30 Mayıs 2012 Çarşamba

MUHAKEMETÜL LÜGATEYN, Ali Şir Nevai

MUHAKEMETÜL LÜGATEYN, Ali Şir Nevai, Türk Dil Kurumu, 1996, Ankara

Ali Şîr Nevâî, Türkçe’yi yüksek bir sanat dili halinde işlemeğe çalışan, bu görüşü savunan ve Türk diline değer kazandıran bir bilgin ve devlet adamıdır. Kaşgarlı Mahmut’tan sonra Türk diline en büyük hizmet eden kişi olarak tanınan Ali Şîr Nevâî, Muhâkemetü’l-Lügateyn adlı eserinde Türkçe ile Farsça’yı karşılaştırarak pek çok yerde Türkçe’nin üstünlüğünü savunmuştur. Ali Şîr Nevâî, bu kitabını Türkçe’yi bırakarak eserlerini Farsça verenlere ithafen yazmıştır. Ali Şîr Nevâî, Türkçe yazdığı şiirlerinde Nevâî, Farsça yazdığı şiirlerinde ise Fanî mahlaslarını kullanmıştır. Ali Şîr Nevâî’nin Muhâkemet-ül-Lugateyn adlı eseri, bugünkü yazımızla küçük boy bir kitabın 50 sayfasını ancak doldurur. Fakat hacim bakımından küçük olan bu kitap, muhtevasının değeri ile deryalar kadar büyüktür.
Muhâkemetü’l-Lügateyn’in bilinen dört yazma nüshası mevcuttur. Bunlar Topkapı, Fatih, Paris ve Budapeşte nushalarıdır. Eser hakkında batıdan ve doğudan birçok araştırmacı incelemelerde bulunmuştur
ESERİN MUHTEVASI VE ÖNEMİ
“İki dilin muhakemesi” esasına dayanan eseri Divanı Lugatit Türk’ten(Kaşgarlı Mahmut) ayıran birinci özelliği; Arapça Türkçe çerçevesinde değil, Türkçenin karşısında Farsça göz önünde tutularak yazılmasıdır. Diğeri ise Divanı Lugatit Türk’te Türkçe’nin Arapçayla “at başı gittiği” ispatlanmaya çalışılırken bu eserde Türkçe’nin Farsça’dan üstünlüğü ispatlanmaya çalışılmıştır. Nevai, Arapça’nın bütün dillerden üstün olduğunu söylemektedir. Buna gerekçe olarak da hissiyatına dayanarak dinin Arapça üzerine kurulu olması ve Arap dilinin zenginliğini göstermektedir. Arapçadan sonra en önemli diller ise O’na göre Türk, Fars ve Hint dilleridir.
Kitapta sıkça geçen “Çağatayca” ve “Eski Özbek dili” terimleri Ali Şir Nevai ile onu takip eden Türkistan şairlerinin kullandıkları edebi Türk diline ve onun ürünlerine ilmi litaratürde verilen genel addır. Çağatay adı, Cengiz Han’ın ikinci oğlu Çağatay’ın adından gelmektedir. Yazar, Muhâkemet-ül-Lugateyn’in önemini  ise zamanın önemli ilim ve kültür dili Farsça’dan Türkçe’nin üstünlüklerini ortaya koymasında görmektedir. Nevai, Arap ve Fars edebiyatının doruk noktasındaki gibi bir edebi Türk dilini hedeflemiştir. Arapça ve Farsça’nın daha çok kullanılmasını sosyal bir olay olarak kabul ederek birlikte yaşamanın doğal sonucuna bağlamaktadır. Hemen herkes bir Fars ile konuşacak veya derdini anlatabilecek kadar Farsça bilmekte hatta bazıları şiirler yazabilecek durumdadır. O, Türkçenin lügat zenginliğini, garamer şekillerindeki esnekliğini bilmeyen Türk gençlerinin güzel sanarak Farsça şiirler söylemeye çalıştıklarından yakınmaktadır.
Nevai verdiği örneklerde önceliği fiillere tanır. En küçük anlam farkı için kelimeler yaratıldığını söyleyerek, Türkçe’deki yakın anlamdaki kelimelerin zenginliğine deyinen Nevai, Farsçanın bundan yoksun olduğunu vurgulamaktadır. Örneğin; “ağlamakın” nüanslarını gösteren fillier: sıktamak, singremek, ingremek, inçkirmek, ingrenmek, ökürmek, yıglansınmak, hay hay, yıglamak, bohsamak. Çeşitli ağlama şekillerini ifade için kullaılan bu kelimelerin Farsçada olmadığını söylemektedir.( Bunun gibi çeşitli örnekler kitapta mevcuttur )
Nevai, diller ve dil gruplarını birbirleriyle karşılaştırırken, bugün bir ölçü olarak kullanılan dilin kelime varlığına inmiş, akrabalık adlarını, ev, mutfak, giyecek ve savaş kültürüyle ilgili kelimeleri Altay dillerinin önemli bir özelliğini teşkil eden erkek ve dişi oluşuna göre adlanan hayvan ve kuş adlarını, organ adlarını, cinsine ve yaşına göre çeşit çeşit olan atların ve onların vazgeçilmez eşyası eğer ve diğer binit takımının parçalarına kadar adını sayarken, milletinin zengin bir kültür birikimine sahip olduğunu anlatmak istemiş bu kelimelerin hemen hiçbirinin Farsçada olmadığını, söylenmek istendiğinde Türkçedeki bu kelimelere başvurulduğunu belirterek “dil, kültür bağlantısı” na temas etmiştir.
Yazar, kitabın diğer bölümlerinde Türkçe’nin Farsça’dan üstünlüğünü ses, şekil, sözlük bilgisine dayalı deliler sunarak ispatlamaya çalışmış, son bölümlerde ise metin ağırlıklı örnekler verek düşüncesini daha da somutlaştırmıştır.
Nevai, ses bilgisine dayalı en önemli unsurun Türkçe’nin Farsça’dan ilk hecesinde daha fazla ünlü fonemlerinin  bulunması olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, Farsça’da sadece /o,ü/ yuvarlak ünlü fonemlerine karşılık Türkçede /o,ö,u,ü/ yuvarlak ünlü fonemlerinin bulunduğunu vurgulamıştır. Şekil bilgisi ile ilgili olarak ise, Türkçe’nin sondan eklemeli bir dil olduğunu, yapım ve çekim eklerinin kelime kök veya gövdesinin sonuna eklendiğini, Türkçenin bu önemli özelliğini, Türkçe’nin Farsçaya üstünlüğünün ispatında tanık olarak kullanmasını bilmiştir. Örnek olarak ise; Türkçede iki kişinn hareketini içine alan işteşliğin fiil kök veya gövdesinin bir ek /-Iş,-Uş/ fiilden fiil yapım ekinin ilavesi ile temin edildiğini belirtmiştir. Farsçanın ise bundan mahrum kaldığını ifade etmiştir. Nevai, dillik delliler arasında saydığı sözlük malzemesi içinde bir kavram alanı olarak akrabalık adlarını, kuşları, dağlık ve düzlük yer adlarını, giyisileri, yemek ve yiyecekleri, içkileri, sevgi, güzellik etrafındaki kelimeleri örnek vermiş, burada ölçü verilen adların hemen hemen bir çoğunun Farslarda Türkçe alıntı kelime olarak kullanıldığını ifade etmiştir. Nevai, edebiyatta en çok kullanılan “sevgili” kavramı ile iniltili Farsça kelime bulmanın çok zor olduğunu belirtmektedir.
Yazar son bölümlerde Nevayi’nin orjinal metnini ve tercümesini de kitabına almıştır. Aşağıda  Muhâkemetü’l-Lügateyn’den alınma bazı paragraflar verilmiştir.
“... Söz bir incidir ki onun denizi gönüldür ve gönül bütün anlamları kendisinde toplar. Nitekim denizden cevherleri dalgıçlar çıkarır ve onlara mücevherciler katında değer biçilir. Gönülden söz incileri çıkarma şerefine erenler de (dalgıçlar da) bu işin mütehassısıdırlar. O inciler bu mütehassıslar ağzında canlanır, nisbetlerine göre yayılır ve ün kazanırlar. İnciler değer bakımından çok farklı olurlar. Bir tümenden yüz tümene kadar (bir liradan binlerce liraya kadar) olanları vardır. Elden ele geçen ucuz incilerle, sultanların kulaklarına küpe olan incilerin değerleri bir mi?
“... Şöyle bilinir ki, Türk Fars’tan daha keskin zekalı, daha anlayışlı, daha saf, daha pek yaratılışlıdır. Fars ise ilimde ve gayret sarfıyla elde edilen bir anlayışta daha olgun ve derin görünüyor. Bu hal Türklerin doğru, dürüst, temiz niyetinden, Farsların da fen ve hikmetinden belli oluyor... Ve lakin, Türk ve Fars dilleri arasındaki kusursuzluk veya noksanlık bakımından çok büyük farklar vardır. Söz ve ibarede, kelimelerin anlam ve kavramında, Türk Fars’tan üstündür. Türkün öz dilinde öyle incelikler, güzellikler, sanatlar vardır ki inşallah yeri gelince gösterilecektir... ”
“... Türkün Fars’tan daha üstün, daha kabiliyetli, daha açık ve parlak olduğunun şundan kuvvetli delili olur mu: Bu iki milletin gençleri, ihtiyarları, büyükleri, küçükleri arasında kaynaşma aynı derecededir. Alış-verişleri, işleri, güçleri, düşüp kalkmaları, oturup durmaları, birbirinden hiç farklı değildir. Aynı hayat şartları içinde yaşarlar... Böyle olduğu halde Türklerin hepsi Farsça’yı kolayca öğrenir ve konuşur. Oysa Farsların hiç biri Türkçe konuşamaz. Yüzde, belki binde biri Türkçe öğrenir ve konuşursa da, onun Türk olmadığı daha ilk sözünden belli olur... Türkün Fars’tan kabiliyetli olduğuna bundan daha kuvvetli tanık olamaz ve hiçbir Fars bunun aksini iddia edemez... ”
“... Fars dili yüksek ve derin konuları anlatmada yetersizdir. Çünkü Türkçe’nin oluşumumda ve konularında pek çok incelik, özgünlük vardır. İnce farklar, en uçucu kavramlar için bile kelimeler yaratılmıştır ki bilgili kimseler tarafından açıklanmazsa kolay anlaşılamaz. ”
“... Türkün bilgisiz ve zavallı gençleri güzel sanarak, Farsça şiirler söylemeğe özeniyorlar. İyi ve etraflı düşünseler, Türkçede bu kadar genişlikler, incelikler, derinlikler ve zenginlikler durup dururken, bu dilde şiir söylemenin ve sanat göstermenin daha kolay, şiirlerinin daha beğenilir olacağını anlarlar.
Ali Şir Nevayi kitabının sonunda ise şöyle demektedir:
“... Türkçenin ve Farsçanın söz varlığının keyfiyet ve mahiyetini açıklamak için bu risaleyi derleyip yazdım ve ona Muhâkemetü’l-Lügateyn “İki dilin Muhakemesi” adını koydum. Türk dünyasının dilini açığa çıkardığım fesahat ve inceliği belagat ve genişliği o denli ki o ulu hükümdar bu dil ve ibareler ile nazım yaygısını sermişler. Hz. İsa nefesinden ve Hızır’ın soğuk suyundan ölü diriltme yolunu gösyermişlerdir.
Böylece Türk halkının fasihlerine kendi söz ve ibarelerinin mahiyetinden kendi dil ve kelimelerinin keyfiyetinden haberdar edip Farsça konuşurların Türkçe ibare ve sözler hususunda yerici serzenilerinden kurtararak onlara büyük bir hak sağlamış olduğunu umuyorum. Onlar da çektiğim zahmet ve meşakkatin karşılığı olark ortaya koyduğum bu gizli ilimden vukuf bulurlarsa ümidim o ki ben fakiri hayır duaları ile yad edecekler ruhumu şad edeceklerdir.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder