16 Şubat 2012 Perşembe

Yunanistan ve “Doğudan Gelen Tehlike” Türkiye, Alexis Heraclides

Yunanistan ve “Doğudan Gelen Tehlike” Türkiye, Alexis Heraclides, İletişim, 2003, İstanbul

  Türk-Yunan ilişkileri üzerine
       (1) Yunanistan’da Türkiye İle Karşıtlığı Öngören Bakış Açısı: Genel Bir Eleştiri
Yunanlılar, Türkleri daimi bir düşman olarak görürler. İki ülkenin tarihsel ilişkilerini seçmeli bir biçimde ve önyargıyla yorumlarlar. Birbirlerine yakınlaştıkları dönemlerde bile bu anlayışta bir farklılık olmamıştır. Bu algılamalar, özellikle ateşli vatanseverler yetiştirmek amacı güden Yunan eğitim sistemi ile kuşaktan kuşağa geçmiştir.
Yunan aydınlarının ve akademisyenlerinin çalışmalarıyla şekillenmiş olan bu ilişkilerde dört eğilim dikkati çekmektedir:
- Katıksız milliyetçilik : İlk ve en geleneksel eğilimdir. İlk öğretimdeki tarih eğitimi ile gerçekleştirilmektedir.
- Dinsel-kültürel milliyetçilik: 1974’ten sonra ortaya çıkmış, din ve kültürel alandaki farklılıkları ortaya koymaktadır.
- Savaş jeopolitiği görüşü: Jeopolitik dengesizliği gidermek için savaşı kaçınılmaz kabul etmektedir.
- Güç stratejisi: Türk tehdidinin, diplomasi ile durdurulmasını öngörmektedir.
Bu eğilimlerden birincisi olan milliyetçilik ile ilgili hususlar şu şekildedir:
Milliyetçi ekole göre Yunanistan iyi niyetlidir.
Türkler ise barbar ve geçimsiz bir millettir. Yalnız barışçı Yunanistan’ı değil, tüm diğer komşularını da tehdit etmektedir. İki millet arasındaki anlaşmazlık aşılamaz. Bunun temelinde de Yunanistan’ın tarihsel deneyimleri yatmaktadır.
Yunan milli tarihi oluşturulurken, Yunan tarihinin 4000 yıllık süre boyunca kesintisiz devam ettiği fikri adım adım benimsetilmeye çalışılmıştır. Bu fikrin yaratıldığı dönemin Avrupa’nın Helenizm’e hayranlık duymaya başladığı dönemle kesişmesi ise ayrıca bir durum üstünlüğü sağlamıştır. Yunanlıların Helenizm’den geldiklerini iddia etmeleri için önemli dayanakları bulunmaktadır: Antik Yunan dili ve Helenizm’in beşiğine yakın bir yerde bulunmaları bu dayanakların başlıcalarıdır.
Yunanistan’ın uygarlığın beşiği olduğu inancı, Yunanlıların diğer ülkelere karşı kibirlenmelerine sebep olmuştur. İlk ve orta öğretimde, bu konu ayrıntılı olarak öğrencilere okutulmaktadır. Yaşları ilerleyen Yunanlıların akıllarında tek kalan husus bu olmakta ve ileriki yıllarda, bu düşünce daha büyük yer etmektedir.
Bu kibirlilik ve diğerlerini aşağılama çerçevesinde gelişen görüşler, Yunan dış politikasını etkilemiştir. Bu sayede ele alınan konular iktidar oyunlarına alet edilmiş ve halkın hisleriyle oynanarak en mantıksız fikirleri bile kabullenmeleri  sağlanmıştır.
Buna en güzel örneği belki de Kıbrıs sorunu oluşturmaktadır. Enosis düşüncesine ilişkin olarak o yıllarda dışişleri bakanlığı yapmış olan Averof, bunun ne kadar olanak dışı olduğuna değinmiş ve bu düşüncelerin halka milli konular olarak gösterilmesi sağlanarak halka benimsetildiğini ifade etmiştir. Yakın dönemde Arnavutluk, Sırbistan ve Kürtlerle ilgili tutumları da buna ilişkin diğer örnekleri teşkil etmektedir.
       (2) Dinsel Milliyetçilik: Neoortodoksluk
Evrensel dinlerin milli kimliklerde temel bir öğe oluşturmuş oldukları bir gerçektir. Pek çok durumda din “öteki”den farklılığını gösteren ana ayırım öğesini oluşturmaktadır. Dinsel milliyetçilik tabiri farklı görüşlerin aksine yazar tarafından yalnızca dinsel bir kimliği bir millete ya da devlete tamamen yada her şeyin üstünde, kabul ettirmeye çalışanlar için kullanmıştır. Neoortodoks görüş; din ,teoloji ve din felsefesi alanındaki yaygın tartışmalarda varlığını duyurur ve Ortodoks Hıristiyanlık’ın özüyle, felsefi ve ahlaki söylemi konusunda yapılmakta olan diyalogda kayda değer Yunan katkısını oluşturur. Bu husus iki açıdan ele alınmıştır. Birinci olarak Ortodoksluk diğer iki mezhebe göre Hristiyanlığın ortaya koyduğu dogmayı daha doğru ve saf olarak dile getirmiştir. Diğer bir görüş ise Ortodoksluk Hıristiyanlığın tamamlanmış biçimidir, aslında bir din değil Kilise’dir. Bu kilise “Tanrı’nın Kilisesi”dir.
       M.S 4 ve özellikle 8’inci yüzyıldan günümüze dek Batıyla Doğu birbirinden tamamen farklı iki ayrı kültürün dünyasıdır. Batı da toplum değil kişi, maddecilik, hukuk görünümlü kuru bir akılcılık, Hırıstiyanlık’ta Tanrı Kilisesi düşüncesi yerine din adına din düşüncesi egemendir. Bütün bunlar kaçınılmaz olarak bir ideolojik mutlakçılığa ve insan yaşamının her yönüyle bağımlı olmasına yol açmıştır. Gerçekte Batı’da bir anti Hırıstiyanlık ve Yunan’a karşı sönmek bilmeyen bir kin vardır.
       Neoortodoks girişim, Rus Ortodoksluk’unun 19. yüzyıl başlarındaki “Kutsal Rusya” düşüncesini anımsatmaktadır. Yunanlıların Ortodoksluğu bir “Helen teorisi” olarak kendilerine mal etme çabaları “ tarihe karşı” ve “tarih dışı” bir çabadır. Bir taraftan antik Helenizm’le Bizans aynı şey olarak algılanmakta, diğer taraftan ise Ekümenik Ortodoksluk’un saf olarak Helen kökenli olduğu ileri sürülmektedir.
       Bizans İmparatorluğu, aydınlanma döneminden 19. yüzyıl başlarına kadar Batı Avrupa’da savunulduğu oranda otokrat ve adaletsiz olmasa da, despot bir devletti. Teokratik bir devlet örneğiydi ama tek bu değildi. “Hıristiyan Ekümen” yani yeryüzündeki tüm hıristiyanların devletiydi. Bizanslılar, “ dünya üzerinde Tanrı’nın gökteki kentinin canlı bir resmini veren” devleti kurmuş olduklarına inanıyorlardı. İmparatorluk “ebedi Kudüs’ün” imajıydı. İmparator herhangi bir devlet lideri değil, “Tanrı’nın yeryüzündeki naibidir”. Yine Bizanslılar kendilerini Tanrı’nın seçkin halkı ilan etmişlerdir.
       Bizanslılar kendilerini “Helen” olarak değil “Romeos” olarak nitelemişlerdir. Bizans’ta “ Helen” putperest anlamına gelmekteydi. Ancak 1350 yılından sonra Helen kelimesi yavaş yavaş bir toplu kimlik dile getirmek için putperest anlamı dışında kullanılmaya başlandı. Bu dönüşümde Osmanlı ve Venedik egemenliğinin tesiri büyüktü.
       Yazara göre Ortodokslar için Osmanlı Serüveni, ne Türkler’in bugün öne sürdüğü gibi mutlak uyum ve hoşgörü ile dolu bir ömür ne de “dört yüzyıllık esaret ve hapis”ti. Bu durum Balkan Savaşları’na kadar egemen müslümanlarla egemenlik altındaki hıristayanların en olumlu bir arada yaşama örneklerinden sayılabilir.
       Neoortodokslar ise bu görüşün aksine esaret vahşet ve barbarlıktan bahsetmişlerdir. Yazara göre Yunan Aydınlaması; dini karşısına almamış, Babıali’nin sadık işbirlikçisi olan, milli toplumun Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ayaklanmasını istemeyen, böyle bir ayaklanmaya izin vermeye bile yanaşmayan Patrikhane’nin boğucu kıskacına karşı çıkmıştı. Yunanlı temsilciler Aydınlanmayı Yunanlılık’ın ana öğesi sayıyorlardı.Yine yazar eğer Rumlar millet durumuna gelmeyip de, Yunanca ya da Türkçe konuşan Ortodoks Hıristiyan olarak kalsalardı daha sonraları gelişmelerinin ne biçimde olacağı kestirilemezdi şeklinde fikir belirtmiştir.
       Neoortodoksluk, belli bir amaca hizmet eden ulusmerkezci bir söylem olarak, aslında eleştirmekte olduğu bilimsel analiz ve rasyonel söylem alanlarına katılmakta zorluk çekmektedir. Bu kapsamda kendisine yöneltilen suçlamalara karşı üç savunma hattı izlemektedir.
        - Birinci savunma hattı siyasi amaçlıdır.
        - İkinci savunma hattı post modernizme dayanır.”Her şey geçerlidir”, güvenilir tek bir bilimsel teori yoktur.
        - Üçüncü savunma hattı ki ana savunma hattıdır, Ortodoksluk  teolojisi dar anlamlı bir bilimsel analiz/araştırma oluşturmamaktadır. Gerekli olan salt bilgi yada mantık bilinci değil doğrudan yaşanan deneyim ya da yaşanmış olmanın tadıdır.
       Köktencilik (fundamentalism) belli alanlarda yani siyasette ya da dinde temel ve köklü yenilikler ya da tutumlar izlemek eğilimidir. Son yıllarda Batı dünyasında kastedilen ise dinsel köktenciliktir. Burada esas olan kendi dünya ve tarih görüşünü paylaşmayanlara karşı hoşgörüsüzlük ve saldırganlıkla hareket ederek isteğini Tanrı adına şiddet kullanarak kabul ettirmektir. Geçmişe yönelik olup yenilikçi her şeyi kuşku ve düşmanlıkla karşılar, özellikle Aydınlanma’dan gelen çoğulcu moderniteye karşıdır.
       Sonuçta;  neoortodoksluk yazara göre barışa, güvenliğe, uluslararası işbirliğine ve iyi bir komşuluk yaratılmasına katkıda bulunmamaktadır.
       (3) Jeopolitik ve Savaş
       Jeopolitik devletlerin uluslar arası davranışlarını ve uluslar arası politikayı saha ve coğrafya boyutları açısından araştırmaktadır. Yunanistan’da Türk Yunan ilişkileri konusunda en iyi bilinen jeopolitik görüş Panayiotis KONDİLİS (1943-1998) ’in tezlerinde görülür. KONDİLİS’e göre “Nüfus Patlaması” gösteren ülke jeopolitik açıdan güçlü algılanmakta, sınırları dışında tarihsel ve siyasal hedeflerinin olmaması ülkeleri pasif konuma itmekte ve jeopolitik daralmaya sebep olmaktadır. Yunanistan’ın pasif politikalarla geriye doğru gittiğini, bunun asıl sebebinin doğurganlık oranının düşmesi olduğunu, Türkiye’nin ise jeopolitik potansiyelini arttırdığını, Yunanistan’ın iki katı olan nüfusunun bugün altı katına çıktığını savunmaktadır. Türkiye’nin diğer bir avantajının ise, ABD’nin Türkiye’ye verdiği önem olduğunu söylemektedir.
       Barış için Yunanistan’ın uydu konumuna düşeceğini, bu durumun Yunanistan için yıkım anlamına geleceğini, bunu engellemenin yolunun Sırbistan ve Bulgaristan gibi devletlerle ilişkilerini geliştirmesi yada olası bir Türk Yunan savaşında “düşmanın gafil avlanarak” ilk darbenin vurulması olduğunu vurgulamaktadır.
       Kondilis “Ratzel”, “Haushofer”, “Raymand Aron” ve “Carl Schmit”in görüşlerinden etkilenmiştir. Ortak görüşleri devletlerin yaşayan organizmalar olduğu, bir ölüm kalım savaşı vermelerinin gerekli olduğudur. Kondilis, caydırıcılığı etkili bir ilk vuruş olarak tanımlamakta birlikte, Türkiye güçlenirken Yunanistan zayıfladığını, ilk saldırganın Türkiye olacağını,  hedefleri olmayan ülkelerin gücünü kaybedeceği, barışın Yunanistan için uydu ülke olmak savaşın ise egemenliği kaybetmek anlamına geleceği ve, günümüzde, savaşı devletlerin meşru bir davranışı olarak görmektedir.
       Caydırıcılık yola gelmek istemeyene uygulanacak yaptırım olarak tanımlanır.Türkiye’nin büyük bir savaştan ziyade küçük bir çatışmayı seçmesinin daha akla yakın olduğu, Türkiye’nin en saldırgan eylemlerinde bile uluslar arası dayanak arama eğiliminde olduğunu vurgulamaktadır.(Kıbrıs’ın işgali, Güvenlik kuşağı, Kürt sorunu)
       Kondilis’e göre barış amaç değildir. Acı çekmeye, feda olmaya değer, barıştan daha önemli değerler vardır. BM tüzüğüne göre bir devletin bağımsızlığına ya da toprak bütünlüğüne karşı şiddet tehdidinde bulunmak ve kullanmak yasaklanmıştır.  BM tüzüğü tarafından bir devlet silahlı saldırı karşısında  “öz savunma hakkı” doğal hakkı olarak sayılmıştır. Uzmanlara göre bu hakkın kullanılabilmesi için saldırının başlamış olması gerekmektedir. Caydırıcı ilk vuruşu, BM tüzüğünün 51. maddesindeki, “doğal hak” cümlesine dayandırmaktadır. Şiddet kullanmada oran konusunun, İkinci dünya savaşında sonra pek çok durumda korunduğu görülmektedir. Daha önce uğranılan zararlara misilleme anlayışı, günümüzde benimsenmemektedir.
       Uluslar arası hukukta “İrredantizm” yasa dışı sayılmaktadır. Özellikle Kıbrıs sorunuyla (1955-1974) Yunanistan’da İrredantizm’in alevlendiği söylenebilir.
       Yunanistan’ın savunma amaçlı bir çatışma dışında yapacağı bir saldırı durumunda haksız duruma düşeceği ve kamuoyu desteğini alamayacağı kesindir. Yenilgi Yunanlılar için dayanılmaz bir aşağılanmaya neden olacaktır. Yunan inisiyatifiyle girişilecek bir Türk Yunan savaşı, etik, hukuk ve pratik yönden düşünülemez. Yunanistan’ın Türkiye’nin uydusu konumuna düşmesi, bilimsellikten uzak ve bilimsel bir analize dayanmamaktadır. Yunanistan daralmamış, aksine 20. yüzyılda sınırlarını iki kat arttırmıştır. Diğer bir iddia olan nüfus yoğunluğuna bakıldığında iki ülkede de kilometrekareye 80 kişi düştüğü görülmektedir.
       Sonuç olarak; Kondilis hukuk kurallarına değer vermemektedir. Önerisi bir Türk Yunan savaşıdır. Uydu olmak ve boyun eğme tehlikesine karşı, toplu bir ilk vuruşa dayanan Türk Yunan savaşı teziyle Yunanistan ve Yunanlıları farkına varmadan Türkiye ile bir savaş mantığına yönlendirmek istemektedir.
       (4) Gerçekçilik, Milli Strateji ve Caydırıcılık
       Uluslar arası ilişkilerde  iki temel politika vardır : Liberalizm/enternasyonalizm ve gerçekçilik.
       Yunanistan 1974’den sonra Megali İdea’cı düşünceden mevcut durumu sürdürme politikasına geçmiştir. Türk-Yunan ilişkilerinde güç ve caydırıcılık stratejisi ekolüne göre iki ülkenin yakınlaşması doğa dışı sayılmaktadır. Türkiye ile diyalogun desteklenmesi tehlikeli bir iç düşmandır. Türkiye ile askeri ve jeopolitik güç dengesinin sağlanması için aşağıdaki hususlar önerilmektedir :
       Dışta dengeleme : Türkiye’yi çembere almak için Türkiye ile sorunu olan ülkelerle işbirliği yapmak ve Türkiye’nin etki sahasını daraltmak,
       Büyük güçlerin Türkiye hoşnutsuzluğundan istifade etmek,
       İçte dengeleme : Askeri açıdan nitelik ve nicelik üstünlüğü sağlamak,
       Caydırıcılığın inandırıcılığı : Türkiye ile bir kriz durumunda misliyle mukabelede bulunarak tehlikeleri hesaplamadan saldıran taraf olma ününe kavuşmak.
       Kıbrıs ile askeri açıdan ortaklık
       Güç Stratejisi aşağıdaki konularda eleştirilmektedir :
        -Caydırıcılık yönüyle; baskı sonucunda karşı tarafın eyleme geçme gereği ortadan kalkarsa caydırıcılık başarılı sayılır. Düşmanın cesaretinin kırılmasıdır. Araştırmalar sonucunda caydırıcılığın nadiren başarılı olduğu görülmüştür.
        -Güç dengesi ve eşitliği yönüyle; bu strateji barışın korunması için en etkili reçete sayılmaktadır. Ancak eşit güçler arasındaki çatışmalar çok sert olmakta ve savaş olasılığı artmaktadır.
        -İttifaklar, güç birliği ve eksenler yönüyle; ittifak yolu ile tehdit edeni dengeleme ve caydırma klasik gerçekçi geleneğin en önemli  politikasıdır.  Ancak, bu yöntem çatışmaları tetiklemekte ve muhtemel bir çatışmaya yönelik hazırlıkları artırmaktadır.
        -Silahlanma ve askeri harcamalar yönüyle; “Barış istiyorsan savaşa hazır ol” düşüncesine dayanmaktadır.  Ancak, bu politika gerginliği ve tehdit altında bulunma duygusunu güçlendirmekte ve rakibe sorunları askeri zor kullanarak çözmek istediğimiz  mesajı vermektedir.
        -Aksiyon-reaksiyon mantığı içerisinde silahlanma rekabete yol açmaktadır. Silahlanma yarışı kontrolden çıkan bir kısır döngüye girerek yarışı başlatan tarafı zor duruma sokmaktadır.
       Stratejiden Güvenliğe: Strateji kavramı yerine güvenlik kavramı ön plana  çıkmaktadır. Geleneksel stratejide; çevresine ön yargılı bakan, gerçeği çarpıtan ve bilimsel yaklaşımı kısıtlayan aşırı milliyetçilik egemendir. Güvenlik, askeri güvenliğin ötesinde bir anlam taşımaktadır. Ekonomik, siyasal toplumsal ve çevreci yönleri bulunmaktadır.
       Sonuç olarak,  güç ve çatışma stratejisi devletleri hasmane tutumlara sürüklemekte ve savaşı güçlendiren davranışa neden olmaktadır.
       (5)  Ege’deki  Anlaşmazlıklar: Yunan ve Türk Tezleri
       Kıta Sahanlığı
       Yunanistan şunları savunmaktadır:
       -Adalar uluslararası hukuk temelinde kıta sahanlığına sahiptir,
       -Kıta sahanlığı sınırının çizilmesi için en uygun yöntem, Doğu Ege'deki Yunan adalarıyla Türk kıyıları arasındaki (yani iki ülkenin ana kara kıyılarının değil) orta çizgidir. 
       -Kıta sahanlığı konusunda uluslararası hukukun ilgili genel kuralları geçerlidir  Türkiye'nin taraf devlet olmadığı deniz hukukunu ilgilendiren diğer ilgili antlaşmalar da olduğu gibi. (kıta sahanlığı konusunda 1958 Cenevre Antlaşması ve Deniz Hukuku konusunda 1982 Montego Bay Sözleşmesi).
       Türkiye'nin hukuksal argümanları şunlardır:
       -Doğu Ege Adaları Anadolu'nun doğal jeolojik uzantısıdır, Türk topraklarının doğal uzantısındaki deniz dibinin çıkıntılarım oluşturmaktadır ve bu nedenle kıta sahanlığında hakları yoktur,
       -"Özel durumlar" (special circumstances): Doğu Ege Adaları Türk kıyılarına çok yakın olduğundan orta hattın uygulanması olanaksızdır. Uygulanırsa, bu denizde geniş "cephesi" olan diğer ülke durumundaki Türkiye çok dar bir kıta sahanlığıyla sınırlı kalacaktır ve böyle bir durum açıkça haksızlıktır,
       -Bu özel koşullar altında orta çizgi, Yunanistan'la Türkiye'nin anakara toprakları temelinde çizilmelidir,
       -Ege yapısı ve adalarının durumu bakımından yarı kapalı bir deniz olduğundan özel düzenleme gereklidir,
       -Türkiye ilgili uluslararası sözleşmeleri imzalayan devletlerden olmadığındankıta sahanlığını ilgilendiren kurallar Türkiye için geçerli değildir. Son olarak, Türkiye bu koşullar altında uygulanacak prosedürün, hem Uluslararası Mahkemece alternatif çözüm yolu olarak kabul edilen hem de kıta sahanlığı konularında kullanılmış bulunan (örneğin Kuzey Denizi kıta sahanlığının çizilmesinde) hakkaniyet (equity, ex equo et bono) ilkesine dayandırılması gerektiğini savunmaktadır.
       Karasuları:
       Kara sularını on iki mile çıkarmakla, Yunanistan Ege sularındaki egemenlik alanını hemen hemen iki misline çıkarmaktadır. Bu günkü (altı mille) % 35, % 63,9'a ulaşmaktadır. Türkiye için aynı genişletme, yani on iki mile çıkarma, % 8,8'den % 10'a yani önemsiz bir artışa neden olmaktadır. Genişleme ile, Ege'deki uluslararası sular da % 56'dan % 26,1'e düşmektedir.
       Hava Sahası:
       Türkiye tarafından ilk karşı çıkmalar 1975 yılında dile getirilmiş ve daha sonra Türk savaş uçaklarının ek dört millik alanın üstünden uçmasıyla eyleme de dönüştürülmüştür. Türk tezi, varolan uluslararası hukuka, hava trafiğiyle ilgili 1919 Paris Antlaşması'na ve 1944 Chicago Anlaşması'na dayanmaktadır. Hava sahası için ayrıca, bir ülkenin topraklarının ve kara sularının üstündeki sahadan oluştuğunu belirten teamül kurallar da geçerlidir. (Bunun ötesindeki hava sahası uluslar arası hava sahasıdır.). Türkiye ayrıca Yunanistan'ın bu hakkını kötüye kullandığını, hatta bunu Ege'nin tümü üzerinde kendisine egemenlik hakkı veriyormuşçasına uyguladığı Ege komuta kontrolüyle bağlantılı bir biçimde yaptığını savunmaktadır.
       Doğu Ege Adalarının Silahlandırılması:
       Yunanistan, Montreux Antlaşması'nda açıkça dile getirildiği gibi, yeni antlaşmanın eskisinin yerini almış olduğunu savunmaktadır. Normal olarak, aynı konudaki ve aynı taraf-devletler arasındaki yeni bir antlaşma kendiliğinden, lex posterior derogat priori genel hukuk ilkesinin temelinde, eskisinin yerini almaktadır. Konferanstan önce Ankara'yla Atina arasında gerçekleşen anlaşmada, Türkiye sözlü ve yazılı olarak, gerek kendisine gerekse Yunanistan'a ait adaların silahsızlandırma rejiminin aynı anda lâğvedildiğini onaylamıştı  Montreux Antlaşması'nın TBMM'nde görüşülmesi sırasında Türk Dışişleri Bakanı T. Rüştü Aras'ın ağzından, hem de başbakan İsmet İnönü'nün huzurunda açıkça dile getirilmesiyle, bu kabul ve yorum daha da güç kazanmıştır.

       (6) Kıbrıs Kördüğümü: Olaylar ve Çözüm Arayışı
       Kıbrıs sorunu 1945’ten itibaren uluslar arası alandaki tüm çatışma çeşitlerinin görüldüğü bir müze gibidir. Bu müzede sömürgeciliğe karşı bir hareket oluşmuş, etnik çatışmalar yaşanmış, çoğunlukla azınlıklar arasında siyasal karşıtlık görülmüş, devletler arası anlaşmazlıklar, uluslar arası sorunlar, etnik ve milli toplumlar içinde keskin çatışmalar yaşanmış, kültürel ve ekonomik uçurumlar yaratılmış, iç göçler, kendilerini kanıtlayan kehanetler ve daha birçok çatışma biçimi vardır.
       Kıbrıs Türkleri daha İngiliz yönetimindeyken tehlikenin bilincindeydi ve endişelerini 1881’den başlayarak İngilizlere verdikleri muhtıralar ile açıkça dile getirmişlerdir. İkinci Dünya Savaşı sonrası, Türkiye’nin adayı ilhak etme imkansızlığı anlaşılınca, İngiliz ve Türkiye desteği ile bir bölünmeden sonra Türkiye ile birleşme tezi benimsendi.
       1974’ten sonra Kıbrıs Türklerinin seçenekleri temelde; esnek federasyonkonfederasyon, bağımsızlık, Türkiye ile birleşmek şeklinde sıralanmaktaydı. Hâlen, 1963-1974 döneminden kalan acı anılar nedeniyle Kıbrıs Türkleri belirsiz bir gelecek uğruna yanıltıcı bağımsızlıklarına sarılmış ve onu terk etmek istememektedirler. Bundan dolayı Denktaş ve yandaşları sorunun aslında kesin olarak ve kendi çıkarları yönünde çözümlenmiş olduğuna inanmaktadır. Kıbrıs Rumları’nın aksine yerli Kıbrıs Türkleri’nin çoğunluğu  Kıbrıs’ın geri kalanıyla esnek bir konfederasyon çözümü günümüzde desteklemekte ve Türkiye ile birleşmeyi istememektedir. Üstelik, Türk işgal güçlerine şüpheyle bakmakta, onu “ gerekli bir şer” olarak görmektedir.
       Türkiye ve Kıbrıs Sorunu:
       Kıbrıs’ın kuzeyinin Türk işgaline uğramasıyla, Yunan ve Kıbrıs Rumları tarafından sorumlu tarafın Türkiye olduğu tezini destekler mahiyettedir.  Esasen Türkiye’nin Kıbrıs konusuna ilgisi geç ortaya çıkmıştır. Türkiye, İngilizler’in adadan ayrılmayacağına ve her halükârda, Kıbrıs’ta yeni koşulların ortaya çıkması durumunda  Atina’yla Ankara arasında sıkı bir işbirliği olacağına inanmakta ısrar etti. Ankara için durumu temelinden değiştiren birinci şok Yunanistan’ın Birleşmiş Milletlere başvurmuş olmasıdır. Bu durum artık Yunanistan’ın Kıbrıs Rum tezi olan Enosis’i benimsediği ve sorunu uluslar arası düzeye çıkartma taktiğiyle İngiltere’ye boğucu bir baskıda bulunduğunu gösteriyordu. Daha sonra Türkiye İngiliz egemenliğinin korumasında ısrar etmiş, aksi durumda Kıbrıs’ın Yunanistan’la birleşmesi milli çıkarlarını zarara uğratacağından, adanın eski sahibine (yani Türkiye’ye) geri verilmesini istemiştir. Kıbrıs’taki Yunan darbesi Kıbrıs’ın iç işlerine bir müdahaleydi, meşru olanın devrilmesi anlamındaydı. Dolayısıyla Ankara yapılacak bir müdahalenin Garanti Anlaşması’na dayandırılabileceğine inanıyordu.
       Türkler, karşılaştıkları beklenmedik şiddette direnç nedeniyle, başta toprakların %7’sini ele geçirebildiler. Türkler askeri harekatının/çıkarmasının birinci aşamasının (‘Atilla-1’) , uluslar arası alanda, Makarios’a karşı gerçekleştirilen Yunan darbesi kadar protestolara neden olmamıştır. ‘Atilla-2’ ile kontrol altına alınan bölge genişlemiş, ancak bunun ne Kıbrıs Türkleri’nin güvenliği için ne de Kıbrıs’ta yeniden meşru bir hükümet sağlamak için gerekli olduğu savunulabilirdi. Kaldı ki gerek Yunanistan’da gerekse Kıbrıs’ta bu arada zaten yasal bir duruma dönülmüştü. O anda uluslar arası kamuoyu da Türkiye aleyhine dönüş yaptı. Türkiye Kıbrıs Türkleri’ne yönelik muhtemel misilleme tehlikesine karşı adada kaldığını savunmaktadır.
       Özellikle 1974’den bu yana Türkiye’nin tutumunun iki toplumun birlikte yaşamasını sağlayacak kalıcı bir çözümün bulunmasına yardımcı olmadığı gerçektir. Türkiye’de sorunun 1974’deki emri vaktiyle çözümlendiği düşüncesi geçerlidir. Durum, belki Ankara için tatminkâr olmayabilir, çünkü ilhakla sorunu halledememekte, diğer taraftan Kuzey Kıbrıs uluslar arası alanda devlet olarak tanınmamaktadır.   
       Çözüm ve En Önemli Engeller
       1974’ten günümüze kadar iki taraf arasındaki görüşmelerin takıldığı zor noktalar şunlardır: Merkezi hükümetin gücü ve yetkileri, üç özgürlüğün (seyahat, yerleşim ve mal edinme) ne denli geçerli olacağı, Kıbrıs Rum kuşağının genişletilmesi, Türk kuvvetlerinin durumu, Türkiye’den gelen göçmenlerin durumu. Günümüzde ‘hareketsizlik’ zamanın lehlerine çalıştığına inanan ya da kendilerini ABD ve AB’nin kurtaracağına inanan bazı Kıbrıs Rumları tarafından savunulmaktadır. Başka bir kesim uzlaşmazlıkta ısrar etmekte, bir çözüm durumunda ‘pidenin’ Kıbrıs Türkleri’yle bölüşülmesiyle yüklenecek külfete girmeden, Rum(Güney) tarafının AB’ye katılmasını istemektedir. Kıbrıs Türkleri’nin tarihsel lideri Rauf Denktaş çözüm sürecinde büyük engel oluşturmaktadır. Denktaş, halkının bir çözümden kâr sağlamayacağına aksine belki zararlı çıkacağına inanmaktadır. Kıbrıs Türk devletinin yaşayabilirliği yoktur, er ya da geç Türkiye’ye bağlanacak onun basit bir eyaleti olacaktır.
       Kıbrıs Rumları gerçek muhatap olarak Kıbrıs Türkleri’ni değil, Ankara’yı kabul etmektedir. Yani, Türk kuvvetlerinin adadan ayrılmasıyla çözümün mucize kabilinden bulanacağı yolundaki bilinen tezdir.
       Kesin Çözüm Arayışı:
       Kıbrıs Rumları’ın adanın tümünün Yunanistan ile birleşmesi, Kıbrıs Türkleri’nin ise kendi yönetimlerindeki kısmın Türkiye ile birleşmesi istekleri oldukça, ortak bir çözüm bulunma ihtimali bulunmamaktadır.
       Tek devlet çerçevesindeki çözümler kapsamında, en gerçekçi çözüm gevşek federasyon şeklidir. Bu tür federasyon ‘etnik açıdan konsensüse dayalı demokrasi’ ilkelerine göre çalışmaktadır: Sayısal açıdan daha zayıf olan azınlık yalnız tatmin edici biçimde korunmakla kalmamakta, yabancı olma ve tehdit altında bulunduğu duygusuna kapılmaması için sayısal gücüne göre hak kazandığı orandan daha fazla siyasal etkinlik ve yönetime katılma hakkı elde etmektedir. Bu tip çözümlere olanak bulunduğu oranda temel alışveriş Kıbrıs Rumları’na daha fazla toprak ve Kıbrıs Türkleri’ne gevşek bir federasyon çerçevesinde daha geniş bir otonomi arasında olacaktır.
       Taraflar arasında çözüm yönünde herhangi bir istek bulunmadığı ve çözümsüzlüğü daha fazla devam edemeyeceği kabul edilirse, en gerçekçi çözüm nihai bölünmedir. Zaten bölünme 1974’ten daha doğrusu 1963’ten bu yana devam eden bir durumdur. Belirsizlik devam ettikçe de, taraflarca arzulanan sonuç olmasa bile bölünme/taksim kesin sonuç olacaktır. Eğer gerçekten aynı devlet içinde eşit konumda barınmanın en küçük olanağı kalmamışsa, ABD veya AB gibi bir güç bunu uygulamaya koyamaz. Bu durumda, en uygunu ‘anlaşmayla boşanma’dır. Böylece daha güvenli sınırlar çizilir ve ileride yoğun işbirliği, ticaret, insan ilişkileri gelişir ve belki de gelecekte bir yakınlaşmahatta bir biçimde yeniden birleşme olanağı bulunur. Son olarak kalıcı bir çözüm ve iki toplumlu bir Kıbrıs İçin Kıbrıs Türk kimliğinin tanınması ve Kıbrıs Türkleri’nin gerçekten eşit muhatap olarak tanınması gerekmektedir.
       (7) Tarihsel Bellek ve Bugünün Sorunları: Azınlıklar
       Azınlıklar, özellikle bir ülkenin toprak bütünlüğünü tehlikeye attıklarında yada egemen kültür kimliğine, siyasal ve toplumsal düzenine, uluslararası alandaki rotasına saygılı olmadıkları durumlarda, devletler için çok duyarlı ve girift bir sorun oluşturmaktadır. Kıbrıs sorununu, Kürtleri, Kosova’yı, Hindistan’da Keşmir’i, Çeçenistan’ı yada İspanya’da Basklar’ı anımsamak yeterlidir.
       Günümüzde devletlerin azınlıklarla ilgili olarak, demokrasiyle uyum içinde olan, ayrımcı olmayan, hukuk devleti ilkelerine ve azınlık haklarına saygılı bir politika geliştirmesi beklenmektedir. Kültürel açıdan farklı olan gruplara karşı benimsenen tutum, bir ülkedeki demokrasinin kalitesinin, hukuk devletinin ve kültür düzeyinin ölçüsüdür.
       Türk-Yunan ilişkilerinde azınlık konularına baktığımızda; 1923’ten bu yana Yunan Trakyası’ndaki Müslüman(Türk ve Pomak) azınlıkla İstanbul Rum azınlığına uygulanan ayrımcı politika ve azınlık hakları ihlali söz konusudur.
       Bir görüşe göre, Türk-Yunan ilişkilerinin çizgisi az çok barometreye benzer; ilişkiler bozuldukça azınlıklara baskı artmakta, düzeldikçe azınlıklar daha az sorunla karşılaşmaktadır.
       Türkiye’nin azınlık konusunda göstermekte olduğu en ufak ilgi Yunanistan tarafından iç işlerine müdahale ve Türk yayılmacılığının bir göstergesi olarak algılanmaktadır. Toplu kimlik olarak Türk kelimesi bile bu tehdidin canlı örneği sayılmaktadır. Diğer taraftan İstanbul Rumları Patrikhane ile birlikte Megali İdea'nın ve Yunan yayılmacılığının kalıntısı olarak görülmektedir.     
       Yunanistan 1950’li yıllarda Bulgaristan’dan gelen tehdide karşı  Türk azınlığa iyi davranmıştır. 1967 yılındaki Cunta darbesine kadar bu azınlık Türk sayılmaktaydı. Bu tarihten sonra baskılar artmıştır. 1980’li yıllardaki PASOK hükümeti Bastırma Tedbirleri’ni yürürlüğe koymuş bu uygulama 1991 ilkbaharında Miçotakis hükümeti tarafından lağvedilmiştir.
       Yunanistan tarafından sert politikaların işe yaramadığı aksine azınlık mensuplarını birbirine bağlayarak eyleme geçirdiği ve Türkiye’yi çekici bir kutup durumuna getirdiği geç anlaşılmıştır.
       1991’den sonrada Trakya’daki azınlığın halledilemeyen sorunları bulunmaktaydı. Bunlar; kendi kendilerini niteleme , eğitim, yönetime katılamama, müftülerin atamayla iş başına gelmesi, vakıf malları sorunlarıdır.
       “Sana yapılmasını istemediğini sen başkasına yapma” ilkesi devlet-azınlık ilişkileri alanında şu şekilde ifade edilebilir; bir milli devlet topraklarında yaşayan azınlıklara, başka ülkelerde yaşayan ve etnik açıdan kendi akrabası olan azınlıklara davranılmasını talep ettiği biçimde davranmalıdır.
       Sonuç olarak, Yunanistan’ın geçmişte uyguladığı stratejilerin hiçbir fayda sağlamadığı aksine çıkmazlar yarattığı sorunları kemikleştirdiği görülmektedir. “Parmak tetikte” beklemek krizleri yada sıcak olayları engellememektedir. Onları yaratmaktadır.
       Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı başka politikalar uygulaması gereklidir. Muhtemel bir seçenek “havuca” öncelik tanıyan ancak her ihtimale karşı “değneği” de elden bırakmayan, denge ve soğukkanlılık politikasıdır.
       Kıbrıs sorunu dışında diğer sorunlar uluslar arası hukukla egemenliğe zarar vermeden çözülebilir. Kıbrıs sorunu ise öncelikle adada yaşayan iki toplum arasında çözülmelidir.
       Hem Türkiye hem de Yunanistan önyargılarından vazgeçerlerse barışçı ve kalıcı bir çözümün sağlanabileceği aşikardır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder