinus burada bulunan büyük bir mabedin yerine Aya Mikail isminde bir kilise yaptırmıştı. Evliya Çelebi eski mabedin temellerini kendi zamanına dahi görünmekte olduğunu yazar. Buraya adını veren İstinye adındaki bir rahiptir. Sonraları Cenevizlililer İstinye’yi işgal ettiği zaman, rahip Girit’e kaçmıştır. Orada yeni bir manastır kurup ikamet etmiştir. Evliya Çelebi, İstinye’nin bir parça gemi alacak kadar bir limanı vardır. Kasabada İslam ve Rumlar karışık yaşar. Bağ ve bahçesi çok olup, fukaralar balıkçılık ve bağcılık ile geçinir.
 Kuzguncuk: Fransız muharriri meşhur Théophile Gautier: “İstanbul bütün güzelliği ile bütün haşmeti ile Türk’e yaraşır, zarf ile mazrufun bu kadar uygun düştüğü bir yer küre-i arzın hiçbir tarafında görülmemiştir.” demiştir. Vaktiyle Kuzguncuk’ta yetmiş İslam, iki yüz elli Rum,  altı yüz Ermeni, dört yüz Musevi evi varmış. Sultan Aziz zamanında Nakkaş caddesinde bir gazhane yapılmıştır. Bu gazhane Beylerbeyi sarayına ışık verirdi.
Çengelköy: Beylerbeyi ile Kuleli arasında vaki bir koyun içindedir. Fatih devrinde bu sahilde bulunmuş olan gemi çapalarından dolayı bu semte Çengelköyü denmiştir. Evvelce buraya Kuleli bahçe denirmiş. Kanuni Sultan Süleyman’ın da buraya kendi elleri ile bir servi diktiği söylenir. Sultan İkinci Mahmut Adli 1244 senesinde buraya ahşaptan bir süvari kışlası bina etmiştir. Sultan Abdülaziz zamanında ise bu bina kâgir olarak inşa olunmuştur. Askeri İdadi Mektebine çevrilmesi 1289 senesine rastlar.

Kanlıca: Vaktiyle Gilaras adında bir Bizans köyü imiş. Fethi müteakip köyün eski sakinleri kaçmış, bir müddet sonra kağnılarıyla Anadolu’dan gelen bir kısım halk burada kağnıcılık yapmaya başlamış. Kağnıcıların buraya yerleşmesi ile buraya Kağnılıca adı verilmiş ise de, Kağnılıca halkın diline zor geldiği için yavaş yavaş Kanlıca’ya dönmüştür. Yoksa ismin ifadesi gibi kan veya kanlı ile hiçbir münasebeti yoktur.
Bebek: fatih devrinde orada bulunan kasrın muhafazası ve o civarın emniyet işleri ile meşgul bostancı başının ünvanı olan Bebek Boğazın bu güzel köşesine ad olarak verilmiştir. Bizans devrinde adı Chelae’dır.
Tarabya: Bizans devrinde harp esirleri burada hapis olunurlardı. Eski adı Pharmacias veya Farmakos’dur. Hastalanan Rum Patriği Attikus burada şifa bulduğundan adını, şifa ve tedavi manasına gelen Therapia’ya çevirmiştir. Bu teleffuz zamanla bozularak tarabya olmuştur.
Tarihi at meydanı(Sultanahmet): Evvelce bu meydanda vahşi hayvanların oyunları gösterilirdi. At ve araba yarışları yapılırdı. Maviler ve yeşiller adını alan iki gurup arasındaki at ve araba yarışları pek heyecanlı olurdu.
        (4). NAKİL VASITALARI: Posta usulü Şarkta Avrupa’dan daha eskidir. Türkiye’de her nevi haber ve mektuplar, tatarağalar vasıtasıyla götürülüp getirilirdi. Eski trafik edebiyatımızda bir Varda tabiri vardı. Varda, dikkat, savulun manasında kullanılan bir ihtardır. Anlayacağınız otomobil kornasının ağababası gibi bir şeydir. İstanbul’da atlı tramvay zamanında arabaların önünde soluk soluğa koşan Vardacılar bulunurdu. Tramvayın İstanbul’da doğum tarihi 1869’dur. Yani bugün doksan dört yaşındadır.  Eskiden tramvay arabalarını iki beygir çekerdi ve üç hattı. Birinci hat Sirkeci – Aksaray,  ikinci hat Taksim – Pangaltı, üçüncü hat Karaköy – Beşiktaş hattı idi.
        (5). SARAYLAR: Dolmabahçe sarayı 1854 tarihinde Sultan Abdülmecit tarafından yaptırılmıştır. Mimarı Karabet Balyan adında bir ermeni vatandaşımızdır. Atatürk rahatsızlığını ve son yıllarını burada geçirdi. Hayata ve milletine burada veda etti. Beylerbeyi sarayı Osmanlı İmparatorluğunun saltanatlı günlerine şahit olmuş ve sonrada Sultan ikinci Abdülhamit’e mahbes olmuş bir saraydır. Çırağan, Farsça çirağ, çerağ (yağlı fitil, kandil)  manasına gelen çoğul şeklidir. Çırağan sarayı, Meclisi Mebusan dairesi olarak da kullanıldı.
        (6). SULAR VE ÇEŞMELER: Ayasofya’dan Cağaloğlu’na giden yolun başında küçük bir kapı görülür. Üzerinde üç dille adı yazılı olan bu kapı Yerebatan Sarayının kapısıdır. Bu saray Bizans imparatoru tarafından Su Sarnıcı olarak yaptırılmıştı. Harplerde şehrin suyu buradan temin edilirdi. Fatih Bizans’ı fethettikten sonra suyolları, bentler, cetveller, kemerler, çeşmeler inşa ettirdi.
        (7). CAMİLER: Sultan Ahmet gayet dindar bir padişahtı. En büyük arzusu Ayasofya ile boy ölçüşecek bir cami inşa etmekti. 1609’da inşası başlayan cami yedi yılda bitti. Sultan Ahmet Cami bazı mabetler gibi loş değildir. Mimar Mehmet Ağa 260 pencere ile camiye çok aydınlık ve ferah bir hava vermiştir. Avrupalılar içindeki mavi çinilerden dolayı bu camiye Mavi Cami derler. 
        (8). KABRİSTANLAR: Karacaahmet Orhan Gazi devrinde meydana çıkan dervişlerden olup İran’da bir hükümdar hanedanına mensuptur. Karacaahmet’in mücahit bir veli olduğu kadar kuvvetli bir hekim olduğu da rivayetler arasındadır.   İstanbul’un en büyük mezarlığı olan Karacaahmet’te binlerce insan yatar. Cellât mezarlığı Eyüp Sultandadır. Vaktiyle cellâtlar ölünce buraya getirilip gömülürdü.
        (9). VELİLER: Nasrettin Hocanın torunu Hızır Bey İstanbul’un ilk kadısıdır.

        (10). RAMAZAN: Eskiden Ramazan başladığı şimdi olduğu gibi riyazî hesaplarla tespit edilmezdi. Ayı gökyüzünde görmek ve bunu şahit ile ispat etmek lazımdı. İftar açmak için o zamanlarda zıpçıktı kol saatleri henüz yok. Oda kapısında görünen ev sahibi topa beş dakika var diyerek misafirleri yemek odasına davet ederdi. Eskiden muharrem ayı ile beraber mahalle aralarında goygoycular dolaşmaya başlardı. O kapıdan fasulye, bu kapıdan bakla, aşı boyalı evden pirinç verilir, aldıkları bu erzakları her birinin nevine mahsus torbalara koyarlardı. Toplanan erzak Şehzade Camindeki karargâha yığılırdı. Muharremin onuncu gününden sonra sır olup giderlerdi. İşte bu nevi dilencilere Goygoycular denirdi.


II. CİLT

Kitap dört bölümden oluşmaktadır.Eski Cemiyet Hayatımız adlı birinci bölümde aşağıdaki makaleler;
Eski Cemiyet Hayatımız, Dünkü Hayat, İsabet-i Ayn, Kürkçülerkapısı, Oturmak, Minder, Vardakosta, Ot Bulucuyan, Erbab-ı Şerr ü Fesat, Maşallah Bekçiye, Dünya Evine Girerken Dünya Evinden Çıkarken, Dan Dada Dan Dan, Yiğitlik ve Kabadayılık, Kaldırım Kabadayıları, Kopuklar, İstanbul’un Namlı Tulumbacıları, Kan Davası, Kanlıca’daki Vampirler, Tarihimizdeki Garip Vak’alar, Döğme,Musiki ve İbadet, Musiki ve Hatıra, Eski Zaman Düğünleri, Eski Düğünler, Eski Düğünlerde, Koltuk, İnsan Alımı Satımı, Hıdırellez, Nevruz, Nevruz ve Nevruziye, Baharın Hatırlattıkları, Üçüncü Cemre Toprağa Düştü, Sayfiye Mevsimi, Hamam Safası, İstanbul Hamamları, Aynalara Dair, Saat, Hey Gidi Cennetten Çıkma Dayak, Pek Şifalıdır, Kötü Bir Terbiye Sistemi:Dayak, Dideler Ruşen, Evvel Şiddeti Serma, Erbaine Girdik, Berdelacuz, Kış Gecelerinde, Mangaldan Kalorifere, Sahaflar ve Hakkaklar, Hakkaklar, Tesbih ve Tesbihçilik, Berberbaşı, Tıraş Beyanındadır, Perukar, Moda Bu Ne Denir,Sakal Babında, Asri Cinci Hoca, Efsun, İyisaatte Olsunlar, Eski Adetlerimizden, Moda Hastalığı, Yangın Var, Fedakarlık ve Karşılığı, Tas, Tarihte Cibali Yangını, İlk Yangın Son Yangın, Yangın ve Patlıcan, İstanbul’un Geçirdiği Zelzeleler, Mürekkep Yalamak, Gitti Gider Dahi Gider, Deniz Mevsimi Başlarken, Eski Cemiyet Hayatı, Deniz Hamamları, Lodos Fırtınası, Mektepler Tekkeler, Süslenme, Kandilli Temenna, İlk Mürüvvet, Yeni Yıla Girerken, Pazar Safası, Ayı Şakası, Bitpazarı ve Bedesten, Uğur ve Uğursuzluk, Tahtabiti, At Sevgisi, Kuş ve Ökse, Çok Yaşa, Terbiyeli Kereviz, Köpekbalığı İstilası, Karides Muharebesi, Maymunların Başına Gelenler, Bana Göre Balıkhane Kapısı, Perhiz ve Lahana Turşusu, Karaelmas, Deliler Veliler, Deliler Divaneler.
Çiçekler adlı ikinci bölümde aşağıdaki makaleler;
Çiçek Bayramı, Milli Çiçeğimiz Karanfil, Karanfil Diyarı, Florist, Gül, Bizim Lale Hollanda’da,  Lale Merakı, Sümbül.
Meyvalar adlı üçüncü bölümde aşağıdaki makaleler;
Kınalıyapıncak, Çilek, Şeftalu, Elmanın Fazileti, Kiraz, Kavun Karpuz.
Mutfak adlı dördüncü bölümde aşağıdaki makaleler;
 Lahana ve Kral, Patatesin Hatırlattığı, Memleketimizin Nimetleri, Enginar, Patlıcana Dalkavukluk, Aşçılarımız, Bolulu ve Mengenli Aşçılar, Aşura, İnce Kiler, Ekmek ve Nimet, Nan-ı Aziz, Buyurun Zırvaya, Kar Helvası, Helva Sohbeti, O Caaanım Tahin Helvası, Hindenburg ve Tahin Helvası, Eski Kışlarda Boza, İnsan ve Bakla, Pırasaların Başına Gelenler, Tatlı Yemeli Tatlı Konuşmalı, Sofra, Mönü, Havalar Soğudukça, Çorba Borusu, Türk Mutfağı. yer almaktadır.

1 yorum:

  1. Prof. Dr. Beynun Akyavaş sanırım yanlışlıkla " oğludur " ibaresi ile anılmış. Değerli hocamız tam bir hanımefendidir. Düzeltebilirseniz seviniriz. Teşekkürler.

    YanıtlaSil