23 Şubat 2012 Perşembe

Simgeden Millete, Selim Deringil

Simgeden Millete, Selim Deringil,İletişim Yayınları, 2007,İstanbul
Osmanlı Devletinin 19. yy.ın son çeyreğinde simgesel bilinç oluşturmak suretiyle ayakta kalma çabaları, Mustafa Kemal ve milliyetçiliğin kökleri.
   Selim Deringil kitapta bir araya getirilen uzun yılların emeğini yansıtan makalelerinde, 19. yüzyıl imparatorluk tarihinin simgesel üretim ve yeniden-üretim alanlarını ele alıyor. Din, millet, devlet tanımlarını ve bunların siyasal alandaki kullanımlarını, II. Abdülhamit döneminden Mustafa Kemal’e uzanan süreçte, “devlet aklı” ve pratiklerine bakarak inceliyor.  Kitap dokuz makaleden oluşmaktadır. Bölümler arasında farklılıklar olmakla birlikte bazı bölümlerde tekrarların olduğu görülmektedir.
(1) Geleceğin İcadı Ve Muhayyel Cemaat Fikrinin Kısa Tanımı.
Her dönemde geleneğin ilk defa icat edildiği ve nedenlerinin dayandığı temeller toplumdaki algıyı etkileme amacı ile zaman içinde benimsenmesiyle oluşmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde Basra’dan Avrupa başkentlerine kadar geniş bir coğrafyada kendisine tehdit algılaması ve tebaasını belirli bir simge etrafında birlik ve beraberlik etrafında toplama gayretlerinin olduğu, bu tür argümanların özellikle 19. yy. “Türklük sembolü “ haline gelen ve Cumhuriyet Türkiye’sinde Osmanlılığı simgelediği için yasaklanan serpuş, geçmişi ancak 19. yy.ın ilk çeyreğine uzanan bir “gelenek” olduğu görülmektedir.
Özellikle II. Abdülhamit döneminde devletin “meşruiyet zemini”nin yeni bir temele oturtulması gerektiğinin altı çiziliyordu. Bunun gerçekleşebilmesi için hilafet geleneğinin icadı ve Osmanlı sultanının bütün Müslümanların halifesi olduğunun benimsenmesi ve bir taraftan da propaganda yoluyla muhayyel cemaati genişletme gayretinin varlığıdır. Pan-İslamizm, Osmanlı hilafetine dış dünyada nüfuz temin eden her türlü politikadan oluşan uygulamaların tümünü kapsaması ve savunmaya yönelik meşru varlığını tehlikede gören bir devlet politikasının adıdır. Pan-İslamizm çerçevesinde uygulama alanında, Singapur, Cava
ve Hindistan bölgelerinde bazı ileri gelen şahsiyetler tarafından gazeteler yoluyla Osmanlılık propagandası yaptığı, bazı çocukların eğitimlerini tamlayarak kendi memleketlerine döndüğü, özellikle Irak’ta hızla yaygınlaşan Şiiliğin önlenmesi amacıyla Şii çocukların Osmanlının seçkin eğitim kurumlarında Hanefi mezhebi doğrultusunda “Hanefileştirilmeleri”nden bahsedilmektedir.
Osmanlının 19. yy.da moda olan sergilere katıldığı, dahası Osmanlı hilafetinin olumlu imajını dünyaya yayma gayretlerinin en önemlisi basın olmuştur. Ahmet HAMDİ (Aksekili), Şerif Mardin gibi zatların işaret ettiği gibi 19.yy. sonlarında bir insanın gazete ve basın yoluyla ulaşabileceği bilgilerin, fizyolojiden beslenmeye, kimya sanayinden islamda ünlü kadınlar tarihine kadar geniş bir alanı kapsamaktadır. İstanbul ve Kahire’de basılan bir gazetenin Lahor’da okunması da Osmanlı hilafetinin “muhayyel cemaat” kurgusuna bir işarettir. Osmanlı nüfuzunun giderek artması karşısında İngiliz idaresi Osmanlı imparatorluğunda tebaa’ya zulüm yapıldığını yayma gayretleri başlatırlar. Ayrıca Osmanlı aleyhtarlığı yönünde Hintliler üzerinde baskı politikası uygularlar. Bu amaçla Osmanlı lehine konuşma yapan bir din adamı bir yıl hapse mahkum edilir. Bu durum Hintlileri oldukça etkilemiştir. Osmanlı İmparatorluğunca Yunanistan’dan Sason’a, Lahor’dan Batavya’ya kadar uzanan bir muhayyel cemaat kurgulanmaya çalışılmıştır. Söz konusu cemaat fikrinin Buhara, Lahor ve Batavya da yaşayan Müslümanların Osmanlının meşru İslam halifesi olarak kabul ettirilme çabalarıdır.
Pan-İslamizm, II. Abdülhamit’in 19. yy.ın son çeyreğinde hilafetin dünya Müslümanları üzerinde nüfuz aracı olarak kullanılması için getirdiği bir mitolojidir. Amaç, Osmanlı halifesin dünyada görünür kılmak, dini motifleri kullanarak seküler bir dünya politikası oluşturmak. Ancak bu politikanın lisan bilmeyen 4-5 şeyh ile 5-6 konsolostan oluşan ekip tarafından yürütülmesi sebebiyle başarılı olamamıştır.
(2) II. Abdülhamit Dönemi Osmanlı İmparatorluğu’nda Simgesel Ve Törensel Doku: “Görünmeden Görünmek”.
Bu bölümde dört tür simgesel ögeden bahsedilmektedir. Birincisi halifenin kutsallığını simgeleyen mimari ögelerdir. Osmanlı arma, tuğra veya devlet yapılarındaki dini motiflerdir. İkincisi padişahın ihsanı olarak kullanılan nişanlar, Kutsal eserler, özel sancaklar ve hil’atlerdir. Üçüncüsü İslami simgesel anlamı yüksek olan kutsal emanetlerdir. Son olarak ta sultan Abdülhamit döneminde tekerrür eden kelimeler, deyişler veya kalıp ifadelerdir.  Özellikle kamu alanında Avrupai hükümdarın portresinin duvarlara asılması yerine, devlet dairelerinin duvarların “Padişahım Çok Yaşa” vb. ibareleri taşıyan hat levhalarının asılmasına başlanmıştır. 19. yy.a damgasını vuran hatıra madalyalardır. Bu madalyonun bir yüzünde, Fransızca olarak “Bu devlet yaşayacak çünkü Allah öyle istiyor”, diğer yüzünde ise, “Herkese adalet”, “Zayıfların korunması” ve “devletin dirilişi” yazılıdır. Bu yazı, her an dalgaların dövdüğü, burçlarında Osmanlı bayrağının dalgalandığı bir kalenin üzerinde görülmektedir. Meşruiyet simgesi olarak Ayasofya, kutsal emanetler ve sultan türbeleri görülmektedir.
Hanedan, hilafet ve devletin kutsallığını pekiştirmek amacıyla kutsal değerleri olduğuna inandığı eserleri satın almaktadır.
(3) Osmanlı’dan Türk’e: Türkiye’de kimlik ve Sosyal Mühendislik.
İmparatorluğun küçülmeye başlamasıyla birlikte özellikle 19. yy.ın son çeyreğinde balkanlardaki toprak kayıplarının başlamasının ardından “Türklerin öz yurdu” vurgusuyla Anadolu önem kazanmıştır. Mümkün oldukça karakter ve amaçta birbirine benzeyen ve hilafet makamını vurgulayan Padişaha sadakatte birleşen Müslümanların meydana getirdiği homojen bir yapı oluşturmak için II. Abdülhamit büyük gayret sarf etmiştir. Osmanlı tebaası içersinde yaşayan ve devletin resmi diline ve dinine başlı unsurlar azınlıktayken, çoğunluk muhalif grupta yer almaktaydı. Bu durumda sistemli bir şekilde muhaliflerin itikatlarının düzeltilmesi gerekliydi. Bu sorun sadece Osmanlı misyonerler vasıtasıyla çözülmesi mümkündü. Osman Nuri Paşaya göre Türkler Osmanlı milletinin temelini oluştururken, Araplar, Kürtler ve Arnavutlar gibi Müslümanlar ise destekleyici tali unsurlardı.
Kürt meselesinin arkasında aslında 1915 yılında Ermeni tehciri sırasında binlerce Ermeni’nin hayatını kaybetmesine sebep olan, Osmanlı Subayları yönetimindeki hafif Kürt süvari gruplarından oluşan Hamidiye Alaylarının rolü büyüktür. Bugünkü Kürt liderlerinin belirttiğine göre, PKK’lılardan öldürülenlerin aslında Kürt olmayıp Ermeni (sünnetsiz) olduğudur. Bugünkü Kürt liderlerinin aslında 1915’deki Hamidiye Alaylarındaki Kürt liderlerin torunları olabilecekleri belirtilmektedir.
(4) II. Abdülhamit döneminde devletin kamusal imajının dönüşümü: İdeolojik meseleler ve tepkiler. ( 1876-1908 )
Osmanlı devleti tehdidin arttığı dönemde, yabancı devletlere karşı kaybettiği imajını yeniden kazanmak için hem içerde hem de dışarıda düzeltmeye uğraşıyordu. Devlete karşı tehditlerin en önemlisi misyonerlik faaliyetleriydi. Bu faaliyetler, 1880-1890 yıllarında İngiliz, Fransız, Rus ve Amerikan misyonerlerin Osmanlı topraklarını kendi faaliyet alanlarına göre parsellemeleriyle devinim kazanmıştır. Osmanlı devleti oluşan bu tehlike karşısında ideolojik bir savunma hattı olarak, aktif olarak Halifeliğe geçmeyi teşvik etmek suretiyle ilk defa misyonerliğe karşı misyonerlikle karşılık vermiştir. Değişik vilayetlerdeki Osmanlı yöneticilerinin gönderdiği raporlardaki ana unsur misyonerlik faaliyetleridir. Bu bölgelerdeki özellikle Şii, Nusayri ve Yezidi Kürtler gibi marjinal grupları Sünni Hanefi mezhebe döndürmek için bir program vardır. Aynı zamanda misyonerlik faaliyetlerinden Müslüman ahalinin de etkilenmemesi için özel olarak tayin edilecek ulemanın söz konusu bölgeye gönderilmesi talep ediliyor. Aynı zamanda devlet eliyle “Kitab-ül Akaid’in ( Dinler Tarihi ) yazılmasıdır. Yapılan faaliyetlerin özünde Osmanlı toplumu nezdinde devletin yekvücutluğu için yeni bir temel tesis etme amacıyla, geleneğin icadı ile yürürken, Osmanlı devletinin bir “Büyük Güç” olarak kamusal varlığını sürdürme çabasıdır.
(5) Irak’ta Şiiliğe Karşı Mücadele: II. Abdülhamit Döneminde Bir Osmanlı Karşı Propaganda Örneği.
 İran’daki imamiyenin güçlenmesi Bağdat, Necef ve Kerbela gibi yerlerin Osmanlının kontrolüne girmesiyle birlikte Osmanlı-İran siyasi mücadelesi başlamıştır. Genel olarak Şiiliğe karşı alınacak önlem olarak Sünni İslamın topluma tanıtılması için devlet, özel olarak eğitilmiş alim ve muallim tayin etmiştir. 1905 yılındaki bir rapora göre bölgeye gönderilen muallimler maaşlarını düzenli olarak alamadıkları gibi vazifelerini de yerine getirmemişlerdir. Dolayısıyla beklenen fayda sağlanamamıştır.
(6) “Hali Vahşet Ve Bedeviyette Yaşarlar”: Geç Dönem Osmanlı İmparatorluğu Ve Post-Kolonyalizm Tartışması.
 Osmanlı hiçbir zaman İngiltere ve Fransa statüsüne bürünmedi. Ancak bazı yönleriyle yakınlaşması gerekiyordu. İşte arada kaldığı bu durum Osmanlının “ödünç alınmış kolonyalizmi” olarak adlandırılmaktadır. Osmanlı için batının agresif sanayi imparatorluğundan farklı olarak, bir hayatta kalma taktiğiydi. 19.yy.ın son döneminde kızışan kolonyalizm açısından, Osmanlının halen egemenliğini sürdürmekte olduğu ve “Büyük Güçler” kulübünün bir üyesi olarak kabul edilmesi Osmanlı örneğini orijinal kılmaktadır.
Afrika kıtasındaki topraklar yavaş yavaş kaybedilirken kalan vilayetin haklarının korunması için bir layiha hazırlanmıştır. Bu layihada, halkın yaşam tarzından ticaret hayatının düzenlenmesine, sosyal haklardan basın ilkelerine kadar bütün alanlar düzenlenmiştir. Ayrıca böyle bir durumda bedevilerin kendi hallerine bırakılamayacağının dikkati çekiliyor olması, kolonyal bir siyasete doğru bariz bir yönelim olduğunu açıkça göstermektedir. Beyrut’ta hayat sürdüren Tevfik Bey’in eşi Naciye hanımın hatıralarının Osmanlı kolonyalizm’i açısından ikircikli doğasına ışık tutan belgeler olarak okunmalıdır.
(7) Geç Dönem Osmanlı İmparatorluğunda Ermeni Sorununa Çalışmak Ya da “Belgenin Gırtlağını Sıkmak”.
Ermeni-Türk polemiğinin temelini tarafların bir araya gelerek birbirlerine hitap etmemeleridir. Türk tarihçilerinin çoğunluğu ve Türkiye’nin resmi tezlerini savunmayı iş edinmiş olan bazı yabancı tarihçiler, Birleşmiş Milletlerin II. Dünya savaşından sonra Yahudi soykırımına benzer bir tanıma uymadığını gösterme çabasındaydı. Bu bölümde arşivlerin yorumlanmasında az çok önceden kabul edilen ya da önyargıları savunmak için nasıl kullanıldıklarını veya nasıl alet edildiklerini anlatılmaktadır. Bölüm içersinde 14 ayrı vaka incelenmektedir.
(8) Osmanlı İmparatorluğu ve 19. yy. Rus İmparatorluğunda Pan-İslamizm.
Rus İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğundaki Hıristiyan halkın korunması için çalışırken, Osmanlı İmparatorluğu ise ilişkilerini gizliden gizliye Pan-Slavizmi dengeleyecek şekilde bir silah olarak kullanıyordu. Rus hükümeti eşrafın gönlünü kazanmak için hiçbir değeri olmayan nişan ve hediyeler dağıtarak çocuklarını da kendi okullarına göndermelerini sağlamak suretiyle sistemli bir şekilde Ruslaştırma politikası izlemektedirler. Zamanla Rusya, Kırım, Orta Asya ve Kafkasya’ya yerleştikçe Osmanlı bölgedeki nüfuzunu kaybetmektedir. Sonuçta da Rus Müslümanlara azınlık muamelesi yapmaktadır.
(9) Namık Kemal’den Mustafa Kemal’e Kemalist Milliyetçiliğin Osmanlı Kökleri.
Osmanlı devleti “devletten ulusa” modeliyken, dağıldıktan sonra yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti ise, “ulustan devlete” modeliyle devam etmiştir. Katı sansürün olduğu II. Abdülhamit döneminde bile bu süreç devam etmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin kaderini tayin edecek olan liderler neslinin tümü bu saltanat zamanında genişleyen eğitim kurumlarında yetişmiştir. Kemalizm bir orta sınıf olgusudur ve Kemalizm önderlerinin tamamı 19. yy. sonunun ürettiği Müslüman kesiminden gelmektedir.
Namık Kemal ve Ziya Gökalp, Türk milliyetçiliğinin dolaysız atalarıdır. Ziya Gökalp’ın Türk milliyetçiliği temel düsturlarıyla doğrudan bağlantısı vardır. Namık Kemal ise daha “Osmanlı” bir bakış açısıyla Pan-İslamcılık ve Türk Milliyetçiliği arasında bir yerde durur. Aynı zamanda Kemalistlerle ittihat ve Terakki arasında bağlantı vardır. Mustafa Kemal’inde aralarında bulunduğu bütün Kemalistler İttihat ve Terakki üyesidirler. İttihat ve Terakki Osmanlı bünyesinde ilk çağdaş kitle hareketi olmuş ve 1919 yılında Mustafa Kemal’in örgütlenmesine zemin oluşturmuştur. Namık Kemal vatan şairi olarak anılırken, “anavatan” mefhumu ise TBMM’deki tartışmalarda bir nevi ana motifi oluşturmaktadır. Nihayet 23 Nisan 1920’de milliyetçi direniş kendisini Ankara’da TBMM olarak kurumlaştırmıştır.
TBMM kurulduktan sonra elde edilen kazanımlar ile 1922’de Yunanlılara karşı elde edilen zafer sonucundan bir süre sonra Mustafa Kemal harekete geçerek sırasıyla önce saltanatı, sonra da halifeliği kaldırmak suretiyle Osmanlının “devletten ulusa” modeliyle başlayan ve Kemalistlerin “ulustan devlete” uzanan çizgisinde ulus-devlet kurulmuştur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder